Hakka tabi olmak

Abone Ol

Günlük kararlarımızda, olayları değerlendirmemizde bize rehber olması gereken Cenab-ı Allah’ın Efendimiz aracılığıyla bize gönderdiği, öğrettiği ve emrettiği kurallardan oluşan İslam dinini yaşamak için hamasi nutuklar, duygular yeterli değildir. Dinin özü, kuralları Kur’an-ı Kerim’den ve bunu hayatında uygulayan ve bize örnek olan, öğreten Efendimizin hayatından öğrenilir. Kişisel ve toplumsal olaylarda pozisyon alırken bu kurallara, öze başvurmak gerekir. Bilim olmadan doğru karar vermek imkânsızdır. Dünya imtihanı fedakârlık üzerine bina edilmiştir ama neyin fedakârlık, neyin zarar olduğunu anlamak için İslami alt yapı gerekir, bilgi gerekir. Bizim içine doğduğumuz toplum, çevre ve her türlü iletişim aracı bize İslam’ın tersini empoze etmekte ama biz hiçbirinden etkilenmediğimizi, kendi kararımızı, fikrimizi kendimizin oluşturduğumuzu sanmaktayız. Hoca bunu tarif ederken yer çekimi örneğini vermişti. Ayakta dururken yeryüzü bizi kendine çekiyor, güneş dünyamızı çekiyor, diğer tüm gezegenler, yıldızlar çekim halinde, ama biz bunun farkında bile değiliz. Güçlü bir çekim etkisiyle Batı tüm zihni fonksiyonlarımızı, tüm fıtri yönelimlerimizi etkiliyor ve kendine benzetiyor. Çağımızdaki en büyük sorunumuz budur. Zihinlerimiz ileri derecede kirletilmiş, kalbimiz artık görmez olmuş. İslam sadece hissi bir bağlılık halini almış, içeriğinden kimsenin haberi yok. İbadetlerimizi yaparken belli kuralların farkındayız ancak kararlarımızı oluşturmaya gelince bilinçaltımıza gömdükleri bir dünya israiliyatın etkisiyle yanlış fincanı seçiyoruz. Uluslararası etkin güç zaten bizim hangi seçeneği seçeceğimizi belirlemek için hazırladığı sunumunu bütün bir ihtişamıyla tüm medyadan, tüm görsel ve işitsel algılarımıza hitap ederek bilinçaltımıza bombardıman yapıyor, zihnimizi, kalbimizi şekillendiriyor zaten. İslam ahlâkıyla ahlâklanmadan, İslam’ı bilmeden iyi niyetle yola çıkılarak iyiye varılamaz, bu belli. Ama ek olarak bir de yanıltıcı enformasyon bombardımanı da bizi yönlendirince siyahı beyaz, beyazı siyah sanmak artık sıradan hale geliyor.

İslami ve insani prensiplere göre Suriye’de veya herhangi bir memlekette bu gelişmeler olduğunda karşımıza çıkan soru, aklımıza ilk gelen şey “kimin tarafını tutmamız gerekiyor” şeklinde oluyor. Klasik hizipleştiren, menfaat birliğini esas alan Batı kültürünün tezahürü bir soru. Ben Batı’dan etkilenmem deyip daha soru sormaya başlarken yanlış soruyla başlayınca zaten varacağımız yer bize sunumu yapan Batı’nın varmamızı istediği yer oluyor. Buna ek olarak memleketimizdeki adamcılık, adam kayırmacılık kültürü de eklenince başka soruya gerek kalmıyor. En basitinden, nüfus müdürlüğüne giderken bile orada bir tanıdık var mı diye sorarak gitmemiz, kayırma/kayırılma kültürünü ne kadar benimsediğimizin basit bir göstergesi olsa gerek. Bizden olanın hatalarını yok saymak, bizden olmayanı düşman ilan etmek, iftira atmakta bile beis görmemek hangi İslami öğretiye uygun? Efendimizin kızımda olsa aynı cezayı verirdim dediği bir kültüre, eğitime, bunu bize telkin edecek bir topluluğa ve sonunda bize hakkı haykıracak iç sese ne kadar da ihtiyacımız var.

Peki, Suriye’de olanları sevdiğimiz-sevmediğimiz başlığıyla değil de adalet ve İslami kurallar ve prensipler açısından değerlendirmek mümkün mü? Bizim gibi olanlara hak verme kolaycılığıyla değil de “emrolunduğun gibi dosdoğru ol” diyen dinimize uygun değerlendirirsek ne yorum yapabiliriz?

Birincisi, bu isyan temel bir düstura aykırı. Ana kuralımız idareye karşı silahlı ayaklanmanın asla ve asla doğru olmadığıdır. İdarenin zalim olması bizi haklı yapmaz. Bu şekilde bir ayaklanma birçok masum insanın ölümüne yol açar. Hiçbir zulüm düzeni bu kargaşalıklarda olduğu kadar insan zayiatına yol açmaz. Bu karışıklıklar toplum düzeninin ve halkın eğitim düzeyi dâhil tüm hayati ihtiyaçlarının teminini imkânsız hale getirir. Askeri ve idari yapısını bozar, çevresindeki fırsatçı devletlere gün doğar. Hele de isyancılar dış devletler tarafından desteklenip yeteri kadar güce ulaşır ve huzursuzluk iç savaşa dönüşürse bir memleket için bundan daha fazla yıkım olamaz. İç savaş bir memleketin başına gelebilecek en kötü şeydir. Ne işgal, ne savaş, ne deprem ne de başka herhangi bir şey iç savaşın yaptığı yıkımı ve toplumdaki kalcı huzursuzluk ve güvensizliği yapamaz. İç savaşın zayıflattığı veya yok ettiği düzen, karmaşaya ve her türlü zulme kapı açar. Açlık, göçler, eğitimsiz bir nesil ve en kötüsü de boşu boşuna ölüme giden genci-yaşlısı masum insanlar. Hepsinin sonunda da belki işgaller, daha da fazla ölümler. İslam’ın her kuralı mükemmeldir, uygulanmalıdır.

