Reklamı Kapat

Allah dostu ERBAKAN

Allah dostu ERBAKAN

Allah dostu Erbakan

Ekrem Şama’yı hepiniz tanıyorsunuz; Milli Gazete yazarı, TV programcısı ve araştırmacı.

Şama, son olarak 624 sayfalık dev bir kalıcı esere imza attı. Kitabın adı; Allah Dostu Erbakan.

Gonca Yayınevi’nden çıkan kitapta Milli Görüş lideri, önceki Başbakan Prof. Dr. Necmettin Erbakan’a ait birbirinden ilginç ve çarpıcı anekdotlar yer alıyor.

Yıllar süren bir çalışmayı gerçekleştiren Ekrem Şama, şehir şehir dolaşarak onlarca şahsiyetle görüştü, birebir ‘Erbakan Hoca’ anılarını derledi.

İşte o kitaptan birkaç çarpıcı anekdot;

ERBAKAN HOCANIN BABASI

“Sinop’ta 1926 yılında doğan Necmettin, babasının mesleği icabı, ailece, önce Kayseri’ye, kısa süre sonra da Trabzon’a taşınmışlardır.  İlkokulu Trabzon’da okumuş, mezun olduktan sonra da 1937 yılında İstanbul’a gelmişlerdi. Çünkü Mehmet Sabri Bey hakimlikten emekli olmuştu.

Mehmet Altınöz anlatıyor:

“Erbakan Hocamız bize kendisi anlattığına göre, Babası Mehmet Sabri Bey, Trabzon’da ağır ceza reisi iken bir gün akşama doğru evine bir adam bir koç getiriyor ve bu koçun filanca kişi tarafından hakim beye gönderildiğini söylüyor. Evdeki yardımcılar koçu bahçeye alıyorlar. Rahmetli Erbakan Hocamız ve kardeşleri, oturdukları Pertev Paşa konağının bahçe avlusunda, koçun üzerine binerek oynamaya başliyorlar. Akşam eve babaları Mehmet Sabri Bey geliyor. Bu koçun nereden çıktığını yardımcılarına sorunca, gönderen kişinin ismini söylüyorlar:

-Neden kabul ettiniz, derhal geri gönderin!

Demiş ve koç geri gönderilmiş. Daha sonra anlaşılıyor ki, koçu gönderen kişinin adliyede bir davası varmış, bu sebeple göndermiş.

Yine kendisi anlatmıştı, Babası Mehmet Sabri Bey, kendisini ve kardeşlerini Trabzon’da hafta sonları oyun için çocuk parkına götürdüğünde, parkın en kuytu köşesinde tek başına otururmuş. Ağır ceza reisi olmasından dolayı, insanlarla birlikte yan yana görüşme yapıyor, gibi bir algıya sebep vermek istemezmiş…

Mehmet Sabri Bey emekli olup İstanbul’a geldikten sonra, Trabzon’da kendisi ile birlikte görev yapan cumhuriyet savcısı, her bayram elini öpmeye gelirmiş. Ziyaret müddetince oturmaz, saygıdan ayakta beklermiş. Kendisine oturması konusunda israr edilmesine rağmen oturmazmış. Çünkü birlikte çalışırken, davalardaki adil yaklaşımı savcı beyi çok etkilemiş ve hayatı boyunca ona karşı bu saygılı davranışını devam ettirmiş…”

HADİS EZBERLEMESİ

Fehim Adak anlatıyor:

“Erbakan Hoca’yı 1950 yılında Teknik Üniversite’de tanıdım. Kendisi asistan idi. Biz Zeyrek’teki Ümmü Gülsüm Camii’ne devam ederdik. Erbakan Hocamız da oradaydı.

Necmettin Erbakan’ın zekası, bilgisi ve pratikliği ile temayüz ettiğine orada şahit oldum.

