Hakikat büyüktür

Abone Ol

İktidara yakın bir gazete, hem de tabir-i caizse biraz radikal olarak bilinen bir tanesi, “AB ile yeni dönem sinyali” manşeti atmış. Üst başlığına “NATO ve AB ile ilişkiler gelişerek sürecek” yazarak… Her fırsatta eleştirdiği, hatta “küfrettiği”, okuyucu kitlesini yer yer hakaretamiz kelimelerle “coşkuya getirdiği” bilinen bu gazete, neden bir anda NATO ve AB’ci bir manşet atıyor acaba?

Bunun izlerini güç ve iktidarda aramak gerek. Bunlardan uzak iken, dünyanın en idealist kimseleri gibi gözken, her biri bir “dava mücahidi” pozları kesen kitleler, güce, paraya, imkana, iktidara sahip veya yakın olunca neden bu kadar tutarsızlaşıyor, neden böylesi bir “kendi kendini inkara” sapabiliyor? Belki de öteden beri bir “benlikleri”, “bir “duruşları”, “davaları” yoktu da, salt gücün, paranın, iktidarın peşinde koşmaktaydı bu kitleler. Allah bilir.

Her satırında AB’ye, NATO’ya, ABD’ye eleştiriler, yeri geldiğinde hakaretler savurmaktan, bunlarla olan ilişkilerin düzeleceği müjdesine” (!) uzanan çizgi, nasıl bir çizgidir? Bu ilkesizlik, tutarsızlık, omurgasızlık, aynı zamanda da bir “fikrin namusu”ndan yoksun olmak değil midir? Bir iç muhasebe hiç mi yaşanmaz, “dün bunu dedik, bugün şunu diyoruz, hiç olur mu?” diye? Yaşanmıyor demek ki.

Birtakım maddi çıkarlar uğruna gücün sorgusuz sualsiz “itaatine” girmek, bir bakıma o “iyi görünülmeye çalışılan muktedirlere” de kötülük etmek değil midir? Güç, iktidar, benliği itibariyle zehirleyici, yoldan çıkarıcı bir nitelikteyken, bunun sahibi olanlara tabir-i caizse “kul köle olmak”, bu zehirlenmeyi hızlandırmaz mı? Yanlışına “yanlış” bile diyememek, hata yapması durumunda veya ihtimalinde en ufak bir uyarıcı söz bile söyleyememek, her durumu “güçlü haklıdır” diye yorumlamak, en başta Müslümanlıkla nasıl bağdaşacaktır? Bu sorular hiç sorulmamakta mıdır kendi kendilerine?

Dün en ağır sözlerle eleştirilen, Ortadoğu ve İslam coğrafyasının başındaki en büyük tasallut olan odakları, hangi saikle bir “umut” olarak görebilmektedir “güçten yana olanlar”? Hangi gerekçeler, “yeni dönem” türünden kerameti kendinden menkul tanımlamaları ciddiye almayı gerektirebilir? 

Mesela, iktidar sahipleri Avrupa’ya “AB, bizi 54 senedir bekletiyor” serzenişinde bulunurken haklı bulan “güce yakın medya”; birkaç gün sonra “AB ile yeni dönem” diye müjde(!) verebiliyor. Sözün hiç mi kıymeti kalmadı artık? Bir gün yazılanla, diğer gün yazılan 180 derece birbirine ters olabiliyor. Bu tutarsızlık, omurgasızlık, “güce yakın olalım” tavrı sürdükçe de sürecektir. Sözün kıymetinin olmaması kadar ağır bir dert mi olur oysa!

Mesele her şartta ve durumda hakkı, hakikati savunmak değil midir aslen? Kimse sorsak “evet” der. Peki uygulamada bu neden böyle olmamakta? Hayatı, yaşananları bir imtihan olarak niteleyip de bu imtihanda “çakmaya” uğraşmak niye? Neden hakikatin peşinden değil de gücün peşinden gidilmektedir? Ve böyle yaparak, aslında “güç sahibi”ne de zarar verilmekte değil midir? Neden? Sorsanız “konjonktür” derler muhakkak. Konjonktür, reel politik vs vs… Bunlara boyun eğilecekse, o zaman “istikamet”ten kastedilen ne olmaktadır?

Netice itibariyle her şartta ve durumda hakikat, konjonktürden büyüktür ve sözün kıymetini kaybetmektense bazen sessiz kalmak bile daha evladır.