Öğretmen zili ne zaman çalar?

Millî Gazete yazarı Hüseyin Akın, “Kırk Dakika Koridoru” kitabı üzerinden okul, öğrenci, öğretmen ve eğitim üzerine Hazal Keser ile söyleşi gerçekleştirdi.

Haber albümü için resme tıklayın

Millî Gazete yazarı Hüseyin Akın ile “Kırk Dakika Koridoru” kitabı üzerinden okul, öğrenci, öğretmen ve eğitim üzerine Hazal Keser'in sorularına cevapladı.

-Kitabın giriş kısmında kendi öğrencilik hayatınızla ilgili "talebeliği elinden alınmış bir gencin öğrenciliğe direnme mücadelesi" diyorsunuz. Bunu bizim için biraz açar mısınız? Bir gencin talebeliği elinden nasıl alınır? Kimler ya da neler sebep olur buna? Ve siz buna nasıl direndiniz?

“Bana benim istediğim şeyleri yine benim istediğim şekilde öğret” yakarışıdır bu. Fakat şimdilerde klişeye dönüşen “Öğrenci Merkezli Eğitim ve Öğretim”le karıştırılmasın. Öğretmen yine merkezde olsun, ama öğrenciyi de dikkatten kaçırmasın, onun da fikirlerine baş vursun. Karşısındaki öğrenciden ses alamıyorsa içindeki öğrenciyi dinlesin. Her öğretmeni geriye doğru çözdüğünde altından öğrenci çıkar. Bu aslında her insan için geçerli, fakat öğretmen için hem geçerli hem de gerekli bir durum. Öğretmenlik her adımı empatiye dönük bir alandır. Ben hiç hoşnut olmadığım öğrencilik sıralarımdan beri hep öğrenme denilen şeyin neden böylesine çetrefilli ve zahmetli bir uğraş olduğuna, öğretmenlerin neden öğretmekte ve eğitmekte zorlandıklarına kafa yorup cevaplar aramaya çalıştım. Hani psikolojide “öğrenilmiş çaresizlik” diye bir şey vardır. İnsan öğrenim sürecinde istenmedik şeyleri de öğrenmek zorunda kalıyor. Mesela bir genç adaletsizliğe maruz kala kala “öğrenilmiş adaletsizlik” tavrını benimsiyor. “Öğrenilmiş ve de öğretilmiş şefkatsizlik, merhametsizlik”, “öğrenilmiş ve öğretilmiş bencillik” gibi daha bir sürü şeyi de biz dolaylı yollarla okul sürecinde öğrendik. “Öğrenilmiş ve öğretilmiş kabiliyetsizlik”, “öğrenilmiş ve öğretilmiş kibir”, “öğrenilmiş ve öğretilmiş kendine fazla güven ya da güvensizlik” …ne yazık ki bir çoğumuz bunları “amaçsız ve hedefsiz başarı”yla güdülendiğimiz okullarda öğrendik. Şairin ifadesiyle Maveraünnehir’in nereye döküldüğünü öğrendik, ama içimizde demlenen gözyaşların nereye döküldüğünü hiç düşünmedik bile.

-Günümüz insanlarına dair "zihinden kalbe giden damarlar tıkanmıştır" gibi bir tespitiniz bulunuyor. Bu tıkanıklığa çözüm önerilerinizi kitapta görüyoruz. Peki sebeplerine kısaca değinir misiniz?

