Reklamı Kapat

“İbadetler bizim terbiye edilmemizi sağlar”

Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Kemal Sayar: “İbadetler bizim terbiye edilmemizi sağlar”

Nedim Odabaş
Nedim Odabaş Tüm Haberleri
Büyütmek için resme tıklayın

Bedenimizi ve zamanımızı sarsarak günlük telaşlarımızdan, aldanışlarımızdan, oyalanmalarımızdan ne kadar uyandığımıza, tefekküre ve murakabeye ayırmamız için ikram edilen dingin iklimi ne kadar hakkıyla değerlendirdiğimize, insan kardeşlerimize, eşyaya, kâinata ve kendimize ne kadar yaklaşabildiğimize göre verdiğimiz bir sınav bu. Çok iyi biliyoruz ki, Allah’ın bizim ibadetlerimize ihtiyacı yoktur, ibadetlerimiz bizim terbiye edilmemizin ritüelleridir sadece.

Yine üstad Sezai Karakoç’un ifadesini hatırlamadan olmaz. Oruç da acıkır, demişti: “Orucun Müslümandan istedikleri vardır: “Evet, oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur’ân sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı, giyindiği, Allah adının yükseltilmesi yani cihattır.” Müslümanlar, Ramazan ayında, açlıkla, susuzlukla, bağımlılıklarıyla, uykusuzlukla imtihan edilmezler aslında; bunların tamamı asıl imtihan sorusunun, yani orucun bizi ne yönde değiştirdiğinin çeşitli cüzleridir.

Ramazan ayı mü’minlerin maneviyatında ve psikolojisinde nasıl onarımlar yapar? Yaşadığımız modern sıkıntılara ilişkin Ramazan ayının sunduğu reçeteler nelerdir?

Ramazan’la ilgili bir tasavvurumuz var, biz modern dünya Müslümanlarının Ramazan ayı gelip çattığında ilk telaşına düştüğümüz şey olan nevale alışverişi bu tasavvurun bir neticesi: Ramazan ayını bir şölen ayı olarak değerlendiriyoruz. Gerçekten de Ramazan, bir şölen ayıdır ancak bu sofraların değil, ruhun, zamanın ve ünsiyetin bereketlendiği bir şölendir. Ramazan, kendine münhasır, özge bir zamanı yaşamın odağına taşır. Sabah başka bir sabah ve akşam başka bir akşamdır, vaktin yürüyüşünü ayıklıkla, farığ bir zihinle idrak ederiz. Modern yaşamın zamanı, bilhassa büyük kentlerde, fabrikalarda, plazalarda, ofislerde yoğunlaşıp tek tipleşen, günün kalanının ise bu temerküzün saçakları gibi, yolda, telefonda, ekran iletişiminde yaşanan bir baş dönmesi gibi akar. Esasında tek bir vakit vardır; mesai vakti. Ramazan ayı, uğrayıp şenlendirdiği metropolün bu emekçi insanında bile bir zaman farkındalığı oluşturur. İnsan bir makine dişlisi değildir, bir aksamın yatay düzleminde hareket etmek yapabileceğimiz yegâne eyleme biçimi değildir. Bizler dikey olarak da hayat süren, aslında sadece bu şekilde mesafe aldığımızda “hayat” bulan varlıklarız. Bunu tecrübe etmenin tek yolu elbette ki dini pratikler değil; din duygusunun yanı sıra sanatla da, aşkla da, yüksek değerler inşa eden erdemle ve düşünceyle de yatay düzlemde yer alan bir nesne, bir kitle insanı olmaktan sıyrılabiliriz. Ancak Müslüman toplumlarda geniş halk kitlelerine bu seçkin yaşam kültürü uğramasa bile, Ramazan ayı yılda bir kez muhakkak uğrar. Bu ay süresince insan kehribarlaşan bir zamana usul usul gömüldüğünü hissedebilir, zaman adeta yoğunlaşıp okşanabilecek bir ruh maddesine dönüşür. Ahmet Haşim’in Müslüman Saati makalesinde bahsettiği, hayatı etrafımızda serbest bırakan geniş, lakayt ve dost bir özge zamanı yaşarız. Hayatın bunaltan monotonluğundan ferah bir aydınlığa çıkmak gibidir.

Ruhun şöleni olması ise insanın iyiliğe, letafete, munis bir tevekküle, güzelliğe yürüyüşüyle ilgilidir.

