Babalar Günü’ne neden reddiye yazdım? Şunun için;
* Babalar Günü, Anneler Günü, Sevgililer Günü, yılbaşı… gibi günler tamamen ekonomik kaygılarla, vahşi kapitalizmin dayatmasıyla, Batı’nın pohpohlamasıyla ortaya çıkan günler…
* Hele hele “Black Friday”. Yani ‘Kara Cuma!’ Güya ucuzluk günü! Müslümanların bayramı Cuma gününü bir karanlık algı ile ‘kara’ propagandaya alet etmek istemek!..
* Batı‘nın vahşi ekonomik çarkları diyor ki, bugünlerde; “Daha çok alın, daha çok harcayın! Alın alın! Daha çok kazanalım! Hayra vesile olması için değil, daha çok harcayın, daha çok tüketim çılgınlığının bir parçası olun!” demek isteniyor. Ben bu günleri böyle okuyorum!
* Peki ama, Babalar Günü, Anneler Günü derken… Öksüz ve yetimler ne olacak? Annesiz ve babasız çocuklar ne olacak? Boşanmış ailelerin çocukları, ayrılıklardan dolayı yaralanmış çocukları ne olacak? Bu çocuklar için de bir anneler günü düşünülüyor mu? Zira, onların, yetim ve öksüzler dahil, gününü kutlayacağı bir anneleri yok!
* Peki ya şehid, gazi çocukları…
* Sokaklarda kâğıt toplayan çocuklar… Ayakkabı boyacısı çocuklar… Tamirhanelerde çalışanlar, minibüs muavinleri, çiklet, mendil satıcıları, tiner ve uyuşturucu bağımlısı olan çocuklar…
* Peygamber Efendimiz’in (S.A.V.) bayram sabahı sokakta rastladığı mahzun şehid çocuklarını alıp evine götürmesi... Bu çocukları, torunları Hasan-Hüseyin’e kardeş eden o yüce gönül anlayışı nerede?
* Filistin’in, Irak’ın, Suriye’nin, Libya’nın, Yemen’in, Afganistan’ın, Arakan’ın öksüz ve yetimlerine ne diyeceğiz?
* İçimizde büyük bir acı olarak yaşayan deprem bölgesinde annesi, babası rahmet-i Rahman’a kavuşan çocuklarımız için Babalar Günü, Anneler Günü nasıl bir anlam içeriyor?
* Bizim inancımızın düsturu şudur; “Cennet annelerin ayakları altındadır.” Ve de, “Anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara "öf" bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle” buyruğu…
* Sevgililer Günü’nün ne manaya geldiğini ve Aziz Valentine’nin öyküsünü Millî Gazete okurları çok iyi bilirler!
***
İşte “Babalar Günü’ne reddiye!” derken tüm bunları anlatmak istedim. Bilmem meramımı satırlara dökebildim mi?
CUMHURBAKANI SAYIN ERDOĞAN’IN DİKKATİNE!
Aşağıdaki satırları Cumhurbaşkanı, AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dikkatlerine sunuyorum;
* Bugüne kadar epey gündem oldu; intörn maaşları.
* Tıp fakültesi öğrencileri son sınıflarını tıpkı doktorlar gibi tamamlıyorlar. Eskiden de bunun karşılığında devlet öğrencilere belli bir ücret ödüyordu ama bu ücreti son dönemde artırma kararı aldı. Gayet güzel bir karar ancak bir sorun var…
* Sorun şurada: Devlet üniversitelerinde öğrenim gören intörn öğrencilerine asgari ücret kadar bir miktar ödenirken, vakıf üniversitelerinde bu öğrencilere asgari ücretin ¼’ü veriliyor. Yani, şimdilerde devlet üniversitelerinde öğrenim gören tıp fakültesi intörn öğrencisi aylık 8.500 TL maaş alırken, vakıf üniversitelerindeki tıp fakültesi intörn öğrenciye 2.000 TL dolayında bir aylık ücret ödenmekte.