Birgün Abdülaziz Efendi, Allah hepsinden razı olsun, hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya, yarın ölecekmiş gibi ahrete çalışmak, şeklindeki Hadisi Şerif için Necmettin Bey’in de fikrini sormuş. O da bu Hadisi Şerifi şöyle yorumladı:

-Efendim, yarın ölecek olan bir kimse, yahut yarın yolculuğa çıkacak olan bir kimse, zamanı varsa, yarın ölmeyi bırakır da dünya işleri için mi koşar? Öyle değil, yarın gideceğine göre, bavulunu hazırlamaya başlar. Dolayısı ile asıl olan ahrettir, bu Hadisi Şerif’te vurgulanan, asıl olan ahrettir, hükmüdür. O böyle yorumlamıştı. Hakikaten Hoca’nın zekâsı çok büyüktü”

Mürşidi kendisine İslami eğitimde tez sayılabilecek çeşitli konular vermekte ve onu hayata hazırlamaktadır. Bu tezlerden bir tanesi de Besmele ile ilgili olandır.

Erbakan Gümüşhanevi Dergahı’na devam ederken, aynı zamanda Fatih Camii’ne de giderek çeşitli dersler almaktadır. Bu dersler arasında Ramuz - El Ehadis ve Arapça da bulunmaktadır. Fatih Camii’nde ders aldığı hocalarından biri de Hüsrev Efendi’dir.

ŞEYHİNE VERDİĞİ ÖNEM

Nevzat Kor anlatıyor:

“Ben 1956 yılında Kasımpaşa’da, yedek subay olarak askerlik yaparken sık sık Zeyrek Camii’ne gidiyordum. Pazar günü Hadisi Şerif dersleri oluyordu. Erbakan Hocamız da o Hadisi Şerif derslerine devam ederdi. Cuma günleri de Mehmet Zahit Kotku Hocamızın hutbelerini dinlerdik. Erbakan Hoca da o Cuma hutbelerini dinlerdi. Zaten bizim iki görüşme günümüz vardı. Birisi Cuma namazları, birisi de Pazar günü ikindi namazından sonra Hadisi Şerif dersleri. Cevat Akşit Hoca bana yıllar sonra dedi ki:

-Erbakan Hoca bu siyasi konuşmalarını yaparken, çok dikkat ederseniz birçok cümleleri bu Ramuz el Ehadis’teki cümleler ile aynıdır.

Gerçekten de, yani ana fikir o. Şimdi orada dinlediği Hadisi Şerifleri veya Hoca Efendi’nin söylediklerini birebir sonra tatbik etti. Hutbede söylediklerini Gümüş Motor fabrikasının kuruluşunda tatbik etti. Diğerlerini ise siyasi hayatta, siyasi mücadele sırasında, seçim konuşmalarında, halkla sohbetlerinde veya diğer konuşmalarında  hep o Hadisi Şeriflerden cümleleri tekrar ediyordu. Yani o Hadisi Şerifleri hayata geçirme gayretindeydi.

Mehmet Zahit Kotku Hocamız hutbeye çıktığı zaman hiç elinde kâğıtla çıktığını görmedim, çok heyecanlanır ve yüzünden de bu heyecanı belli olur, konuşmalarında da o heyecanıyla der ki:

-Çok utanıyorum, üzülüyorum! Biz niye batılılardan teknikte, fende, ilimde geri kalmışız? Bize yakışır mı Müslüman olarak?

Ve Hoca Efendi’nin o sözleri, hem bize, hem Erbakan Hocamıza bir rehber oldu. Erbakan Hocamız Almanya’dan döndükten sonra sık sık konuşur, çok güzel konuşurdu. Zekâsı çok yerinde, yani camideki bütün diğer abilerimiz arasında o tabi hepsinden daha kabiliyetli bir yapıya sahipti.”

En olmadık zamanlarda bile sabır ve tahammüllü davranırdı.

Kendisine kaba davranışlarda bulunan bulanan generaller hakkında etrafındakilerin bazıları:

-Hocam bu generaller size hakaret ediyorlar, kötü muamele yapıyorlar, siz bunlara hiç kızmıyorsunuz, bu nasıl bir iş?

Cevabı çok enteresan olurdu:

-Bunları biz yetiştirmedik ki nasıl kızalım!