“KURTULUŞ GÜNLERİ, ARINMA GÜNLERİ”

Araçsal aklın, hesaplayan, fayda-maliyet analizine sıkışmış değerlerinden insanı azat eden bir iklim oluşturur. Hiçbir eylem, kendi rasyonel mukabiliyle değerlendirilmez. Güzellik ve iyilik bereketlenir. Ama o bereketin de karşılığı burada beklenmez. Üstad Sezai Karakoç, “Kurtuluş günleri, arınma günleri: Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir; yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanalarının tazelenmesi ile Müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi, yükselme ilerlemesi birbirini çok andırır.” diyor bir makalesinde. Ve tövbeler de bereketlenir, güzel olan her şey bire bir, bire on gibi bir hesaba kitaba vurulmadan, bendinden boşalmış gibi çağlayıp çoğalır. İnsanla yeni bir ünsiyet kurduğumuz kadar eşyayla da yeni bir ünsiyet peyda olur. Düşünüldüğünün aksine Ramazan ayında eşyayla kurduğumuz irtibatımızı koparmayız, onun var oluşunun rutinliğini sarsar, hayatımızdaki yerinin ehemmiyetini yeniden fark ederiz. Dünyanın yaşanmaya layık bir yer olduğunu görürüz, şükrümüz bir anlamla dolar, yaşam iştahı bir kez daha dirilir. Ramazan ayı, dünyanın güzelliklerine ve yaşam zevklerine karşı geliştirdiğimiz hedonik adaptasyonu krize sokarak yeniden başlatmanın bir tarzıdır.

“RAMAZAN, BİR KISA GUFRAN DEVRESİ”

Modern insanın zamana ve aksiyona dair nihilizmini çatlatır Ramazan ruhu. O bir göksel sofradır, işte bu yüzden de bir şölendir.

Ramazan’ın timsali oruçta bazıları stresi bahane edebiliyorlar. Ama Müslümanlar orucu hoşgörü ve empatiyle tutuyor. Ramazan’a has bu tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz? Oruç hem bedeni hem de ruhani bir ibadet.  Bedeni dinlendirdiği gibi nefis muhasebesi yapmamıza imkân vermekte. Bu yönüyle orucun önemini anlatır mısınız?

Yine üstad Sezai Karakoç’un ifadesini hatırlamadan olmaz. Oruç da acıkır, demişti: “Orucun Müslümandan istedikleri vardır: “Evet, oruç da susar, oruç da acıkır. Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur’ân sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı, giyindiği, Allah adının yükseltilmesi yani cihattır.” Müslümanlar, Ramazan ayında, açlıkla, susuzlukla, bağımlılıklarıyla, uykusuzlukla imtihan edilmezler aslında; bunların tamamı asıl imtihan sorusunun, yani orucun bizi ne yönde değiştirdiğinin çeşitli cüzleri. Bedenimizi ve zamanımızı sarsarak günlük telaşlarımızdan, aldanışlarımızdan, oyalanmalarımızdan ne kadar uyandığımıza, tefekküre ve murakabeye ayırmamız için ikram edilen dingin iklimi ne kadar hakkıyla değerlendirdiğimize, insan kardeşlerimize, eşyaya, kâinata ve kendimize ne kadar yaklaşabildiğimize göre verdiğimiz bir sınav bu. Çok iyi biliyoruz ki Allah’ın bizim ibadetlerimize ihtiyacı yoktur, ibadetlerimiz bizim terbiye edilmemizi sağlar. Bedenin arındırılmasına, ruhun, düşüncenin, tavırların arındırılması ve incelmesi de eşlik etmedikçe oruç sofralarımızdan eli boş ve aç dönecektir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, bir yazısında Ramazan ayı için “bir kısa gufran devresi” tabirini kullandıktan sonra “Vakıa bir zamanlar salih, abid Müslüman evlerinde Ramazan’ın son günleri bir hastanın sekerat demleri gibi müellimdi. Herkeste sanki aile rüesasından biri ölüm döşeğine yatmış gibi bir his hasıl olurdu. Teneffüs edilen havada mukaddem bir yas kokusu sezilirdi. Ve camilere gidilip ağlanırdı. Oraları hüzün ile taşan gönüllerin alabildiğine boşandığı yerlerdi.” demişti. Mensup olduğu neslin, bu lezzeti yitirmesine esef ettiği yazısını “20’nci asır bizi aldattı ve Ramazan ayları bizlere küstü. Şimdi ne yapmalı? Nereye gitmeli?” diye bitiriyordu.

