Hal Böyle!

Abone Ol

Zaman sağır ve kör edici bir şekilde akıp gidiyor. Yaşamın özünü kavrayabilecek bir aralık bırakmıyor. Önüne çıkan her şeyi kendisi ile birlikte sürükleyip götürüyor. Adeta nereye çıkacağı belli olmayan kara deliklerden geçiyor insan. Düzenin işleyişi insanın kendi varlığına giderek yabancılaşmasını sağlıyor. İnsan en çok da kendine yabancı kalıyor. Sanki geçiştirilmek üzere bir “ömür” edinmiş gibi, önüne düşen her şeyi geçiştirmek derdinde. Bunun için birçok şeyi sabitlemiş ve bu sabiteyi sorgulamaktan da çok uzakta bir yere kendini konumlandırmış. Modern dünyanın bütün öngörülerini haklı çıkaracak bir kaygısızlıkla, kayıtsızlıkla ilerliyor. “Değer” diye bir şey tanımıyor çünkü bir “değer” adına feda edeceği bir şeyi yok, kaldı ki yaptığı şeyin karşılığını da anında görmek gibi bir kusuru var. Nitekim çıkarlar uğruna her şey feda edilebilir, her şey değiştirilebilir.

Bunda teknik gelişmelerin de elbette payı var. Her şey öyle çabucak olmalı hem de sonuç vermeli çünkü insanın beklemeye tahammülü yok. Beklemek, süreç içerisinde, süreci yaşayarak gelişmek değişmek ve de değiştirmek istemiyor. Sürecin sonuçtan daha kıymetli olduğunun farkında değil. Hele “sabır” denen meziyet bu zamanın insanının en çok yanıldığı veya daha değerini fark etmediği bir şey. Küçük umut kıvılcımları gösterse de bugünün insanının hakikatin farkına vardığı anda büyük bir çöküş ve geri duruş yaşadığı aşikârdır. “Büyük güç” karşısında ki çaresizliğe bürünüp pes etmesi ise insanın düzen karşısında düştüğü durumun en acı göstergesidir. Bu seküler dünya düzeninde “sabır” gibi bir reçete elbette sümen altı edilecek ya da basit bir eylemsizliğe, durgunluğa dönüştürülerek bir çeşit çaresizlikmiş gibi gösterilmektedir. Oysa sabrın etimolojik anlamları da, diğer kullanımları da aktif bir yön çizmektedir.

İmtihan ile ilgili bakış açısı değiştiğinden, imtihanın yeni edindiği anlamlar sadece dünyalık işlerin tanzim edildiği sınavlara indirgenmektedir. Bu da imtihanın öte dünya ile olan bağının koptuğunun acı bir göstergesidir. Bu kopuş ile insan maddeci bir anlayışın esiri olmaktadır. Sabır ve imtihan yeni anlamlar edinse de şu bir hakikattir ki bu iki unsur insanın ayağa kalkması için en önemli silahlardır. Ondan dolayıdır ki insan bütün maddi ve manevi zorlukları, baş edilmesi güç süreçleri sabırla aşabilir. Ne yazık ki bugün bu noktada “modern hastalıklar”ın çoğu bu sabırsızlık yüzünden insanın başına gelmektedir. Hızın olduğu yerde tahammül, kanaat olmaz; hazzın olduğu yerde de akıl ve kalp bulunmaz. Netice itibarı ile tüketim için üretilen bir dünyanın mihenk taşı elbette başka endüstriyel materyaller olmaktadır. Oysa kadim zamanların mihenk taşı sabırdır. Sabır bir bakıma süreç yönetimidir. İnsanın aceleci doğasına, bütün o negatif yanlarına karşı dengeleyici ve düzenleyici bir unsurdur.