“Günümüzde dünyaya egemen eğitim sistemi verili bir dile sahip. İnsan inşa etme diye bir derdi yok. Eğitim kelimesi de öğretimin yanında payanda gibi duruyor durmasına, fakat onun da mecali yok. Turizme payanda yapılan “kültür” kelimesi gibi. İsmet Özel’in ifadesiyle söyleyecek olursak “Verem olmak üretimi düşürür” hassasiyeti gibi bir şey. “Biliş” “duyuş”a bir türlü geçemiyoruz. Kuşakları sadece üretime hazırlıyoruz. İdeal bir dünyaya değil kendimize hazırlıyoruz gençleri. Aileler de buna çok alıştı. Çocuklarını evrensel ve aşkın bir dünyaya değil kendilerine hazırlıyorlar. Kendi başarısızlık, yetersizlik ve kifayetsizliklerini çocuklarıyla telafi etmeye çalışıyorlar. Şu fotoğrafa bakınız: Anne bir koluna girmiş baba diğer koluna oğullarını evlerine üç durak ötedeki okula, üniversite sınavına götürüyorlar. Sanki ilkokul çocuğu gibi. Aslında anne ve baba kendi gençliklerini sınava götürüyorlar. Kazanamamış yanlarını kazandırmak için. Okullar başarı kelimesinden daha güçlü motivasyona sahip hedefler üzere eğitim öğretim yapmalıdırlar. Bilgiyi sadece vermek değil, aynı zamanda elde edilen bilgi ile ne yapılacağını ve neye ulaşacağını da öğrenciye öğretmek gerekiyor. Elinde adına bilgi denilen ipi neye yaradığından habersiz gezdirip duran, ama nereye bağlayacağını bilmeyen bir öğrenci ordusu var. Üniversite sınavı dışında hiçbir şeye yaramayan bir bilgi birikimi. Etik, estetik ve bedii duyguların da kaynağı kuru.”

- Sizce Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi derslerinden resmi anlamda nasıl bir beklenti vardır? Bu beklentiyle öğrencinin beklentisi uyuşuyor mu?

“Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersleri hâlâ tanımlanma sorunu çeken bir ders. Dinin bir kültür ve ahlâkın da bir bilgi olmadığını bildiği halde öğretmenlerin bu hakikati bilmezden gelmeleri dersin metot, amaç ve verimlilik dengesini bozmaktadır. Öğretmenin din adına söylediği ile öğrencinin anladığı aynı şey değil. Öğretmenin din dediğine öğrenci hayat diyor. Din adına hata yaptığınızda aslında hayat adına hata yapmış oluyorsunuz. Din Kültürü dersleri eğitimin genel ve temel amaçlarından farklı bir beklentiye sahip değil. “İyi insan”, “iyi vatandaş” yetiştirmek şeklinde ifade edebiliriz. “Din dili” diye bir sorun olduğu için gerek din anlatıcıları gerekse din ders kitapları öğrencilerin idrakine istenildiği gibi hitap etmemektedir. Din-Bilim, akıl-nakil çatışmasını izale edip vuzuha kavuşturacak bir yaklaşıma ihtiyaç var. Ne yazık ki öğretmenlerimiz bu konuda yeterince donanımlı değil. Ayrıca dersler senkronize şekilde birbirini desteklemesi gerekirken din derslerinin savunduğunu biyoloji ya da felsefe veya herhangi bir başka branş yalanlamaktadır. “

- Kitapta 'sırası gelmişken' başlıkları altında öğrencilik ve öğretmenlik hayatınıza dair anılara da yer vermişsiniz. Okuyucuyu sınıflarınıza konuk ettiğiniz bu bölümler en keyifli kısmıydı kitabın. Bu anılar bize sizinle ve mesleğinizle ilgili ipuçları veriyor elbette ama, nasıl bir öğretmen olduğunuzu bir de sizden dinleyebilir miyiz?

