Sonra ALLAH Teâlâ, Hz. İbrahim (A.S.)a, yaya olarak veya
bineklerle gelip Kâbe’yi tavaf etmeleri, kurbanlarını keserek tevhidi yeniden
tesis etmeleri, günahlarından arınıp takvaya ulaşmaları için insanları hacca
davet etmesini emretmişti. Bu ilahi
emirler doğrultusunda Hz.İbrahim (A.S.) hacda yapılacak fiil ve davranışları
ortaya koyarak Kâbe’nin her yıl ziyaret edilmesini sağlamış ve oğlu Hz.İsmail
(A.S.)ı orada bırakıp Filistin’e dönmüştü. O tarihten itibaren gelen
peygamberler ve ümmetleri de hac uygulamasını sürdürmüşlerdi.
Son peygamber Hz. Muhammed (S.A.V.) Efendimizin peygamber
olarak gönderildiği döneme kadar hac ibadeti devam etmiş, Araplar arasında
yaygın olmuş, ancak daha sonraları Kâbe yönetimini ele geçiren Huzaa kabilesine
mensup bazı Yemenli bedevîlerin, beş asırlık hakimiyetleri döneminde
putperestlik ortaya çıkmaya başladı. Böylece Hz.İbrahim (A.S.)ın tebliğ ettiği
şekilde yapılmakta olan hac ibadetine şirk, bir takım putperest gelenekler
karışmaya başladı. Nitekim İslâm’ın doğuşu sırasında Kâbe’yi tavaf, umre,
Arafat ve Müzdelife’de vakfe, kurban kesme gibi hususlar devam ettirilmekte,
hac putperest gelenekleriyle birlikte sürmekteydi. Şu âyet-i kerimede
müşriklerin bu durumlarına işaret edilmektedir:
“Onların Beyt-i şerif, Kâbe huzurundaki duaları da ıslık
çalmaktan, el çırpmaktan başka bir şey değildir…”
Rivayet edildiğine göre, müşriklerin bazı erkek ve kadınları
Beytullah’ı çıplak olarak tavâf ediyorlardı. Tavâf esnasında parmaklarını
birbirine kenetleyip ağızlarına götürerek ıslık çalıyorlar, bir taraftan da
ellerini çırpıyorlardı. Bu da iddialarına göre onların duası idi.
İşte İslâm, Mekke-i Mükerreme’nin fethinden sonra, Hz.Âdem
(A.S.)dan beri varolan, Hz.İbrahim (A.S.) tarafından tebliğ edilip
müesse-seleşen hac ibadetinde bulunmayan şirk unsurları, zaman içinde uğradığı
tahrifatı, Kâbe’nin içinde ve etrafında bulunan putlarla birlikte temizle-miş,
onu aslî esaslarına kavuşturmuş ve artık değişmez kurallar halinde yeniden
organize etmiş, hac ibadetini tevhit inancına uygun hale getirmiş, gerek hac
ile ilgili inen âyet-i kerimeler, gerekse Veda Haccı’nda Hz. Peygamber (S.A.V.)
Efendimizin uygulamaları hacca son şeklini vermiştir.
Haccın farz olması: Kitap yani Kur’ân-ı Kerim, Sünnet ve
İcma-ı Ümmet ile sabittir. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:
“Ona bir yol bulabilenlerin, gücü yetenlerin Beyti hac ve
ziyaret etmesi ALLAH Teâlâ’nın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim inkâr ederse
bilmelidir ki, ALLAH Teâlâ bütün âlemlerden müstağnîdir, kimsenin ibadetine
ihtiyacı yoktur.”
“Bütün insanlara haccı ilan et ki! Gerek yaya olarak,
gerekse nice uzak yoldan gelen yorgun-argın develer üzerinde sana gelsinler.”
Bu ilan ve çağrı emrini veren ALLAH Teâlâ’dır. O halde bu
ilan ve çağrıyı iyi anlamak gerekir. İlan ve çağırmakla emrolunan ilk önce Hz.
İbrahim (A.S.)dır. Çağrılacak davetliler bütün insanlar, davete icabet edenler
ise teslim olanlardır. Hz.İbrahim (A.S.’)a Kâbe’yi inşa ettirip namaz
kılacaklar için her türlü şirk unsurundan temizlettikten sonra, ALLAH Teâlâ
O’na, insanları hacca davet etmesini emretmiştir. Veda Haccı’nda ise son
Peygamber Hz.Muhammed (S.A.V.) efendimiz bu İbrahimî çağrıyı yenilemiş ve
ebedîleştirmiştir.
Bu çağrı, ALLAH Teâlâ’yı mübarek yer ve zamanlarda anmaya,
tevhide ve takvaya bir çağrıdır. Halkımız arasında çok yaygın olan “Hacca
çağrılma” deyimi, buradan gelmektedir.
Şayet bir Müslüman hacca gidebilecek güç ve imkânı
bulabiliyorsa, o bu çağrının doğrudan muhatabıdır ve fazla gecikmeden bu daveti
kabul etmelidir.