Aileyi biz unutursak aile korumasız ve kalkansız halde kalacaktır

Milli Gazete Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kurdaş, aileyi hedef alan ve yıkan İstanbul Sözleşmesi'nin 9. yıl dönümünde Maaaile Dergisi’nden Selime Sümeyye Abatay'a konuştu.

Haber albümü için resme tıklayın

Bu ay hangi kelimelerle size selam etsem bilemiyorum. Eminim tüm yazarlarımız bu sayıyı hazırlarken büyük bir heyecan duymuşlardır. Kolay değil bu sayımız ile beraber artık Maaile Dergimiz beşinci yaşına giriyor. İlk sayımızdan beri röportaj ve yazılarımızla her ay evlerinize konuk olduk. Şüphesiz en çok sevdiğiniz köşemizin röportajlarımız olduğunu biliyoruz. Yetiştiremediğimiz de niçin bu ay röportaj yapmadınız şeklindeki geri dönüşlerinizden biliyorum bunu. Her röportajımızda birbirinden önemli konukları getirdik evlerinize, her röportajda ilk günkü heyecanı duyduk. Sadece soru ve cevaplardan oluşmadı röportajlarımız. Aynı zamanda çok yoğun duygular da içeriyordu. Madem en çok sevilen köşemiz röportajlarımız beşinci yaşımıza merhaba derken çok önemli bir konukla selamlamalıydık sizi.

Her işin kendine göre bazı zorlukları vardır. Röportaj yapmanın da en zor kısmı konuğunuzu ikna etmek ve randevu almaktır diye düşünüyorum. Bu ayki konuğumuzdan randevu almak ise çok daha güç oldu. Beş yıldır kendisini ikna etmekle uğraşıyoruz zira. Kendine göre haklıydı da aslına bakarsanız. Bu röportaj da güç olan şey sadece randevu değildi de insanın kendi evinde, kendi genel yayın yönetmenini konuk alması kolay değildi. Evim demişken Milli Gazete’mizden bahsediyorum, Maaile Dergimizin yuvasından… Evet, Maaile Dergimizin genel yayın yönetmeni Mustafa Kurdaş ile beşinci yaşımıza özel bir röportaj yaptık. Neler mi konuştuk peki? Ailemizi, ailemize karşı yürütülen savaşları, beşinci yaşında Maaile Dergimizi, Milli Gazetemizi ve aile ödüllerini…

Bugün İstanbul Sözleşmesi ailemizin ve toplumumuzun kalbine bir hançer gibi saplanmasının üzerinden 9 yıl geçti. 9 yıl boyunca aileyi yıpratmaya yönelik atılan bütün adımlar, İstanbul Sözleşmesi’nin arkasına saklanılarak yapıldı. Milli Gazete Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kurdaş, Maaile Dergisi’ne verdiği röportajda İstanbul Sözleşmesi’nin aileye yönelik tehditlerini değerlendirdi.

AİLE TOPLUMUN KÖK HÜCRESİDİR

Beş yıldır biliyorsunuz tüm konuklarımızdan bir aile tanımı isteriz. Her tanımda ailenin ne kadar önemli ve hayati değeri olduğunu gördük. Maaile Dergimizin Genel Yayın Yönetmeni Mustafa Kurdaş’a da sorduk. Aileyi toplumun kök hücresi olarak tanımlayan Kurdaş, kök hücreye müracaat zamanında olduğumuzu söyleyerek;

“Genellikle ‘aile toplumun hücresidir’ diyoruz ama yeni tıbbi gelişmeler çerçevesinde aileyi tanımlarsak aile bu toplumun kök hücresidir. Kök hücrede bedenin vücudun bütün kodları var. Doğal olarak ‘Toplum sağlıklı mı, değil mi?’ diye bakacak olursak aileye bakmamız gerekiyor. Aile yapısı sağlıklı olan bir toplumun sağlığı da yerindedir. Fakat ailede bir sorun, bir kriz varsa o zaman toplum şu küresel dünya içerisinde giderek savrulmuş toplumlardan birisi haline gelecektir. Bu bakımdan ben aileyi toplumun kök hücresi olarak tanımlıyorum. Ve biliyorsunuz, kök hücreye müracaat zamanları vardır. Sanırım bu zamanlar kök hücreye bakma zamanı, yani kendimizi bulma, kodlarımızı yeniden ayarlama zamanı.”