* Bu ayrımcılık, bu ötekileştirme neden? Anlamak mümkün değil! Bu haksızlığın behemehal giderilmesi lazım geldiğini düşünüyorum; devlet üniversitesi tıp fakültesi ve diş hekimliği fakültesi intörn öğrencileri ile vakıf üniversiteleri tıp fakültesi ve diş hekimliği fakültesi intörn öğrencilerine aynı uygulama gerekmez mi? Neticede bu öğrencilerin tümü doktor ve diş hekimi olacak, tümü aynı kamu görevi üstlenecek.
* Sayın Cumhurbaşkanı, lütfen, bu durumun düzeltilmesi için talimat veriniz!
* Vakıf üniversitelerinde öğrenim gören intörn öğrencilerden yoğun mesajlar alıyorum, bu haksızlığın giderilmesi yönünde. Sağlık Bakanı Fahrettin Koca’nın bu dönemde konuyu bir kez daha değerlendirmesini rica ediyorum.
***
* Her nerede bir hatalı uygulama varsa yapıcı uyarılara devam… Zira, hatalar da, hataları düzeltmek de neticede biz insanlara ait! Haydi hayırlısı…
SAADET PARTİSİ MİLLETVEKİLLERİNE KONYA’DAN SELAM VAR!
Mehmet Altuntaş…
Konya’da Millî Görüş davasının büyüklerinden. Millî Görüş ve Millî Gazete çınarlarından.
Erbakan Hocamızın 69 kuşağından dava ve yol arkadaşı…
Mehmet Altuntaş amcamız şu satırları yolladı. Okuyalım;
* “Bir hatıramı arz edeyim. 1973 senesi, 14 Ekim genel seçimler yapıldı. Ramazan ayı idi. Millî Selamet Partili (MSP) milletvekillerimiz ve senatörlerimiz Millî Gazete’de Ramazan Bayramı tebriği yayınladılar. 50 yıl evvel Millî Gazete’den kesip bugüne kadar sakladığım, her sene çıkarıp tekrar okuduğum bu hatıramın köşenizde yayınlanmasını size havale ediyorum. Bunu yazarken riya olmasın, duygulandım! Okuyanlarda da bu hasret olabilir. O gözyaşı bizim karşımıza çıkar biiznillah bir gün! Yeni vekillerimizin de takdirini alarak Kurban Bayramı’nda Millî Gazete’mizde isimlerini görelim. Selamlar.”
Mehmet Altuntaş büyüğümüze selam ve muhabbetle…
SÖYLEDİN ONCA YALAN, HER YERİ ETTİN TALAN!
Siyasette ve devlette önemli görevlerde bulunan bir isim geçenlerde canlı yayında bazı söylemlerde bulundu ama bu söylediklerinin de doğru olmadığı ortaya çıktı! İsim vermeye gerek yok, kimi kastettiğimi anlamışsınızdır!
Doğrudur yanlıştır bilemem; tüm bu yalanları ‘küçük menfaatler’ sağlamak için söylediği gibi bir kanaat da hasıl oldu toplumda! Yakışmadı, olmadı!
Hangi makamda, hangi görevde olursanız olun, yalan söylemek hoş bir şey değil! Neden mi? Çünkü;
* Yalancının mumu yatsıya kadar yanar! Bir süre sonra gerçek ortaya çıkar, siz de yalanlarınızla madara olmakla karşı karşıya kalırsınız.
* Yalan söylemek, vicdanı müebbet hapse mahkûm eden bir suçtur.
* Söyledin onca yalan, her yeri ettin talan, şimdi arta kalan, koca bir ‘aman!’
* Birinin bir defa yalanını yakaladın mı, bin doğrusuna bile inanamazsın artık.
* Gerçek, çizmelerini giyerken, yalan bütün dünyayı dolaşır.
* Doğru her zaman yüce, yalancı her zaman aşağı ve cücedir.
* İnsanlar, yalan söylemek zorunda kaldıkları kimselerden nefret ederler.
***
Kısanın kısası; yalan iyi bir şey değildir! Nokta!