Yağmur yağıyordu. Çöl sıcağından bunalmış topraklara damla damla rahmet iniyordu. Vahyî bir tebessümden uzak kalmış gönüllere, su serpiliyordu...
Vakur adımlarla Hira ya yürüyordu Sevgili. Ve bir bulut üzerinde takip ediyordu O nu. Her şey susmuş bir şey bekliyordu sanki. Hira sonuna kadar açmış kollarını, O nu bekliyordu. Bu sefer bir başka sarılacak, bir başka kucaklayacaktı kolları, biliyordu. Sevgili; asırlar boyunca, farklı eller tarafından ama aynı kalem ve mürekkeple yazılacak olan bir destanın başlığını koymaya gidiyordu.
Hira ve Sevgili, yaslanmışlar yürek yüreğe, az sonra başlayacak yağmuru bekliyordu. Oku! dedi elçi, Yaratan Rabbinin adıyla oku! (96/2) Bu gür sedayla bahar esintileri başladı çöl kurağında ve Rasul, Hatice sinin şefkat yorganına; bulut ise toprağa bıraktı kendini. Artık, Mekke de yağmur yağıyordu.
Zaman geçtikçe rahmet damla damla artıyor ve bahar, ılıklığıyla insanların kırağı tutmuş gönül evlerini eritiyordu. Titremesi geçmişti Rasul ün ve titretmeye başlamıştı put yüreklileri. Davası büyüktü, sevdası sonsuzdu. Güneşi bir elime, ayı da diğer elime verseniz, yine de davamdan vazgeçmem dediğinde anladılar bu sevdanın karşısında duramayacaklarını. Ama nasıl müsaade edebilirlerdi ki böyle bir şeye Onlar, Mekke nin efendileriydi!
Yalanlama, alay etme, ambargo, tehdit, işkence ve boykotlarla vazgeçirmeye çalıştılar. Dini bu şekilde yayamayacağını anlamıştı Rasul ve dostları. Ama asla vazgeçmediler. Sistem müsaade etmiyor demediler. Allah ın arzı genişti ve Hak dini yüceltmek için, öz vatanlarından, yuvalarından, geçmişlerinden, ailelerinden, kurulu düzenlerinden vazgeçip hicret ettiler. Çünkü Allah ın indinde tek din İslam dır (3/19) demişti mukaddes kitap ve bunu yer gök duymalıydı.
Artık bahar esintileri Medine topraklarını selamlamaya, çöl yağmurları Medine semalarından damlamaya başlamıştı. Çünkü Kutlu Nebi nereye gitse, bir bulut O nu takip ediyordu. Ve İslam devletini kurdu Allah Rasulü. Kurdu, çünkü devlet olmadan İslam tam anlamıyla yaşanamazdı. Güçlenmeliydi mücahitler. Güçlenmeli ve dünyanın kalbine, Mekke ye geri dönmeliydi. Hem de öyle bir dönüşle dönmeliydiler ki, asırlar boyu bu destan okunsun.
Ve gün geldi. Aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Zaman ilerledikçe, ilerledi Rasul, ilerledi müminler. Yerlerinde saymadılar ve hep hazırladılar kendilerini, büyük yürüyüşe. Büyük fetih için sekiz yıl boyunca çalıştılar. Dava Hak tı ve hak olan davanın yardımcısı Allah tı. Bunu bilerek attılar adımlarını. Mekke tütüyordu gözlerinde, Kâbe sızlatıyordu yüreklerini. Hasret, artık dayanılmaz bir hâl almış ve sevdaları sığmaz olmuştu gönüllerine. Ve yürümeye başladılar Mekke ye. On bin sevdalı yürek, on bin yanan meşale olmuş, katmışlar önlerine Alemlerin Sevgilisi ni, yürüyorlardı. Rasul yürüyor, Bedir yürüyordu. Rasul yürüyor, Uhud yürüyordu. Melekler dua ediyor, yer gök selam duruyordu bu kutlu ordunun karşısında.
