Şairin farklı
olduğunu ancak bu işin erbabı bilir.
Sıradan olan olgular
şairin dilinde sıra üstü imgelerle orijinaliteye bürünür.
Her gün gördüğümüz
varlıklar şairin dilinden çıktığında sizi çarpar.
Sezai Karakoç un şu
dizelerini okuyalım:
Güneşin yeni
doğduğunu sana haber
veriyorum
Yağmurun hafifliğini
toprağın ağırlığını
Ve bütün varlığımla
karayılan seni
çağırıyorum
Seni çağırıyorum
parmaklarımdan süt
içmeye
Pamuğun ağırlığını
yapan dağın hafifliğini
Sana haber veriyorum
yeni doğduğunu
güneşin
(şiirler III.s.73)
Söz konusu ettiğim
işte bu.
Farkına varmak,
kendi olabilmek, doğrulmak, silkinip üzerindeki tozları temizleyip görevleri
olduğunun ayrımına varabilmek.
Sezai Karakoç u
okuduğunuzda içinizde kıpırtılar başlar, varlık hakikatle buluşur, ezan sesi,
gökteki bulut, yüreğinizdeki aşk ülkü değeri haline bürünür.
Şair bunu tılsımlı
kelimelerle yapıyor sanırsınız hâlbuki o kelimeler yüce tanrının esmasının
tecellisinden başka bir şey değildir.
Önce söz vardı,
kelama can veren ise kutsal çilelerdi bu böyle bilinsin erenler!
Yazı konusun da
yazara düşen böyle iken okur acaba nerede
Şairin durduğu yerle
okur arasında bir ilgi olmalı. Şiir insan da değişik çağrışımlar oluşturur. Peki,
şair de oluşan ruh zenginliği ile okur da meydana gelen algılama aynı olabilir
mi Bunun böyle olup olmadığını anlamak için çok uzun yılların tecrübesi şart.
Yazılan konular
bitmez. Şair içinde bulunduğu dünyanın kendi verilerini alır ve onlarla şiirini
kurar, metinlerini yazar bunun neler getireceğini görmek için bekler.
Çoğu insan aynı
yapının farklı yerlerinde yer alırken kendi varlıklarını hiç hesaba
katmadıklarından olup bitenleri anlamaz ve işin içinden çıkamaz. İnsan olarak
yazarlarla aynı bağlamda yer almak şart ama bunun nedenlerini bilmemiz de
gerekiyor.
Yola çıkmak için bir
yerden başlamak gerek bunun ilk basamağının geniş bir duyarlılık olduğunu
düşünüyorum.