Gerek etrafındakilere, gerek yabancı devlet adamlarına son derece kibar, nazik edepli ve hoşgörülü davranırdı. Etrafındakilere sık sık:

-Bizim partimiz tekke adabıyla yürür. Mehmet Zahit Kotku Hazretlerinin odasının duvarında ömür boyu asla indirmediği bir hat levha vardı: “Edep Yahu”

Onun sabrını ve tahammülünü anlayamayan bazı kişiler, kendisine ağır şekilde saldırıda bulunmuşlardı. Mesela 28 Şubat sürecinde gösterdiği sabrı milletvekillerinden Ramazan Yenidede ağır ve incitici bir kelime ile tavsif etmek cüretini göstermişti. Hocamız ona bile sabretmişti.

Sabır ve tahammülü konusunda Yasin Hattipoğlu’nun anlattığı örneklere bakıyoruz:

“1974 yılında CHP ile yaptığımız koalisyondan sonra bizde bir kıpırdanma başladı. Ahmet Tevfik Paksu, Reşat Saruhan, Rasim Hancıoğlu gibi isimler sudan bahanelerle yan çizmeye başladılar. Hoca istişareye önem vermiyor, komünistleri affetmeye çalışıyor, sol ile koalisyon kurdu gibi bahaneler. Komünistlere koltuk değneği oldular gibi bahaneler. Onları asıl kışkırtan ve kullanan, bu bahanelerle MSP’yi çökertmeye çalışan Adalet Partisi Genel Başkanı Süleyman Demirel’dir. Bizlere yeşil komünist diyordu. Bunların içi kızıl dışı yeşil komünist, diyordu.

Erbakan Hocamız bu arkadaşlarımızdan çok çekti. Ama hep sabır gösterdi. Düşünün güzel kardeşim, parti bölünüyor, parçalanıyor, kendisinin ayağını kaydırmak istiyorlar, onlara karşı bile sabır gösteriyor…

Biz genç arkadaşlar olarak zaman zaman Hoca’ya, bunlar hakkında ya da bir il başkanı, ilçe başkanı, ya da belediye başkanı aykırı şeyler yaptığında:

-Ya hocam bu arkadaşlara bu kadar yüz vermenin bir alemi yok! Ne olacaksa olsun!

Diye teklif götürdüğümüzde:

-Peki biz bunu ihrac ettik, ihraçtan sonra kırgınlık, kızgınlık, küskünlük sebebiyle ne sebep olursa olsun, bir muhalif iş işlerse, bir yanlış iş işlerse, bir günah işlerse, onun hesabının altından biz nasıl kalkacağız?

-Ama Hocam!

-Hiç Hocamı mocamı yok! Biz bu vebale giremeyiz! Hiç kimseyi bu kapının dışına koyamayız! Biz birini kovamayız! Gitmemesi için de elimizden gelen gayreti sarfederiz, ama giderse de yapacak bir şeyimiz yok!

Derdi. Yani Erbakan Hoca’nın mantığı, sadece bu dünyayı değil, ukbayı da düşünmesi idi.

Bazı arkadaşlarımız sadece sözleriyle değil, davranışlarıyla da Hoca’ya ters durumda idiler. Mesela Afyon’lu Rasim Hancıoğlu’nun davranışı. O dönemde gurup salonları yok. 48 kişilik gurup bir odada toplanıyoruz. Uzun bir masanın etrafında oturuyoruz. Hoca masanın bir başında oturuyor, yanında da gurup başkanvekilleri var. Rasim Hancıoğlu çok laubali bir şekilde oturur. Sudi Reşat Saruhan sigara yakar, adeta Hoca’nın yüzüne üfler. Erbakan Hoca hiç birisine en ufak bir söz söylemezdi, sabırla ve anlayışla gurubu yönetirdi. Hiç kimseye kaşın var, gözün var demezdi. Son derece sabırlı bir liderdi.

28 şubat döneminde bir densiz general çıktı hocaya küfretti. General Osman Özbek! Biz o zaman Hoca ile beraber Hacc’daydık. İşte o havada:

-Heyyt boşver! dedi.

UNUTMAMASI, ENGİN BİLGİSİ, HAFIZASI...

Mehmet İpek anlatıyor:

“Avrupa Milli Görüş Teşkilatlarında yıllarca üst düzey görev yapmış bulunan Mustafa Efe Hocamızın Erbakan Hocamızla olan tanışmasını anlatacağım.