Emir vermişti Sevgili, on bin ateş yakmıştı mücahitler. O emir verince susardı bütün sözler ve eyleme dönüşürdü itaat. Yanan meşaleler müminlerin kalbindeki coşkuyu, müşriklerin ise korkusunu artıyordu. Bir güneş doğuyor ve eritiyordu taştan adamları. Her şeyin sonuna geldiklerini anladı zalimler. Bütün çabalar boşaydı. Artık inananlar geliyordu hakkı hakim kılmaya. Batılı devirmeye, putları yerle bir etmeye geliyorlardı. Önlerinde durulmaz bu muazzam orduyu görünce şeytanî fikirliler, usulca çekildiler kenara ve saklandılar korkularından kuytulara.
Ve İslam girdi Mekke ye. Müminler girdi Kâbe ye. Rasul girdi Allah ın evine. Ama o nasıl bir girişti, o nasıl bir tevazuydu öyle! Devesi Kasva nın üzerine öyle bir eğilmişti ki Rasul, sakalları değecekti nerdeyse. Mekke halkının aklı duracaktı o görüntüyle; devesinin üzerinde secde eden heybetli bir lider, hem de ardında istese canını verecek binlerce sevdalı yürekle! Yıllar önce kalbi kırgın olarak çıktığı vatanına şimdi muhteşem bir orduyla giriyordu ama zerre miktarı kibir yoktu gelişinde. Şükür ile, hamd ile, tevbe ile geliyordu. Hem mahcup Rabbine karşı, hem sevinç dolu kalbi. Bu ahlâk ancak gerçek bir peygamberde olabilir düşüncesi insanların kalbini İslam a aralıyordu. Rasul girmişti Mekke ye evet, ama daha öncesinde Mekke halkının kalbine giriyordu secdesiyle. Müminler fetheylecekti Kabe yi ama iman ve heyecanlarıyla, birbirlerine kenetlenmiş bir binanın tuğlaları gibi saf saf, kol kola yürüyüşleriyle bile Kabe nin örtüsüne İslam ın adını yazıyorlardı zaten.
Mekke artık İslam ın olmuştu. Karanlıklar dağılmış rahmet yüklü bulutlar dolaşmaya başlamıştı Kâbe nin üzerinde. Hakkın bereketli sağanak yağmurları altında kalmıştı inanan/inanmayan herkes. Rahman ın müjdesi gerçekleşmiş ve insanlar bölük bölük, fevc fevc Allah ın dinine girmeye başlamıştı. Tevazusuyla gönülleri fetheden Sevgili, affetmekte de üstündü ve bağışladı kâfirleri. Yıllar öncesini gözünün önüne getirmedi. İşkenceler içinde inleyen ashabının acısını gün yüzüne çıkarmadı. Kabuklaşan gönül yaralarını deşmek yerine, Rahmanî bir sevgi ve şefkatle sardı herkesi. Sevgili kucaklaşıyordu yeni müminlerle. Ashap selamlaşıyordu yeni kardeşleriyle. Mekke Mekke olalı hiç böylesine huzur dolmamıştı.
Her şey tamam olmuş; taştan, topraktan putlara gelmişti sıra. Rasul emir verdi, bir bir yıkılmaya başladı sahte ilahlar. La ilahe illallah deyince bir put parçalanıyordu. Muhammedün Rasulullah deyince bir tağut yıkıyordu. Hak geldi batıl zail oldu deyince yerle bir oluyordu bütün sahte ilahlar, Latlar, Uzzalar, Menatlar... Allah birdir diyen bir kalpte hiç bir puta yer olur muydu Başka ilah yoktur diyen bir dilde bir başka tağut olur muydu hiç Olmazdı, olmamalıydı! Ve Sevgili bunu bilerek vuruyordu batılın gözüne. Hem de haykırıyordu bütün gücüyle: Hak geldi batıl yok oldu! Şüphesiz batıl yok olmaya mahkûmdur! (17/81)