Halı Saha Diplomasisi

Abone Ol

Dış politikanın ne denli hassas bir alan olduğunu söylememize gerek yok. Ülke içini ilgilendiren tartışmalara nazaran kısa ve uzun vadede kalıcı etkilerinin olabileceği çok açık. Bugün Türkiye’nin bu alandaki en önemli sorunu dış politikayı iç siyaset malzemesi yapmaktır. Aslında bir bakıma karşı karşıya kaldığımız problemlerin temelinde işte bu yaklaşım vardır. Diplomat veya dış politikayı yürüten şahıslar, kurumlar konuşmadan önce susmayı öğrenmek zorundalar. ‘Bin düşün bir söyle’, ‘Söz ağızdan çıkana kadar senin esirin, çıktıktan sonra sen onun esirisin’ gibi tecrübelerin damıtılmış yansıması olan sözler, boşuna bugünlere kadar gelmemiştir. Mesela basına yapılan bir açıklamayı hiç unutamıyorum.

Olay AK Parti’nin geçtiğimiz Ekim ayında Afyon’da yaptığı 26. İstişare ve Değerlendirme Toplantısı esnasında yaşanmıştı. Toplantı arasında halı sahada futbol oynayan Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, maç sonunda ter içindeyken İdlib’le ilgili, ABD Dışişleri Bakanı Tillerson’la yaptığı değerlendirme hakkında, İran Dışişleri Bakanı ile telefon görüşmesini üzerinde eşofmanları olduğu halde, kendisine uzatılan mikrofonlara neredeyse nefes nefese anlatıyordu. Söylediklerinin şurası eksik burası fazla diye yorumda bulunmayacağım. Yazının konusu o değil. Öncelikle öyle bir ortamda Sayın Bakanın yapması gereken şey; ‘Arkadaşlar şu anda bu tür önemli konuları konuşmanın zamanı değil’ diyerek dile getirilen konuların sıradan bir mesele olmadığını gazeteciler aracılığıyla bütün kamuoyuna hissettirmek değil midir? Oysa Sayın Bakan sanki sıradan bir değerlendirme konusunu sohbet ortamındaymış gibi aktarmaya devam ediyordu.

(https://www.haberler.com/disisleri-bakani-mevlut-cavusoglu-ndan-idlib-10108375-haberi/)

Böylesine ciddi konuların halı saha gibi kendine özgü mekânlarda dile getirilmesi hangi diplomatik teamüllerde, geleneklerimizde var? Ülke geleceğini doğrudan ilgilendiren sorunlar kamuoyu ile böyle mi paylaşılır? Hadi siyasetin doğasında PR değeri taşıyan alanlar -bazen kabul etmesek de- kullanılır diyelim. Dış politika bu şekilde PR’a kurban edilir mi? Sizin danışmanlarınız yok mu? İnsanız, boş bulunduğunuzu kabul edelim. Yanınızda, yörenizde sizi usul-u dairesinde alıp o mikrofonlardan uzaklaştıracak bir sorumlu neden bulunmaz?

Siz sıradan bir kişi değilsiniz ki. İnsanız hata bizler için ama siz yanlış yaptığınızda sadece şahsınız veya partiniz etkilenmeyecek ki. Diğer bakanları küçümsemek adına da asla söylemiyorum ama siz sıradan bir bakan mısınız?

Bakınız işte böylesine idare etmeye çalıştığımız dış politikada her gün kritik bir gelişmeye daha uyanıyoruz. ABD öteden beri sinsi ve planlı bir şekilde yürüttüğü süreç ile PYD öncülüğünde “Sınır Güvenlik Gücü” adı altında 30 bin kişilik birliğin Türkiye ve Irak sınırlarıyla Fırat Nehri kıyısına konuşlandırılacağını açıkladı. Artık Irak ve Suriye’nin bölünmesi için son aşamaya geçtiklerini bu şekilde ilan etmiş oldular. Bu arada terörist faaliyetlere son vermek ve olası bir koridora engel olmak için Afrin’e, askeri bir operasyonun başlamasının an meselesi olduğu söyleniyor. Bundan başka da bir seçenek en azından şimdilik görünmüyor. Kiminle sorusunun cevabı tek başımıza ama nasıl sorusuna henüz tam olarak yanıt bulabilmiş değiliz. Çünkü bölgenin diğer etkin unsurlarıyla henüz tam olarak anlaşamadık. Rusya ve İran’la hem birlikteyiz, hem değil. ABD desen doğrudan bizi hedef almış durumda. Suriye ile zaten konuşamıyoruz. Irak’ta kimi muhatap alacağımız muamma.

Özellikle son 5-6 yıldır yaşananlarla tam bir tuzağın içine çekilmiş durumdayız.

Hani rahmetli Neşet Ertaş’ın “varsam öldürürler varmasam öldüm” diye bir türküsü vardır ya

İşte şimdi biz de sınırlarımızda yaşanan gelişmelerde bundan farklı bir durumda değiliz.