“Bu ülkede başörtülü hanımlara Suudi Arabistan’a gidin demek faşistliğin en sefil halidir.”
Bir Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan cümlesidir bu.
Bir AVM’de popüler bir şarkıcıyı ayakta dinledikten sonra alkol de alınan bir mekanda sohbete oturan üniversiteli birkaç kızımıza, orada doğum günü kutlaması yapan dizi sanatçısı bir genç kadının, “Arabistan’a gidin” tavsiye emrini seslendirmesi üzerine…
Medyaya bu başlangıçla yansıyan haberin ne taraflarıdır konumuz, ne de yaptığı suç tesbitlerini haber üreticilerine iyi anlatan avukatlarıdır. Hatta şikayetçi olunan kadını hizaya çekmeye çalışan köşe katipleri de değildir.
İktidarda AP’nin olduğu 1965-69 yılları arasında ve bir Konya kazasında yaşanan bir olayı benzerliği dolayısıyla burada anlatarak, bu konuları daha çok konuşacağımıza olan inancımıza katılmanızı isteyeceğiz.
Yatsı sonrası nöbetçi eczaneye gelen yaşlı insanın başındaki namaz takkesi, ziyaret için orada olan Kaymakam beyin dikkatini çeker ve o şehirliyi sertçe uyarır, takkesi dolayısıyla.
Eczacıdan, hasta hanımı için ilaç almaya çalışan ve şehrin kaymakamını tanımayan yaşlı adamın cevabı ise kendi derdi ile ilgilidir.
“Çektiğim sıkıntıyı bilmezsin. Başımdaki takkeme laf edersin!”
Kaymakam emri ile gözaltına alınan o adamın eşi ertesi ya da bir sonraki gün vefat ettiğinde cenazesine kocası yetişememiştir.
Gelen seçimde bir Batı ilimizden milletvekili adayı olan ve partisinin listesinde son sırada yer alan o kaymakamın, bir snoraki seçimde liste başı olarak Meclis’e gitmesinin de konumuz içinde bir önemi yoktur.
O seçimlerin meydanlarını, insanlarımızın “Göğsünü gere gere müslümanım” deme haklarının varlığını ilanlarla inleten ve aldığı oylarla tek başına iktidar olan Demirel, yasalarda gerekli düzenlemeleri yaparak, bir kaymakamın öyle zulümler eylemesini önleyemez mi idi?
Ama Demirel ve partisi bunu yapmadı.
Peki o zaman nasıl olacaktı da, takkesi bahane edilerek eczaneden götürülen vatandaş, müslümanım diyebilecekti, hem de başı dik, göğsü ilerde..
Demirel’in, her seçimin kurtarıcısı olmak için böyle Anadolu yaşanmışlıklarına ihtiyacı vardı, Ve biliyordu yönetici görevindekilerin, bir hasta yakınının başındaki takkeyi dahi görmezden gelmeyeceklerini…
Yazımızın başındaki Cumhurbaşkanı’mızındır diye manşetlere taşınan ve lojistik destek yazıları döktürülen o cümleye bir daha bakalım.
Başıörtülü kızlarımızın Arabistan’a gitmesini söylemenin patentinin Demirel’e ait olduğunu eğer unutmuşsak, ya da bilmiyor görünmemizin daha getirili olduğu hesabına durmuşsak..
Böyle konuları daha çok konuşacağımıza inancımız var, dediğimiz yer burasıdır.
O Demirel öldüğünde, üç günlük ulusal yas ilan eden hükumet, bir AK parti hükumeti idi.
Yetmez mi?
KIZINA İKRAMİYE ALMA ZEVKİ TATTIRAN PAŞA
Ortaokulun ilk sıralarında öğretmenlerimiz, OrhanVeli Kanık’ın “Unutmaya başladığım memleket” mısralı şiirini ve Cahit Sıtkı Tarancı’nın “Affan dedeye para saydım, sattı bana çocukluğumu” mısralı şiirlerini öğretirlerken, bizi, hatırlama zevkini tadacağımız yaşlarımıza da uğurluyorlarmış.
Kenan Işık’ın takdim ettiği yarışma programında, “Milli Piyango’dan büyük ikramiye hangi siyatesçiye çıktı” sorusuyla karşılaşınca, unutmaya başladığmız memleketteki ilk gençlik günlerimizde tanık olduğumuz “Yılbaşı, Milli Piyango, İsmet İnönü” tartışmalarını hatırlamıştık.