Kendisi Kırıkkale’de şan şöhret yapmış bir hocamızdı. Bilgisi gayet geniş idi. Hatta Fetevayı Hindiye’yi tercüme eden bir şahıs. Yalnız siyaset deyince çok kızan birisi. Parti, marti falan konuşturmazdı yanında. Hele Milli Görüş ve Erbakan sözlerini duyunca gelen ziyaretcileri bile azarlar, konuşturmazdı.

Ben Refah Partisi Kırıkkale İlçe Başkanı idim. Mustafa Efe Hocamız, ilmi çalışmaları daha iyi yapabilirim düşüncesi ile Mekke’ye gitmiş. Maddi bakımdan sıkıntıya düşmüş. Orada Milli Görüş Teşkilatları kendisine sahip çıkmış ve karargahlarda sohbet yapmasını sağlamışlar. Osman Yumakoğulları da kendisine Avrupa’ya gitme teklifi yaparak Almanya’ya götürmüş. Orada vaaz ve irşada başlamış. Elbette Milli Görüş Teşkilatlarında. Erbakan Hocamızın gıyabında çok şey duymuş olmalı ki, geri 1986’da Türkiye’ye geldiğinde büyük bir değişim geçirmiş olduğunu gördük. Eskiden yanında Milli Görüş veya Erbakan sözü edenleri azarlayan Hocamız, ziyaretine gelip de konuyu soranlara:

-Refah Partisi İslam’ın cihad ordusudur, canla başla çalışmak ve desteklemek lazımdır! Milli Görüş’ün yayın organi olan Milli Gazete’yi almak, hatta iki tane alıp birini başkasına vermek zorundayız!

Demeye başladı. Bu arada Erbakan Hocamızı hiç görüp tanışıp, dinlememiş olduğundan merak etmiş. Tanışmak istemiş. Bizden aracılık yapmamızı rica etti ve randevu alıp Hocamızın ziyaretine gittik. Huzuruna vardığımızda toplam 5 kişi olarak, önce tanışmak için söze başladık. Ben kısaca adımı, soyadımı ve görevimi söyleyerek diğer 4 kişiye tanışmak için kısa ve öz söz söylemelerine örnek olmaya çalıştım.

Benden sonra Mustafa Efe Hoca kendini tanıtmaya başladı, ama, uzattıkça uzatıyor. Çocukluğundan başlayarak yaptığı ilmi çalışmları falan tek tek söylüyor. Fetevayı Hindiye’nin bastırdığı 7-8 cildini de Hocamıza hediye getirmiş, onları sundu, ama uzatıp duruyor. 5 dakikadan fazla sürdü, ama işin özü, ben çok şey bilen biriyim, demeye getiriyor. Erbakan Hocamız tanıtımın kısa olması için uyardı, ama o devam ediyor. Tekrar nazikçe uyardı, o yine aldırmadan devam ediyor konuşmaya. Ama Hocam onun sözünü bitirmesini beklemeden yanındakine siz devam edin dedi. Mustafa Efe Hoca çok mahcup oldu.

Hocam söze başladı ve ilmi bir sohbete başladı. Ayetler nüzül sebepleri, Hadisler ve hükümler. Nefis bir ilim ziyafeti çekiyor. Mustafa Efe Hoca’nın küçüldüğünü, mahcup olduğunu, hayranlıkla Hoca’yı dinlediğini yan gözle süzüyorduk. Tam 2 buçuk saat bu ziyafet sürdü. Hocam Mustafa Efe’yi yanına aldı, teşekkür etti, iltifat etti. 5 dakika kadar özel görüştüler ve biz Hocamın elini öpüp ayrıldık, hep beraber. Yanından çıktıktan sonra, Mustafa Efe Hocam ellerini dizlerine vurarak bize anlatmaya başladı:

-Ben Erbakan deyince Makine Profesörü sanıyordum. Aman Allah’ım! Niye ömrüm boşa geçmiş? Bu adam İslam Profesörü imiş. Yarabbi, ben bu zamana kadar neden hayatımı boşa harcamışım? Ben neden Erbakan’ı tanımamışım? Bu ne ilim, bu ne feraset! Aman Allah’ım! diyerek uzun uzun memnuniyetini ve pişmanlığını dile getirdi.”