“Ben öğretmenlik çerçevemi öğrenci iken belirledim. Çünkü arka sıra öğrencisiydim ve öğretmenlerime oradan davranış ve de yetkinlik notları veriyordum. Genel anlamda okulu sevmememin altında öğretmenlerimin anlayışsız, pedagojiyle bağdaşmayan davranışları yer almaktaydı. Öğrencilik hayatımda öğretmenlerimin bana davrandığının tam tersini öğrencilerime uyguladığımda başarılı olduğumu, öğrencilerin kalbini kazandığımı fark ettim. Öğrenci ile iletişim sorunu yaşamadım, öğrenciyi etkilediğim kadar onlardan etkilendim. Onlara öğrettiğim kadar onlardan birçok şey öğrendim. Hatalarımı hiç kutsamadım. Öğrencilerin yaşına ve çağına uygun dili keşfettim. Takdir etmeye yüksünmedim, hata yaptığımda hatamı itiraf etmeyi de hiç ihmal etmedim. İnsanca davrandığımda meselenin çözüme kavuştuğunu yaşayarak gördüm. Notu abartmadım. Öğrencilerimle okul dışı onlara ait ortak mekanları paylaştım. Buyurgan bir dile tenezzül etmedim. Mizahtan yardım aldım. Karikatür çizdim ve çizdiğim karikatürlerle ortak bir köprü kurdum. Nasihat vermemeye, şikâyet etmemeye çalıştım. Her dersin bir öncekinden farklı ve renkli olması için çalıştım. Sevginin lafını etmek yerine hayatın ve dersin her bir yanına kattım. Aykırı düşünceleri hiç yargılamadım. Öğrencilerimin yanlış ve hata yapma imkânlarını sonuna kadar kullanmalarına fırsat tanıdım. Eleştirel bakışı destekledim. Onları inanç ve kanaat noktasında hiçbir zaman kategorize etmedim. Doğayı ve insanı sevdirmeye çalıştım. Sahte değil gerçek kutsallarla tanıştırdım. İstedikleri dilden Kur’an okumalarını, anlamını kavramalarını, peygamberimizi sağlıklı kaynaklardan tanımalarını sağlamaya çalıştım. En güzel cevaplar veren öğrenciyi değil en iyi sorular soran öğrenciyi taltif ettim. Öğrencilerimin sorularından hiç ürkmedim. Sırlarını üstlendim, onlara hep sadık kaldım. Kusurlarını mümkün mertebe örtmeye çalıştım. Onlara cümle kurma bilinci verdim. Sözcükleri sevmeleri için çabaladım. İki ders arası öğrencilerimi özledim. “

- Öğrencinin zihin ve ahlak inşaası için; şu ya da bu branş değil, bütün öğretmenlerin ve idarecilerin bir ekip olarak iş birliği içinde hareket etmesi gerektiğini söylüyorsunuz. Böyle bir birlik oluşturma noktasında meslektaşlarından ya da idarecilerinden dolayı sıkıntı yaşayan öğretmenlere tavsiyeniz nedir?

“Bu insicamı en az kişiyle yapmaya çalışmalıdırlar. Tek başına bir koro oluşturmak da mümkün. Öğretmenler odasını da bir sınıf olarak görmeli. Orada da bazı noktalarda aydınlanmamış öğretmenlerin öğretmeni olmak gerekir. Bir okulda gençlerin istikbali için öğretmenlerin de derslerine girip onlara da bir müfredat üzere bir şeyler öğretip duyarlıklar aşılanabilir. İdareciler sorumluluğa davet edilebilir zira okullar kışla değil mabettir. Eğitim yöneticileri ile eğitim öğretim neferleri arasında hiyerarşik bir üstünlük yoktur. Böyle bir şey olduğunu farz etsek bile bu öğretmenlerin lehine bir durumdur. Öğretmenler okul müdür ve müdür yardımcılarından misyon açısından daha öncelikli bir yerdedirler. Dolayısıyla tek bir öğretmen bile bir okulda ahengi tesis edebilir.”

- Sizce geçmişten bugüne öğrenci velisi profili ne yönde değişti? Bu değişiklik öğrenciyi ve öğretmenleri nasıl etkiliyor?

“Öğrenci velisi daha müdahil ve daha korumacıdır bugün. Öğretmen aileden biri değil, dışarıdan biridir. Öğretmenlerin öğrencilere bir anne bir baba gibi davranıp o sevgi yoğunluğu ile hareket etmesi anne babalar tarafından engellenmektedir. Çünkü veli nazarında öğretmen bir resmi görevliden başka bir şey değildir. Postanedeki memurdan bir farkı yoktur. En ufak bir şeyde şikâyet edilebilir, karşısına dikilebilir, evladını koruma refleksi ile saygınlığı üç paralık edilebilir. Öğrenci merkezli eğitim bugün adeta veli merkezli eğitim haline gelmiştir. Veli toplantıları seremonisine ise hiç girmek istemiyorum.”