Esnaf kıraathanelerinde, halkcı olmayanların son kozları, Milli Piyango’dan İsmet Paşa’ya büyük ikramiyenin çıkmasıydı. İstihzalarını ve alaylarını “İsmet Paşa şansı olmak” üstünden anlatırlarken, emekli nüfuscudan duyduğum bir cümle, Necip Fazıl üstadın deyimiyle kitaplık çapta idi. Hatırlamama ne sevinmiştim..
“Menderes bile o başbakan olsun diye kendini astırdı!”
1965’in Ocak çekilişinde 50.000 liralık bir ikramiye çarpmış “Milli Damat” namıyla maruf yakınının ifadesiyle.
1960’tan 1965’e kadar üç kere Başbakan olarak atanan İsmet İnönü bu kazancıyla konu olurken ağızlara, savunmacıları da o damadının gerekçesini yaymaya çalışmışlar. “Geçim sıkıntısı çektiğinden sürekli MP bileti alıyordu!”
Varlığını dahi ancak şimdi bu konuyu araştırırken öğrendiğimiz hatıralarında böyle yazmışlar.
Ülkesini kalkındırmak ve halkının geçim sıkıntısını hafifletmek, yok etmek için iktidara aday bir partinin liderine atfedilen bu durum, aslında Türkiye Cumhuriyeti’ni hafifsemenin en Halkcı göstergesidir.
Hatta Başbakanlığı sırasında Atatürk’ten harçlık aldığı yalanlarıyla güçlendirmişlerdir o iddialarını.
Halbuki, bilen biliyordu neden böyle bir savunma girdabında çırpındıklarını. İsviçre bankalarındaki hesap meselesi. Zira artık inkar edilemiyordu.
Tarih 1940. Mayısın ondokuzu. 19 Mayıs stadyumu. Cumhurbaşkanı ve Bakanlar Kurulu Milli Piyango çekilişini canlı izliyorlar. Piyangonun geçim sıkıntısına çare olduğuna devletce inanmanın kayıtlara ve gazetelere yazıldığı gün.
Milli Şef yıllarında tarih düşürdüğü bu icraatını, ikramiyenin çarptığı o çekilişten sonra yeniden gündem yapma hakkını kullanmamasında Milli Damat namlı yakını aktif rol oynamıştır kanaatindeyiz bugün.
Eşinin aldığını beyan ediyor Milli Damat. Soyadı tutmadığından sorun olmadı da diyor. Ya da gazeteler tenbihlendiğinden.. İsmet Paşa ikramiyesini 19 Mayıs stadyumunda düzenlenen bir törenle alsaydı, hangi sorun yaşanacaktı? Üstelik 1940’ın 19 Mayıs’ındaki o icraatı, daha bir çağdaşlık kazanırdı.
1968’in piyangosu İsmet Paşa’ya çarpmış.
Biletini hangi bayiiden almış? Ura tuttuğu biri mi varmış, yoksa Ankara’nın bilet bayiili semtlerini mi dolaşıyormuş, geçim sıkıntısına bir çözüm bulmak umuduyla?
Bir kere taksiye binmesini ve taksiciye ücret ödemesini haber yapan adamları, neden onu hiç bilet alırken görüntüleyip basmamışlar gazetelerine?
Vefatından sonra, ülkeye Milli Damat sıfatıyla kazandırdığı iç güveyisi de mi aynı geçim sıkıntısını çekiyorduki, kontenjandan senator olarak soktular Meclis’e?
Bu ülkede tarih, milli piyango biletli de yazılıyor ara sıra.. İşte böyle..
ONLAR DA İTİRAFÇI OLDU
“1994 yılından itibaren ‘R.T. Erdoğan belediyeciliği’ olarak başlayan...”
14 ocak salı günü gazetemizin internet sitesinden duyurulan “ Kurtulmuş’tan tarihi yanılgı: Milli Görüş’ü silmeye çalıştı” haberinde, adı geçen AKP ünlüsü politikacının, partisinin Genel Başkanı ve Cumhur başkanı övücülüğü girişiminin, başarısızlıklarını kabul etmelerinin kayda alınmış bir itirafnamesi olduğunu gördüğümde, bize düşen onların bu hallerini aleme ilan etmekti. İki kere üzülmeyi göze alarak hem de...
Bir; bu hallerine, iki; geldikleri yeri bizim tarihe yazdıracak olmamıza...
15 yıldır Belediyelerde de iktidarda olmalarına rağmen, partilerini aklayacak yahut başarılı olduklarını çağrıştıracak bir cümle ya da iki kelime üretemeseler de, Milli Görüş’ün emeğine göz koymayı marifet sanıyorlar. 2000 yılından sonraki tüm seçimleri kazanırken, bir tekinin ağzından, 1994 Refah Partisi zafer’ine ait bir cümle çıkmamışken, bugün o seçimi hatırlamaları ve sahiplenmeye çalışmaları ibretlik bir durumdur.