DEVRİM OTOMOBİLİ

Nevzat Kor anlatıyor:

“1960 ihtilalcileri Erbakan Hoca’yı Sanayi Bakanı yapacaklardı, masonlar engel oldu. Ama üst düzey paşalarla görüşmeleri sonunda, Erbakan’ın yapılabilir, dediği yerli otomobil nerede yapılabilir, diye bir fikir yürütülmüş. Devlet Demir Yolları’nın Eskişehir’de bir fabrikası var, bu fabrikada bu iş yapılabilir, diye karar verilmiş. Onun üzerine işte o fabrikaya bu görevi verdiler, ama Erbakan Hoca emir kumanda mevkiinde değil, Bakan değil. Sadece istişare etmek için zaman zaman çağırılıp kendisinden imalat için faydalanılıyordu. Yani öyle bir şey. Sonunda o otomobil çıktı, ama biraz gitti durdu. Benzin koymayı unutmuşuz, dediler. Böyle basit bir sebep olmaz tabi, uyutuyorlar insanları. Burada maksat Müslüman adam bunu yaptı, denmesin. Hep bütün işler öyle oldu.”

Devrim marka o iki otomobilin imalatı sırasında ve daha sonra TCDD Eskişehir Cer atölyelerinde usta olarak çalışmış bir insanı bulup sorduk. Şu bilgileri verdi.

Emin Gürcan anlatıyor:

“Bu otomobillerin imali sırasında ben de torna ve freze makinelerinde parça imalatı için çalıştım. Bir adam gelirdi ara sıra, bizi kontrol ederdi. O zaman tanımazdık. Sonradan  bunun Necmettin Erbakan olduğunu öğrendik.

Emir üzerine 2 adet otomobil imal ettik, tren vagonlarına koyarak Ankara’ya gönderdik. Nakliye esnasında tehlike olmasın diye depolarındaki akaryakıtı boşalttırdılar. Anlattıklarına göre arabalara sonradan benzin koymayı unutmuşlar ve tam geçit yapılacağı sırada benzini bitmiş, stop etmiş, diyorlar. Bence bunlar bahaneydi. Bu otomobillerin Türkiye’de üretilmesini istemeyenlerin bir oyunu idi diye düşünürüm.

Askerliğimi yapıp geldiğimde beni Cer atölyesinin arşiv kısmına verdiler. 1968-1969 yıllarında devrim otomobillerinin bütün teknik resimlerini ve projelerine ait dokümanları yakarak imha ettirdiler. Buna biz şahidiz. Sebebi de çok yer kaplıyor olması imiş. Güya imha etmeden önce fotoğraflarını çekmişler ama, çekip çekmedikleri, saklayıp saklamadıkları kimse tarafından bilinmiyor. Velev ki çekmiş olsalar bile, çok özel mekanlarda muhafaza edilmeyen bu fotoğrafların veya filmlerin bir müddet sonra miadı dolacağı ve işe yaramayacağı tabiidir. Bu da gösteriyor ki, birileri bu otomobillerin o anda imal edilmesini önlediler. İleride imal edilmesini de resimleri yakarak engellemiş oldular.

Bu otomobillerin imal edilmemesine sebep olan hususlardan biri de şudur:

Beni 1971’de maliyet kontrolüne verdiler. Dizel motorlarda maliyet kontrolü bölümüne. Orada gördüm ki, bir imalatın maliyetine, oradaki çalışan işçilerin maliyeti, kullanılan malzeme, iş yerinin giderlerinden belli bir oran, bir de bunu imal etmek için yapılan aparatlar, kalıplar, bunlar maliyete giriyor. Devrim otomobillerinin üretimi prototip üretim olduğu için maliyeti yüksek çıkmış. Maliyetin yüksekliğinden dolayı, demişler ki:

-Devrim otomobillerinin maliyeti çok yüksek. Bir tane Devrim otomobil imal edeceğimize 10 tane satın alırız, daha ucuza gelir.

Hesabı böyle yapıp imalattan vazgeçmişler. Halbuki seri üretime geçildiğinde maliyetler çok düşecektir, bunu gözden kaçırttırmışlar.”

