Bazı insanlar vardır; isimleri yalnızca tarihte kalmaz, ruhları çağları aşar. Onların hayatı bir hatıra değil, bir istikamet olur. İşte Hacer validemiz de böyledir. O, yalnızca susuz bir vadide bırakılmış bir anne değildir; o, tevekkülün ete kemiğe bürünmüş hâlidir. O, çölün ortasında Allah’a güvenmenin ne demek olduğunu insanlığa öğreten büyük bir imandır.
Mekke vadisi o gün ne bir şehir, ne bir yurt, ne de bir hayat emaresi taşıyordu. Ufukta ne bir gölge vardı ne de bir insan sesi. Fakat Hacer validemizin kalbinde Allah vardı. İşte bu yüzden o vadi, tarihin en büyük teslimiyet sahnelerinden birine dönüştü. Çünkü insanı ayakta tutan şey bazen su değildir; bazen onu yaşatan yalnızca yakîndir.
Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. İbrahim’in duası bu büyük sırrı haber verir:
﴿رَبَّنَا إِنِّي أَسْكَنتُ مِن ذُرِّيَّتِي بِوَادٍ غَيْرِ ذِي زَرْعٍ عِندَ بَيْتِكَ الْمُحَرَّمِ رَبَّنَا لِيُقِيمُوا الصَّلَاةَ﴾
“Rabbimiz! Ben zürriyetimden bir kısmını, Senin Beyt-i Haram’ının yanında, ekinsiz bir vadiye yerleştirdim ki namazı dosdoğru kılsınlar…”
Kur’an-ı Kerim
Bu ayet bize gösteriyor ki mesele yalnızca bir aileyi yerleştirmek değildi; mesele, yeryüzünde tevhidin merkezi olacak bir imanın temelini atmaktı.
“Öyleyse Allah bizi zayi etmez”
Hacer validemizin bize öğrettiği ilk hakikat budur: Allah’a dayanan insan, sebepler tükense bile yıkılmaz.
Hz. İbrahim onu o ıssız vadide bırakıp geri dönerken, Hacer validemiz arkasından seslendi. Nihayet sorduğu soru bütün teslimiyetin özü oldu: “Bunu sana Allah mı emretti?”
Hz. İbrahim “Evet” deyince şu cümleyi söyledi:“Öyleyse Allah bizi zayi etmez.”
Bu söz, korkunun ortasında doğmuş bir yakîn cümlesidir. Çünkü iman, her şey yolundayken Allah’a güvenmek değildir; hiçbir şey görünmezken de O’na dayanabilmektir.
Nitekim bu rivayet Sahih-i Buhari içerisinde zikredilir ve İslam ümmetine asırlar boyunca tevekkül dersi verir.
Bugün insanların çoğu, sahip oldukları imkânlar kadar huzurludur. Parası azalınca sarsılır, desteği çekilince çöker, planları bozulunca karanlığa düşer. Oysa Hacer validemiz bize şunu öğretiyor: Kalbinde Allah varsa, çöl bile emniyet olur.
Çünkü gerçek güvenlik, kalabalıklar değil; Allah’ın himayesidir.
Tevekkül ile sa’y arasındaki denge
Hacer validemiz sadece tevekkülü öğretmedi; tevekkülün tembellik olmadığını da öğretti.
O, oğlunun yanında oturup mucize beklemedi. Safâ ile Merve arasında koştu. Bir tepeye çıktı, indi, tekrar koştu, tekrar baktı. Yedi kez… Yorulana kadar değil, elinden geleni bitirene kadar.
İşte bu yüzden onun sa’yi kıyamete kadar ibadet oldu.