“RAMAZAN, BİR ÖDÜLDÜR”

Ramazan’ın bize bir borcu olmadığını, oruç tutsun tutmasın diğer insanlardan da alacağımızın olmadığını anlamalıyız, Ramazan’ın ve orucun bize ikram ettiği neşve ve nefha bir ödül olarak bizi teselli etme kudretine sahiptir. Yahya Kemal’in mısraları nasıl güzel anlatıyor bunu; “...Bir top gürültüsüyle bu sâhilde bitti gün./Top gürleyip oruç bozulan lâhzadan beri,/Bir nurlu neş'e kapladı kerpiçten evleri./Yârab nasıl ferahlı bu âlem, nasıl temiz!/Tenhâ sokakta kaldım oruçsuz ve neş'esiz./Yurdun bu iftarından uzak kalmanın gamı/ Hadsiz yaşattı rûhuma bir gurbet akşamı...”

“RAMAZAN, MÜSLÜMAN’IN İNŞASI İÇİN EN EHEMMİYETLİ ZAMAN DİLİMİ”

Ramazan ayı insanlarımızın maneviyatında nasıl bir otokontrol sağlıyor? İbadet yoğun olarak yaşadığımız Ramazan ayının mü’minleri inşa etmesi konusunda neler söylersiniz?

Ramazan ayı, Müslüman’ın inşası açısından belki en ehemmiyetli zaman dilimi. Küçük çocuk, bir din içerisinde yaşadığını en ziyadesiyle bu gözle görünür değişimin yaşanması halinde müşahede eder. Geceleri ev ahalisinin bir sofra etrafında toplanması ona bir gizemi çağrıştırır, kendi de bu seçkinler zümresine katılmak ister, uykulara direnir. Gün içinde evdeki dinginlik, susuz ve yemeksiz çehrelerin sükuneti, ona serbest olan sofralara el sürülmemesi, belki evde mırıltılarla okunan hatimler, iftar saatinin tatlı telaşesi ve teravih namazlarının çırpıntısı, çocuk için bir başka dünyanın var olduğuna dair işaretler taşır. Evin sürüp giden düzeni çatırtısız sarsılmıştır. Dini iklim topluluklarla beraber yaşanır; Müslüman yalnız olmadığını, geniş bir kimlik halkasına müdahil olduğunu idrak eder. Tanpınar, Mahur Beste romanında “Bu Müslümanlığın çehresi, otuz kırk senede bütün etrafıyla beraber değişir; Ramazan sofrası, camii sebili, Fatih kahveleri, Küçükpazar çarşısı, Divanyolu… Bu Müslümanlığın benim de herkes gibi inandığım akideleri vardır. Fakat onların arkasında kendilerini aydınlatan, manâlarını yapan bütün bir hayat vardır, halk vardır. Asıl sihrini o yapar. O ne medreseden, ne tekkeden, ne şeyhülislam kapısından, ne kazasker konağından gelir; halkın hayatından doğmuştur. Onun içindir ki o hayatın emrindedir, ruhaniyeti onunla beraber yürür, içinde frenk icadı bile girer; fakat manzarası bizim kalır... Arabistan’da Ramazan geceleri minarelerde söylenen naatları dinlerken Peygamber’in bile bizimkinden ayrı olduğunu sandım. Düşün bir kere, Yunus’ta yahut Şeyh Galip’teki Muhammed’i… Bizim ruhaniyetimiz, nuraniyetimiz bize aittir. Biraz düşündü, sonra bu sefer Behçet’e bakarak yavaş yavaş okudu: “Sen Ahmed ü Mahmud u Muhammedsin efendim/Haktan bize sultan-ı müeyyedsin efendim”. Peygambere böyle “efendim” diye ve bu teşrifatla hitap edebilmek için evvelâ Türkçe konuşur doğmak, sonra bizim Türkçemizin içinde doğmak, bizim teşrifat ve âdâbımızdan geçmek lazımdır.” diyor. Ramazan, Müslüman kimliğini, bir geçmişin ve bir coğrafyanın terbiyesinden süzerek kazandırır çocuğa. Mevlidi ve naatı başka bir duyuşla ve çarpıntıyla öğrenir, toplumun kolektif bilincinden çocuğa akan, çocuğun bilinçaltına sızan bir pınardır Ramazan’ın terbiyesi.

