Hâl-i Pür Melâlimiz

Abone Ol

Bismillahirrahmanirrahim;

HAYATIN her alanında kendimiz olamama, çözümün kendi içimizde olduğunu fark edememe yanlışlığımız dikkatinizi çekiyor mu? Birçok musibet, tıkanıklık ve başarısızlığa rağmen “Böyle gelmiş, böyle gitmemeli” diyemeyişimizin sebebi ne? Nereye el atsak orada bir yabancı parmağı var. Özümüz ve kimliğimizle ilgili değerleri daha ne zaman ciddiye alacağız. İslamiyet gibi mükemmel ve dinamik bir dine sahip olan bir toplum böyle olamamalı.

Halkı Müslüman bir ülkeyiz; fakat inandığımız gibi yaşayabiliyor muyuz? Halbuki, hak dine mensup bir Müslüman tavizsiz olmalı. Nasıl inanıyorsa öyle yaşamalı. Bir konferans için Türkiye’ye gelen İngiliz hanım gazeteci Lauren Botth anlatıyor: “İnandım, ama ben istediğim gibi olacağım, diyemeyiz. Allah’ın emrettiği gibi olmak lazım!” (Milli Şuur, Sayı: 28, Sh. 37)

Milli Eğitim’in yetiştirdiği insan profiline bakın! Bize uygun insan mı, yoksa Avrupa standartlarıyla uyumlu insan mı yetiştiriyor? Belki her ikisi de değil. Görüntüye ne Müslümanlık diyebiliyoruz; ne de Avrupa tipi insan! İki arada bir derede kalmışız. Niçin net görüntümüz yok, dersiniz?

Ailesinin özel ilgisi veya seçkin bir topluluk içinde bulunma sonucu net kimliğe ulaşabilmiş nasipli insanlar değerlendirmemizin dışında. Fakat eğitim ve kültür kısırlığının sebeplerini iyi araştırmalıyız.

Nurettin Topçu, “Türkiye’nin Maarif Davası” adlı eserinde, bunun tarihinin Batı’ya özentinin başladığı günlere uzandığını anlatır: “Milletimizin üç asırdan beri geçirmekte olduğu buhranların sebebi ve kaynağı kültür ve maarif sahasında aranmalıdır.”

NESİLLER ARASI KOPUKLUK

MİLLET olmayı başarabilmiş toplumlarda tarihi devamlılık esastır. Bu, büyük bir güç ve itibar vesilesidir. Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte yazı değişikliğine gidilmiş; halk düşüncelerini ifadede zorlanmıştır. Genç nesil kültürel kısırlık sebebiyle Edebiyatımızın zengin örneklerinden Fuzûli, Şeyh Galip, Mehmet Akif, Yahya Kemal gibi değerlerimizden zevk alamaz duruma getirilmiştir.

22. 10. 2016 günü bir lokantada sabah kahvaltısı yapıyorum. TV açık. Sunucu, İzmir’in cadde ve meydanlarında vatandaşa mikrofon uzatıyor. Soru tek: “Gezegen” kelimesi yerine eskiden hangi kelime kullanılırdı?” Sorduğu onlarca kişi abuk sabuk cevaplar sıraladı. Sunucu ipucu verdi: Başında “S” harfi var. “Salyangoz” diyenler çıktı. Sunucu, bu garip cevapları “ti”ye aldı. Yok, yok “imambayıldı” deyince, “Evet, doğru, imambayıldı” diyenler oldu. Canlı bir mizah örneği yaşandı. Kimse doğru cevabın “seyyare” olduğunu söyleyemedi.

İşte, geçmişimizle kopukluğun oluşturduğu hazin tablo! Kelime hazinemiz zayıf. Herkes problemlerin çözümünü bildiğine inanıyor. Fakat durumumuz ortada. Problemin kaynağı kimliğimize uygun eğitim ve kültürden mahrum oluşumuz.

Toplumda okuma zevki kayboldu. Araştırmalar bu yönde. Eğitim, kültür ve sanattan mahrum gençlik farklı şeylere yöneliyor. Okumayan, araştırmayan, düşünmeyen, sorgulamayan bir nesil var ortada.

Yöneticilerimiz, kimliğimize uygun çözümler üretmedikçe üstlendikleri emaneti koruyabilmiş sayılmazlar. Hele daha okumayı sevdiremeyen eğitimin başarısından söz edilemez.

SORUNLAR NİÇİN ARTIYOR?

EĞİTİM, kültür ve sanat zevkinden yoksunluk problemlerimizi çözümsüz hale getiriyor. İşte bazıları:

Eğitimimiz bize özgü nesiller yetiştiremiyor. Öyle olmasa bir ABD kuklası koskoca milleti 50 sene Allah ile aldatabilir miydi?

Yöneticilerimiz içinde “bilgi ve birikim, tecrübe, hidayet, feraset, dirayet, şuur, vizyon” meziyetlerine sahip olanlar çok ender!

Ülke yönetimi her gelen hükümetin anlayışına göre şekilleniyor; köklü bir devlet geleneği oluşmuyor.

Dış politika, sömürgeci güçlerin yönlendirmesine açık hale geliyor.

Ekonomi; üretim ve istihdam merkezli yürüyecek yerde; paradan para kazanma anlayışı gelişiyor. Bankalar, en kâr getiren sektör haline geliyor. Yabancı bankalar ülkeye akın ediyor.

Halkta aşağılık kompleksi oluşuyor; yabancılara özeniyor. Halk Çanakkale’de, 15 Temmuz’da birleşik Hıristiyan güçlerinin bizi yok etmek istediklerini gördüğü halde; AB’yi kurtarıcı olarak kabul etmeye devam ediyor. Bin sene birlikte yaşadığı kardeşleriyle İslam Birliği’nin kurulabileceğini kabul etmiyor ama can düşmanlarıyla Avrupa Birliği içinde bulunabileceğine inandırılıyor.

Ahlâk erozyona uğruyor; manevi tahribat katlanarak artıyor.

Sağlık sektörü gibi insan canıyla ilgili bir alan skandallarla çalkalanıyor.

Ülke, kendi tohumunu üretemiyor; dıştan aldığı tohumlarla neslin kısırlaştırılmasına kadar varan pek çok zarar ortaya çıkıyor.

Ülke, her alanda sömürgeci güçlerin ağına takılıyor.

Hâlâ düşünce kısırlığının giderilmesi için çalışmayacak mısınız?