Böylece yerli motorların yapımına nasıl balta vurdularsa, yerli otomobil imalatı işini de baltalamış oldular.

Şayet bu iki temel sanayi engellenmemiş olsaydı, 1960’lı yıllardan günümüze kadar, motor, otomobil, kamyon, otobüs, traktör ve diğer taşıt araçlarının ve bunun devamı olarak uçak sanayinin nerelere geleceği konusu insanı kahrettiren bir tablo arzetmektedir. Bütün bunların ithalatı için ödenen yüzlerce milyar dolarlık kaynak ülkemizde kalacaktı. Ayrıca bu temel imalat konuları için gereken yan sanayileri de hesaplarsak ülkemizin kaybettiği imkanları açıkça görürüz.

Acaba bütün bunların sorumluları kimlerdir? Bu gün bile bu zihniyet değişmiş midir?

ERBAKAN EVLİYA

Mustafa Algül anlatıyor:

“Biz Konya Bozkırlıyız. Benim köyde bir ninem vardı, 1969 yılında. O zaman 90 yaşlarında falan vardı, gözleri görmezdi. Amcam da sağdı.

Erbakan Hoca bağımsız adaylığı döneminde bizim köye gelmiş. Ben İstanbul’daydım. Amcamın ismi İbrahim’di. İkisi de halim selim namazlarını kılan insanlardı. O gün İbrahim amcam bir ara dışarı çıkmış, sonra tekrar eve geldiğinde ninem sormuş:

-Oğlum İbrahim, bugün bizim köye bir evliya girdi. Acaba yabancı kim geldi?

Demiş. İbrahim amcam da:

-Aman anne! Erbakan diye bir siyasetçi geldi, konuştu konuştu gitti! Ne evliyası? Erbakan siyasetçi birisi. Siyasetçiden hiç evliya olur mu?

Demiş. Ninem tekrar:

-Ya oğlum, evliya o adam ya! diye ısrar etmiş.

EKREM ŞAMA KİMDİR?

1950 yılında Ordu’nun Korgan ilçesinde doğdu. Tokat İmam Hatip Okulu ve Amasya Lise’sini bitirdi. İstanbul İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi’nden 1976 yılında mezun oldu. Bingöl’de askerlik görevini tamamladı. 30 yıla yakın muhasebeci ve mali müşavirlik mesleklerinin her kademesinde görev yaptı. Bu arada siyasi ve sosyal çalışmalarda eğitimci ve icracı olarak görevler aldı.

Bir dönem İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisinde Meclis üyesi olarak plan bütçe komisyonunda görev yaptı. Tarihi konularda araştırmalar yapmaktadır. Tarihi konularla ilgili çeşitli kuruluşların organize ettiği konferans, seminer ve sohbetlerde bulunmuş ve halen de devam etmektedir. Çeşitli radyo ve televizyon programlarında tarihi konularda program yapmayı sürdürmektedir.

Tarihi gençliğimize sevdirmek için yazılmış çeşitli şiir denemeleri vardır. Çeşitli derneklerde ve gönüllü kuruluşlarda yardım ve tanıtım amaçlı faaliyetleri devam etmektedir. İstanbul’da ikamet ediyor. Orta derecede Arapça ve Fransızca bilmektedir. Evli ve dört çocuk babasıdır.

ESERLERİ:

1-Şu Boğaz Harbi (Bir başka açıdan Çanakkale Savaşları)

2-Hilelerle Çanakkale

3-Şiirlerle Çanakkale

4-Cinas Cinasa Şiirler

5-Televizyon Dizisi (Tarih, sohbet, 113 dizi)

6-Başlar ve Kılıçlar

İSTEME ADRESİ: GONCA YAYINEVİ BÜYÜK REŞİTPAŞA CADDESİ, YUMNİ İŞ MERKEZİ NO:22 / 13 LALELİ İSTANBUL TEL: 0212 528 5076 - 0212- 5282429

milligazete.com.tr/ÖZEL

30 Ocak 2015 - Kültür-Sanat


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi


Anket EYT konusunda ne düşünüyorsunuz?