1994 yılında İstanbul zaferi yalnız değildi Refah Partisi’nin. 28 ilde kazanırken, en yakın rakibi ancak yarısı kadardı.
Refah Partisi belediyeciliği, Türkiye’nin belediyeciliği olmuş ve markasını da “Milli Görüş Belediyeciliği” olarak tescil ettirmişti.
Hiç bir Ak Partili belediye başkanının veya onlara sözcülük yapan genel merkez görevlisinin Milli Görüş belediyeciliğine, çeşitli tanımlar uydurarak atıfta bulunmamasını, bulunamamasını hoş gördük ve doğru saydık bu güne kadar. Zira onlar daha şehirlere ihanet edecekleri günleri yaşayacaklardı ve bir bir görevden alınmalarını...
Şehirleri, ittifakçıları parti ile paylaşarak seçim kazanmayı ancak uman bir Ak parti’nin ünlü ismi sayın Kurtulmuş şunu artık kabul etmek ve partisine de kabul ettirmek zorundadır.
Türkiye, 1994 belediyeciliğini özlüyor ve arıyorsa ki bunu siz de itiraf ediyorsunuz, zararın neresinden dönersek dönelim karlılığı anlayışıyla emaneti kime vereceğini de biliyor demektir.
Duyulan, Saadet Partisi’nin ayak sesleridir.
AT SAHİBİNE GÖRE KİŞNER
“Türkiye’de FB’den başka takımda oynamam” diyen bir futbolcu vardı Eskişehirspor’da. Yıl 2015.
Adı Erkan Zengin’di bu futbolcunun. İsveç uyrukluydu, İsveç Milli Takım futbolcusuydu. Türkiye’de derken anlattığı bu idi.
Ligimizin bir başka takımı, Erkan Zengin’in beyanına rağmen, ona talip oldu. Maksatlarında bu güzide futbol kulübünün, FB’nin iyi bir transfer yapmasını engellemek arzusu sezilse de, gerçekte, FB istediğine göre çok iyi olmalı kanaatinin yönlendirmesi vardı.
Teknik adamları onlara gelmeden önceki bir dönemde FB’de sorumluluk aldığından, kendilerini içerden bilgilenmiş sanıyordu, TS’u o günlerde transfer yarışmacısı yapan kulüp yöneticileri.
Gazeteler, TS heyetinin özel uçakla İsveç’e gitme, gelme haberleri yazıyorlarken, başkan ve teknik adamın da o özel uçak yolculuklarından sonra verdikleri zafer demeçlerini okumuştuk.
“Annesine gittik. Onu razı ettik. Oğluna sütümü helal etmem ha sonra, dedirttik.”
Bir anne, oğlundan, gönlünün aksi bir yaşantıyı, bir hayat parçasını niçin isteyebilir? Daha doğru ifadeyle sorarsak, neyin karşılığında istemiştir?
İsveç dediğiniz ülke, Türkiye’nin biraz ilerisinde olmasa da, özel uçaklarla gidip gelmelerle sağlanmaz o etki? Hükümet adına gibi bir söylem mesela, laf arasında istenmeden de olsa ağızlardan çıkmış olabilir mi? Hele o görüşmelerin teknik insanı, kapılarından kovulduğu mekanlara, bacalarından girmek başarılarıyla da anılıyorsa hep…
Konumuz umutları, hayalleri ve kendi kaybolan ne Erkan Zengin’dir ne de transferi başaran TS’un, zarar hanesindeki kabarmadır.
Hatta Erkan Zengin’i istenmediği yere taşıma hamalı Ersun Yanal adlı teknik insan da bu yazımızda muhatap değil.
FB’i şampiyon yapmak iddiasındakileri “Ersunca yaşamak, Ersunlu yaşamak” depresyonuna iteleyen o on altı bin fark’a demek istediklerimiz var.
FB, sadece bir spor kulübü değildir. Türkiye’nin en güçlü hafızasına sahip kurumlardan biridir.
Hal böyle iken,
Sizler, yani onaltıbinlik fark kişileri, sizin FB’liğiniz tartışılamazsa, hafıza gücünüz tartışılır.
Hatırlatalım dedik.
(Geçen haftadan kalmıştı bu yazımız.)
Not: Geçen haftaki “Hat”lar kimin haddine başlıklı yazımızın son satırı (-ağbi bize kaça olacak?) çıkmamıştır. Özür dileriz.