 - Kitapta size ait karikatür çizimleri de yer alıyor. Karikatür çizmeye ne zaman ve nasıl başladınız? Öğrencilerinizle iletişiminize katkısı oldu mu bu uğraşınızın?

“Ben karikatür çizmeye ortaokulda başladım. Öğretmenlerimi ve gülünesi hallerimizi çizerek başladım. İyi bir Gırgır okuyucusuydum. Öğretmenliğe başladığımda da hiç çizmeyi bırakmadım. Bu kez öğrencilerin gülünesi hallerini balonlu mesajlarla çizmeye çalıştım. Hiçbir zaman çizmeyi aşmadım. Bu çok eğlenceli bir şeydi. Öğrencinin hatasını mizahla dile getirmek daha yapıcı bir şey. Sınavlarda ortalıkta dolaşmaz, oturduğum yerden kopya çeken öğrencilerin karikatürünü çizer, mesajı yapıştırır ve ders sonuna doğru “her şeyden haberim var” dercesine kopya çeken öğrencilerin masasının üzerine bırakırdım. Öğrenciyi tesirsiz hale getirirdim ve öğrenci o günden sonra bir daha kopyayı aklından bile geçirmezdi. Kopya çeken öğrenciyi yakalayıp sıfır vermek, teşhir etmek, disipline vermek yerine bu tarz bir yaklaşım çok daha etkiliydi. Bunun çok olumlu etkisini gördüm öğrenci üzerinde. Yirmi yıl öncesinden mezun öğrencilerimin çizdiğim karikatürleri sosyal medyadan hâlâ paylaşıyor oluşu bunun ne denli etkili olduğunu göstermeye yeterdir sanırım.”

- Günümüzde pandemi sebebiyle uzun zamandır okullar kapalı ve uzaktan eğitimle dersler yürütülmeye çalışılıyor. Bu sistemle ilgili ne düşünüyorsunuz?

“Zor zamanlarda eğitimi ayakta tutmanın ne denli hayati bir şey olduğunu takdir edersiniz. Uzaktan öğretim bu anlamda zorunluluğun bir sonucu. Öğrenci zihninin eğitim ve öğrenme ile rabıtasını sürdürmesi gerekir. EBA sistemi ve online dersler asgari ölçüde bir telafi yöntemidir. Canlı dersin avantajlarının birçoğu elbette burada yok. Fakat ders sunum zenginliği ile öğretmenlerin anlatım gücü bu eksikleri asgariye indirgeyebilir diye düşünüyorum.” 

- Göründüğü kadarıyla bir şair ve yazar olarak edebiyatçı duyarlılığınız mesleğinize de yansıyor. Bu durum meslek hayatınızı, öğrencilerle, velilerle ve meslektaşlarınızla ilişkilerinizi nasıl etkiliyor?

“İyi etkilediğini sanıyorum. Zira edebiyat eğitimde ne öğreteceğin kadar nasıl öğreteceğinin de ipuçlarını bünyesinde barındırır. Öğrenciler branşına kilitlenmiş, bildiklerinin sınırlarını aşamamış öğretmenleri tek kulaklarıyla dinlerler. Branşının yanı sıra engin kültür ve yeteneklere sahip olan öğretmenleri sadece kulaklarıyla değil aynı zamanda gözleriyle dinlerler. Sanat ve edebiyatın içerisinde aktif olarak bulunmasa bile takipçi ve okuyucu olarak bulunmak bile az şey değildir. Edebiyatçı ise bir öğretmen ders yapmaz, ders işler. Çünkü dersin yapılan bir şey değil, gergef gergef işlenen bir şey olduğunu gayet iyi bilir. Eskiden okumayan bir öğretmeni havsalam almazdı, şimdi ise yazmayan bir öğretmeni düşünemiyorum. Yine eskiden öğretmen olmanın birinci özelliğinin “anlatma başarısı” olduğunu sanıyordum, şimdilerde “anlama gücü” olduğunu fark etmiş durumdayım. Öğrencisini anlamayan asla öğrencisine anlatamaz.”

31 May 2021 - 12:52 - Kültür-Sanat


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi


Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?