“PANDEMİ, BEDENLERİMİZİN KIRILGANLIĞINI HATIRLATTI”

Hem dünya hem Türkiye olarak çok sıkıntılı günlerden geçmekteyiz. Küçücük bir virüs bütün insanlığı dize getirdi. Bizler kibirlense de zayıf varlıklarız. Elbette bu musibet Rabbimizin bir imtihanı, yüce Yaradan’ımızın kudretini hatırlama fırsatı. Bu bağlamda nefis muhasebesi yapma, mütevazı olma noktasında Ramazan’ın önemini hatırlatır mısınız?

Aslında Ramazan’ın yaşamlarımızda yapmaya talip olduğu değişimin, pandeminin bize yaşattığı yoksunluklarla da tecrübe edilmesi imkân dahilinde. Kanıksanmış, grileşmiş hayatlarımızın paldır küldür devrildiği boşlukta, alışkanlıklarımızın üzerinden kalkan tozu ve gerçekte yaşamımızın renklerinin neler olduğunu görüyoruz. En azından bunu görecek göze sahip olanlar için böyle bir imkân sunuyor yaşamın bu yeni rutini. Ağır çekim bir zamandan geçiyoruz, yapmak için vakit bulamamaktan şikâyet ettiğimiz pek çok şeye artık vakit ayırabiliriz, kendimizi bu iddiamızla da sınıyoruz. Gerçekten yapmak istediğimiz şeyler nelerdir, bunlar değerli şeyler midir, neyin yoksunluğundan acı çekiyoruz? Bu ev içi zamanı da yine bir sürü lüzumsuz meşgaleyle, eski hayat rutinimizin online versiyonlarıyla mı tıka basa döşüyoruz? Bizler gerçekte neyi isteyen nasıl insanlarız? Tüm bunları tefekkür edebiliriz. Bunun yanı sıra elbette, hayat hikâyemizin ne kadar görünmez ibrişimlerin ağında dokunduğunu, bedenlerimizin ne kadar kırılgan olduğunu da anlamamız gerekiyor. Sağken dahi ölüme karışık bir terkibimiz var bizim. Bizi yaşatan, varlıkla kurduğumuz, insanla kurduğumuz ilişkiler. İnsanların kendilerini ancak birbirlerini de kollayıp esirgeyerek koruyabildiklerini bir kez daha gördük; bu farkındalığı hayatın her alanına teşmil etmek insan olarak ve mümin olarak bizi daha mütekamil kılacaktır.

Geçtiğimiz yıllarda şaşaalı, debdebeli iftar sofralarıyla diz boyu israfın sergilendiği bir tabloyla karşı karşıyaydık. Pandemi dolayısıyla geçtiğimiz yıl böyle bir durum yaşanmadı. Bu sene de bu tür iftarların olması zor görünüyor. Bu israf tablosunu nasıl okumalıyız? İslam coğrafyalarında yaşayan mağdur ve mazlum kardeşlerimizle empati kurabilmemiz adına Ramazan’ın bizlere hatırlatması gereken, “Ancak mü’minler kardeştir” İlahi düsturu nedir?

Oruç, dört başı mamur zengin sofralarda değil, Müslüman’ın kalbinde iftar eder. Bu, eskiden zenginlerin de bilinçlerinin bir köşesinde daima yer ayırdıkları bir düsturdu. Yoksula, muhtaca, yolda kalmışa açılmayan sofralar en fakir, en buruk sofralar sayılırdı. Bu, dünyevileşmenin yıktığı bir bilinç maalesef. Varsıllar kendileri gibi olanları ağırlıyor karşılıklı olarak. Bir yoksulun kursağından lokma geçmediği için de, yalnızca yenilmeyip çöpe atılanları değil, bu debdebeli masalarda tüketilenleri de israfa saymak gerekir. Orucu aç göndermemek için, buna ihtiyaç duyan insanları doyurup donatmanın, mamur kılmanın yollarını gözetmeliyiz.

20 Nis 2021 - 04:30 - Gündem

Muhabir Nedim Odabaş


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi


Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?