Resûlullah ﷺ buyurur: “İnsanların Safâ ile Merve arasında sa’y etmeleri bunun içindir.”. Sahih-i Buhari
Bu sahne bize büyük bir makasıd dersidir: Allah kulundan sonucu değil, sadık gayreti ister. Çünkü İslam, insanı pasif bir bekleyişe çağırmaz. Kur’ân şöyle buyurur:
﴿فَامْشُوا فِي مَنَاكِبِهَا وَكُلُوا مِن رِّزْقِهِ﴾
“Yeryüzünün omuzlarında yürüyün ve Allah’ın rızkından yiyin.”
Kur’an-ı Kerim
Hacer validemiz bu ayetin ruhunu asırlar öncesinden yaşamıştır. O bize şunu öğretti: Kul yürür, Allah açar. Kul koşar, Allah yetiştirir. Kul elinden geleni yapar, kapıları açan ise yalnızca Allah’tır.
Zemzem’in sırrı
Hacer validemizin kıssasında en derin hikmetlerden biri de şudur: İnsan bazen bir yerde çabalar, fakat fetih başka bir yerden gelir.
O, Safâ ile Merve arasında su arıyordu. Fakat Zemzem, Hz. İsmail’in ayağının altından çıktı.
Bu ne büyük bir ilahî terbiyedir…
Allah dileseydi suyu tepelerin üzerine çıkarabilirdi. Fakat kul sebeplere değil, Allah’a bağlansın diye rahmeti hiç beklenmeyen yerden gönderdi.
Hayatta da böyledir. İnsan bazen bir kapının peşinden yıllarca gider, fakat Allah ona bambaşka bir kapı açar. Çünkü Rabbimiz bize sonucu değil, kulluğu öğretmektedir.
İşte bu yüzden mümin çalışır ama sebeplere tapmaz. Plan yapar ama kaderin Rabbi’nin Allah olduğunu unutmaz.
Geciken rahmet
Hacer validemiz bize bir başka büyük hakikati daha öğretti: Allah’ın yardımı gecikebilir, ama asla kaybolmaz.
Zemzem ilk koşuda çıkmadı. İkinci koşuda da çıkmadı. Belki Hacer validemizin kalbi her defasında biraz daha yoruldu. Ama o durmadı.
Ve nihayet rahmet geldi. Kur’ân şöyle buyurur:
﴿فَإِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا إِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًا﴾
“Şüphesiz zorlukla beraber bir kolaylık vardır. Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır.” Kur’an-ı Kerim
Bazı insanlar tam kapı açılacakken vazgeçerler. Çünkü sabrın son metresi en ağır olanıdır. Hacer validemiz ise bize, son ana kadar yürümeyi öğretti.
Ve belki de bu yüzden onun ayak izleri ibadet oldu.
Kadının değeri ve ilahî takdir
Hacer validemizin kıssası aynı zamanda İslam’ın kadına verdiği değerin sessiz fakat sarsıcı bir ilanıdır.
Allah dileseydi sa’yi bir peygamberin yürüyüşüyle başlatabilirdi. Fakat bir annenin koşusunu kıyamete kadar ümmete ibadet yaptı.
Bu, kadın ruhunun küçümsenemeyeceğini gösteren büyük bir ilahî işarettir.
Hacer validemizin ne ordusu vardı ne serveti ne de makamı… Fakat samimiyeti vardı. Allah da onun samimiyetini ölümsüzleştirdi.
İşte bu, kıssanın en büyük makasıdlarından biridir:
Allah katında değer, gösterişle değil; sadakatle ölçülür.
Nice insanlar dünyada büyük görünür ama gökte bilinmez. Nice mahzun gönüller vardır ki Allah onların adını meleklerine anar.
Hacer validemiz bize öğretti ki; Allah için atılan samimi bir adım, bazen asırları aşan bir berekete dönüşür.
Ve belki de bu yüzden bugün milyonlarca mümin Safâ ile Merve arasında yürürken yalnızca bir ibadeti yerine getirmiyor; aynı zamanda tevekkülün, sabrın, annenin duasının ve Allah’a teslim olmuş bir kalbin hatırasını taşıyor.