Halkın oyları ile Meclise girmiş olan bazı parti ve siyasiler halkı sadece kendilerinin temsil ettiğini ve kendileri neyi ve nasıl düşünüyorlarsa halkın da öyle düşündüğünü, daha doğrusu düşünmesi gerektiğini savunur ve ileri sürerler. Sesli olarak ifade etmeseler de tavır ve uygulamaları bunu gösterir. Böyle olunca da Cumhurbaşkanını Meclisin ya da halkın seçmesi onlar için hiç bir önem taşımıyor. Hatta halkın seçmesini bir felaket olarak bile ifade edebilirler. Daha doğrsu halkın iradesi, egemenliğin millette oluşu gibi kavramlar sadece birer formalite ve görüntüden ibarettir. Bu davranış biçimini halk adına ama halka karşı(!) olarak ifade etmek mümkündür.

Elbette halk adına deyip de halka karşı bir söylem ve uygulama sergilenemez, sergilenirse çelişki olur.. İşte bu çelişkidir ki ülkemizdeki sistemi devekuşuna benzetiyor.. Yani ne kuş ne deve.. Tam bir belirsizlik.. Daha önceki yazılarımda da zaman zaman ifade ettiğim gibi ülkemizin ana sorunu bu çelişki ve belirsizlikte yatıyor. Bu belirsizlik özellikle de isteniyor.

Bu belirsiz anlayış halk ve halkın iradesi ile demokrasinin, kısacası sistemin tarifinde bir karmaşa ortaya çıkarıyor.

Bu karmaşının sorumluları da bundan yararlanmak isteyen siyasi oluşumlar, bazı kurumlar ve bunların başında bulunanlardır. Aslında hiçbir problem olmadan seçileceği beklenen Cumhurbaşkanının seçilemeyişi ülkenin tam bir krize sürüklenmiş olması işte bazı siyasi oluşumlar ile kurumlar ve bunların başındakilerin tutumu sebebiyle ortaya çıkmıştır. Ortaya çıkan karmaşa karşısında bizim en az 30 yıldır savunduğumuz ve her fırsatta dile getirdiğimiz Cumhurbaşkanını halkın seçmesi düşüncemiz akla gelmiş ve aceleyle bu yönde bir değişiklik yapılarak Cumhurbaşkanı Sezerin onayına sunulmuştur. İşte bu noktada bazı elitlerin ellerindeki gücü kaçırma endişesi onların ikiyüzlülüğünü açıkca ortaya çıkarmıştır. Çünkü, bu kesimler Cumhurbaşkanını halkın seçmesine de karşı çıkmışlar, bir yandan millet egemenliğinin parçalanacağını ileri sürerken, Cumhurbaşkanını halkın seçmesinin ülkeyi krize sürükleyeceğini, dolaylı yoldan darbenin gündeme gelebileceğini yüksek sesle dile getirmeye başlamışlar. Aynı çevrelerin Cumhurbaşkanını Meclisin seçmesini engellemek için sarfettikleri gayreti hatırladığımızda ortaya çıkan manzara şudur.. Bu ülkede bazı çevreler kendilerinden başka güç, başka otorite tanımamaktadırlar. Milletin egemenliği ise sadece kendi görüş ve düşüncelerine hizmet ettiği sürece akla gelebilir, aksi halde bu halkın aklı birşeye ermez(!). Bunun için de son sözün halka söyletilmesi yanlış olur. Netice itibariyle diyebiliriz ki, Cumhurbaşkanını  ister Meclis ister halk seçsin, bu kesimlerin adayı seçilmediği sürece bu ülkede huzur söz konusu olamaz. Çünkü, bunların istediği gibi davranmayan, onların istediği gibi irade beyanında bulunmayan halkın huzura ve güvene hakkı yoktur. Bu halk sadece bu imtiyazlılara ve elitlere hizmet etmek, onların gönlünü hoş etmek durumundadır. Asli görevi budur.

Millete rağmen millet için mantığının devlet içindeki ciddi uzantıları olduğu da biliniyor. Buna kimi zaman derin devlet, kimi zaman derin iktidar deniliyor. Son günlerde ise elitler ya da imtiyazlılar iktidarından söz ediliyor. Kısacası, millet iradesinin ortaya çıkardığı iktidar ile kendiliklerinden belli bir gücü ellerinde bulunduranların iktidarı birleştirilip, var olan iki iktidar teke indirgenemediği sürece bu ülkede demokrasiden, millet egemenliğinden söz etmenin, toplumun huzura ve güvene kavuşmasından söz etmenin fazlaca bir anlamı olmayacaktır. Bu ülkede ya elitler tüm gücü ellerinde toplayacak  -ki bugün için böyle bir düşünce çağ dışıdır- ya da milletin seçtikleri bu güce tek başlarına sahip olacaklardır. O zaman belki devlet millet kaynaşması sağlanıp ülkemizin zenginleri harekete geçirilebilecek ve onun bunun uydusu olmaktan kurtarılarak güçlü ve lider ülke haline gelebilir. Sırf kendi güçlerini kaybetmemek adına ülkemizde iktidar bölünmüşlüğünün sürdürülmesinden yana tavır koyanlar bu ülkenin aleyhine çalışıyorlar demektir.