Hakikat gözle görülemez

Abone Ol

Kadın, bahçede komşularıyla oturmaktadır. Bahçede çeşit çeşit ağaçlar vardır. Ağaçların en dikkat çekeni ise elma ağacıdır. Elmalar olgunlaşmış, ağaç dalları sarkmaktadır. Annesi ve mahallenin hanımları sohbet ederken çocuklar da bir kenarda oyun oynamaktadır. Bu sırada evin küçük oğlu bir hışımla ağaca tırmanır, üç tane elma koparır ve aşağı iner.

Anne, “Oğlum elmalardan birini bana verir misin?” der.

“Tabii anneciğim” diyen oğlan, üç elmayı da bir anda ısırır.

Herkes oğlanın bu tavrı karşısında şaşırmış ve tabii ki hanımların arasından “aaaa”, “cık cık cık” sesleri yükselmiş, içlerinden biri, “Görüyor musun edepsizi, annesine bir elmayı bile çok gördü” demiştir. Çocuk bir anda hayırsız evlat ilan edilmiştir. Hanımlar arasındaki bu uğultu yükselirken üç elmayı da ısıran oğul, elindeki elmalardan birini annesine uzatarak, “Buyur anneciğim, bu en tatlısı” demiştir.

Hiçbirimiz hikâyenin sonunda çocuğun en tatlı elmayı annesine uzatmasını beklemiyordu değil mi? Bizim için olay çocuğun elmayı ısırdığı an bitmiş, hüküm verilmişti: terbiyesiz, hayırsız evlat!

Çocuğun üç elmayı ısırması gerçekti. Görünene göre hükmettiğimizde çocuk, annesinden bir elmayı bile esirgemekte zannedebiliriz. Bu nedenle olaylara hüsnüzan ile bakmamız emredilmiştir. Bu, bizim olayın harareti ile yanlış hüküm vermemizi engeller.

Maalesef ki suizan ile hükmetme hastalığına yakalandığımızdan çoğu zaman acele ile yanlış hükümler vermekteyiz. Çağımızın hız hastalığı ise bu durumu körüklüyor. Çabucak sonuca ulaşmak, karar vermek ve suçluyu idam edip mutlu sona ulaşmamız gerekmekte…

Çocuğun üç elmayı ısırması gerçekti ancak hakikat bambaşka idi. Durup bekleyince işin iç yüzü anlaşılmıştı.

Gözle görünen gerçekti ama hakikat değildi. Hakikat, gözle görülemez. İnsanın dünyadaki arayışı da hakikati bulmaktır. Hakikat ise ancak kalbimizle bulabileceğimiz bir şeydir.

Hakikati gözle görebilseydik eğer insan yazmak ihtiyacı duymazdı. Yazmak, görülmeyeni, görülemeyeni yazarın gösterme ihtiyacıdır bir bakıma… Her yazılan hakikat değildir elbette. Ancak hakikati aramanın bir yoludur…

Gözümüzle görürüz, kulaklarımızla duyarız. Beynimizle düşünürüz. Ancak ne gözümüzle ne kulaklarımızla ne de beynimizle olayların iç yüzünü idrak edebiliriz.  

“Duyduğuna inanma, gördüğünün yarısına inan” demişler çünkü duyduğun şey sana gelene kadar değişmiş, çarpıtılmış ya da eksik anlatılmış olabilir. Gördüğünün yarısına inan çünkü gördüğün gerçek dahi olsa hakikat olmayabilir.

İnsan ancak kalbiyle idrak edebilir ve kalbiyle olayların iç yüzünü kavrayabilir.

Rabbimiz Araf Sûresi 179. ayet-i kerimede, “Kalbleri var ama onunla bir şey anlamıyorlar” buyurmaktadır. Başka bir ayet-i kerimede ise, “Akletmek için onlarda kalb yok mu?” (Hac, 46) buyururken, Kaf 37. ayet-i kerimesinde ise, “Kalbi olanlar için bunda öğüt vardır” buyurmuştur.

Günümüzde her şeyin çok hızlı cereyan ediyor olması hakikate ulaşma noktasında büyük bir engel. Öyle ki kalbimize danışacak imkân tanınmıyor. Her şey ama her şey görme duyusu üzerine inşa edilmiş durumda. Tüm haberlere, hadiselere bir ekran aracılığı ile ulaşabiliyoruz. Başka bir ekranda yazıyor ve hızlı habere ulaşıyoruz. Evet, gerçekleri görüyoruz ama bu gerçekler, hakikatin ne kadarı? Bunu idrak edecek imkân ve zaman tanınmıyor.

Hakikati ise bir avuç kalbi olan insan arıyor…