İkincisi, fiili duruma bakarak da burada yapılanda bir yanlışlık olduğu ortada. İşte Suriye’de maalesef 400 bin ile 1 milyon arası tahmin edilen ölümler, yok olan umutlarıyla, arkada bıraktıkları aileleriyle milyonlarca göçmen. Ne için? Zulüm dursun, yüzlerce kişiyi öldürdüler vs. diyorduysak e buyurun şimdi kaç kişi öldü? İstediğimiz oldu mu? Mutlu muyuz? Çıkarımıza göre değil de hakka uygun hareket etmemiz gerekir. Beğenmediğimiz kuralı kendimize uyduramayız.

Bu olayları kimin başlattığına, kime faydası olduğuna ve sonuca ulaştıklarında da kimin en mutlu ve kârlı olduğuna bakmak lazım. Madem başından anlayamadınız işin buraya geleceğini, şimdi durun da bakın kime hizmet etmişsiniz. Meğerse İsrail’in alan güvenliğini sağlamışsınız da haberiniz yok. Bu masum halk hareketlerini silahlı isyana çevirmek için Suriye’ye silah gönderen, halkın arasına karışmış eşkıyayı eğitip donatan, Irak’ta ve Libya’da yaptıklarının aynısını yapacakları zaten belli olan ve şimdi günün sonunda yaptıkları aşikâr olarak ortaya çıkanları hâlâ tanıyamadık mı? İsrail’in Gazze vahşetine en büyük rahatlamayı sağlayan bu işi “ama onlar bizim çocuklar” diye kamufle etmek imkânsız. Eğer bu doğruysa hem sizin çocuklar hem de siz onların sahada yapamadıklarını yapmış oluyorsunuz. Bu durumu görmezden gelerek ancak kendinize yazık edersiniz. Yapageldiklerini her sefer aynen tekrar eden Amerika ve onun hizmet ettiği İsrail’dir, Yahudilerdir. Siyonizm’dir. Ne için karıştırmıştık Suriye’yi? Bizim Müslümanlar sıkıntıda... E şimdi ne oldu? İsrail’in 15 sene sonunda Suriye diye bir sıkıntısı kalmamış oldu. HAMAS’a giden yardımı göndermek, İsrail’i 1982 işgal girişiminde Lübnan’da yenip kaçıran Lübnanlıların kahramanı Hizbullah’a giden yardımı göndermek, ne de başka lojistik irtibat kurmak artık o kadar kolay değil.

Dünyada ve özellikle de bölgemizdeki çatışmaları lehine çevirmek için Batı her türlü farklılığı körüklüyor. Bölgemizde mezhep farklılıklarını anlaşmazlığa ve ayrılığa çevirmek için her türlü melaneti yapıyor, benim iyi niyetli Müslüman kardeşim de 450 senedir en iyi geçindiğimiz, bir kez bile çatışma yaşamadığımız komşumuz olan İran’a Sünni değil diye alerji duyuyor. Hatta bırak alerjiyi düşmanlık yapıyor. Neden mi? Basit; böl-yönet. Dünyayı mahveden Batı hegemonyasının sahip olduğu medya bize başka resim gösteriyor. Hâlbuki meselenin aslı bambaşka. Şu anda İslam dünyasını içine soktukları çatışmanın tarafları asla Şii-Sünni değil. Amerikan’ın çıkarlarına hizmet edenler ve karşısındakiler. Saddam diye diye Irak’ı, Kaddafi diye diye Libya’yı, şimdi de Esad diye diye Suriye’yi mahvettiler. Kızmaca darılmaca yok; buna kalbinden de olsa sevinen, destek veren hesabını zor verir. Dünyada dönen dolapları anlamak için kim Amerika’yla iş yapıyor, onu görmeli. İsrail bile denklemin bu tarafındayken kardeşim gene de “ama İran” diyebiliyorsa, yazıklar olsun. Mezhepçilik-particilik dininin, imanının önüne geçmiş, haberi yok.

Artık olan oldu, geçmişi bilip ileriyi kurtarmalıyız. Suriye’de her şey bitmedi daha. Allah nasip ederse kurulacak yeni idare İslam’a uygun olsun diye dua ediyoruz. Amerikan’ın, İsrail’in bu kadar sonuçtan memnum olduğu yerde gerçekten çok endişeliyiz, Allah lütfetsin de bu kadar sıkıntıyı hayra çevirsin. Amerika’nın piyonu olmayan yeni bir idare gelsin inşallah. Kim Amerika’ya güvenerek iş yaparsa mahvolur. Hakka tabi olursak ne şu, ne bu bize zarar veremez. Allah’a güvenene o yeter.

16.12.2024 İstanbul