Onun için kadim zamanların dünyayı algılama biçimi bugünün insanı için akıl almaz bir durum gibi gelir. Ve fakat durum gerçekten farklıdır. Bugünün insanı kazanımları ve kayıpları ile de baş edememektedir. Bunların hepsi ile baş edebilmek için yardım almaya mecburdur.  Ya da öyle hissettirilir. Hayatı doğru yaşayabilmesi için “hayat/yaşam koçu”na, evliliğini yürütebilmesi için “evlilik terapisi”ne, ruhsal bunalımları için “psikolog veya psikiyatr”a ihtiyaç duyar. Muhakkak baş etmesi gereken kaygıları, yönetmesi gereken hedefleri olması gerekir ve uyması gereken bir kariyer planına ihtiyaç duyar. Ancak ne olursa olsun modern insanın “sızlanması” bitmez. Adeta bu zamanın insanının yaşamını tarif edecek şey sızlanmadır. Mız mız bir hayat kurgulanmaktadır ki bu da döngünün bir parçasıdır.

Nitekim bugünün insanı için hakikatin yanında olmak, hikmeti aramak zor işlerdir. Gerçekliği bulacaklarını bilseler bile, bu işe girmek istemezler. Elde ettikleri gerçeklikle tatmin olurlar. Bugünün kurgu karakterlerinin gölgesi olarak kifayet etmesi onu sonsuz duygulardan mahrum bırakmaktadır. Şayet karakter olunabilse sonsuz duygulara yönelebilecek ancak bugünün insan’ın yaşamak için varlığını dayandırdığı nedenler sanal ve dijital. Ondan dolayı somut bir takım nedenlerle sızısını hafifletmek ister. İşte bu yüzden mevki, makam, kudret, para, iktidar gibi görünür zenginliklerin peşine düşer. Yol üstündeki her şey mubahlaşır, mubahlaşmasa kutsal alet edilir. Edilmediği yerde kutsal icat edilir. Bu zamana sabır ve bu zamanı aşan gayret şart yoksa gidilen yol dönülemeyecek kadar karmaşık bir hal almaktadır.

Hal böyle! Hoşça bakın zatınıza…

TAŞ GEMİ

“Patikalar boyu iz sürüp taşradan bir başka taşraya ilerilere oradan ta nerelerine dağların çok taşıt değiştirdik böyle kent kent çok can kaybı.”(İlhami Çiçek/Sorarak)

Not: Müthiş bir şey duymak istiyorsanız eğer. Tunuslu sanatçı Dhafer Youssef’in, “Soupir Eternel”ine bir kulak kabartın derim.

Tekke

“Yol düşüncesi çeker insanı. Bilinmeyeni aramak, kurcalamak, keşfetmek insanlık hikâyemizle başlar. Yol olmasaydı bilinmeyene kanat çırpmak bu kadar cezbedici olmazdı belki de...” (Akif Emre’den tadımlık)

Dağarcık

“Kelimelerin etkisi anlamlarında gizlidir. Eğer kalbinizin derinliklerine işlemiyorsa ve düşüncelerinizi, ahlakınızı, hareketlerinizi, etkileyecek kadar güçlü bir etkileri yoksa sadece söylenmeleri anlamsız ve etkisizdir.” (Mevdudi’den tadımlık)

Bir Lahza:

“Aptalca hayaller peşinde koşmayan bir kalp gösterin, ben de size mutlu bir insan göstereyim.” (Ölü Ozanlar Derneği’nden)

Bize Kadar:

1- Nedense acı söyleyenlerin dostluğu tatlı söyleyenlerden daha kuvvetli. Dost acı söyler bundan kıymetli. Dostuna dikkat et!

***

2- Olmak bir süreçtir. Oldum diye orta yere çıkanlara itibar etme! Olmak devinimdir.

***

3- Kötüyü hep ötede arayanlardan uzak dur. Çünkü kendinden başlamayan her arayış tabular doğurur.

***

4- İlgilisine! Kemal Tahir’in, “Bir mülkiyet kalesi” okunur. Kemal Tahir ile adeta geçmişe bir yolculuk yapabilir bugüne notlar düşebilirsin.

***

5- Bu hafta istersen, “The Place” izleyebilirsin. Tek mekânda geçen farklı bir film ve insana dair çok şey var.