KÖK HÜCREMİZLE OYNADILAR

Ailemizin içerisinde olduğu durumu anlamak için aile politikalarını ve uygulanan projeleri anlatan Kurdaş, ailemizde yaşanılan dönüşümleri değerlendirdi;

“Aile sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada kriz yaşıyor. Nitekim İslam alemi batıya karşı kendisini güçlü kılan unsur olarak eskiden aileyi gösteriyordu. Batının kokuşmuşluğu, içerisinde bulunduğu görüntü aile yapısının darmadağınıklığı ile ifade ediliyordu. Avrupa toplumlarında aileye bakış eskiden çok daha farklıydı. Hatta ben Maaile Dergisi’nin ilk genel yayın yönetmeni yazısında da ifade etmiştim; ortaçağ Avrupa’sında aile, kralların bile giremediği son kale olarak tanımlanıyordu. Ama bugün Avrupa ailesini çoktan kaybetti, küresel krallar aileyi ele geçirdi. Öyle ki, Avrupa toplumları kök hücresiz, birey merkezli bir toplum haline geldi. Bunun da sıkıntılarını yaşıyorlar.

Türkiye’de de nereden bakarsanız bakın 50 yıldır aileyle ilgili süren bir süreç var. Bir zamanlar ‘doğum kontrol kampanya’ları devletin bir projesi olarak cereyan etti. Batılılaşmanın bir zorunluluğu olarak büyümeyen, genişlemeyen bir aile istendi. Sonra çekirdek aile modeline doğru bir geçiş oldu. Böylece dedeler ve nineler ailenin içerisinden çıkartılmış oldu. Aslında bu ailenin ve toplum sağlığı açısından çok önemli bir dönemeçti. Baba çalışıyor meşgul, anne çalışıyor ya da evin işleri var, meşgul. Nihayetinde evin çocukları var. Erkek çocuğunu dede alıyor camiye götürüyor, ninesi kız çocuğunu alıyor Kuran’a götürüyor. Dede ya da nine ile kuşaklar arası bir iletişim oluyor, anne ve babanın eksikliği giderilebiliyordu. Tabi inanç merkezli, tarih merkezli, millet merkezli bir rehabilitasyon söz konusuydu. Dede ve nine ailenin dışına itildikten sonra aile yapımız anne baba ve çocuklar tanımlaması yapıldı. Zaman içerisinde anne baba ve çocuklar tanımından “-lar” eki de atıldı ve çekirdek aileden modern aile tipine geçiş yapıldı, bu da anne baba ve çocuk. Bu formulasyon da aileyi tanımlamayan bir akışa gitmeye başladı ve karı koca artık aile olarak tanımlanır hale geldi. Çünkü geçim sıkıntısı, sosyal sıkıntılar ya da batıdan sınırları aşan rüzgârlar, akademik tezlerle, filmler ve dizilerle kadının ve erkeğin hayatını yaşamasının, özgürlüğünün önüne konulan en büyük engel “çocuk” olarak tanımlanmaya başlandı. Nihayetinde geldiğimiz noktada artık nikaha da gerek duyulmayan “partner ve birliktelik” kavramlarıyla örtüşen bir çatı var karşımızda. Aile diyemiyorum ama aileyi neredeyse bu şekilde tanımlayacak bir süreç içerisine girmiş olduk. Bu bir toplumun uçuruma koşarak gitmesinden başka bir şeyi ifade etmiyor. Acaba toplumun seyri mi aileyi bu hale getirdi yoksa ailedeki kodlarla oynamalar mı bu hale getirdi diyecek olursanız; kök hücreyle oynanması meselesidir bu. Biliyorsunuz tarımda GDO denilen yaklaşımlar söz konusu. Genetiği ile oynanmış gıdalar ya da üretimler bir şeyi başka bir şey yapıyor. Toplumun kök hücresiyle oynanmış olmasının toplumun genel karakterini bozduğunu düşünüyorum.”

“Adalet ve Kalkınma Partisi’nden beklenen şey aileye çeki düzen vermesi, aileyi tekrar kendi rotasına getirmesiydi.” diyen Kurdaş son 19 yılda uygulanan aile politikalarının toplumu nasıl ifsat ettiğini açıkladı;

“Adalet ve Kalkınma Partisi iktidara gelirken aile mefhumuna önem veren ve aslında ailenin genel gidişatından rahatsız olan bir kesimin oylarıyla ve umutlarıyla iktidara geldiler. Fakat geçtiğimiz süreç içerisinde maalesef AKP iktidarında aile çok daha büyük bir tahribat yaşamıştır ve yaşamaya devam ediyor. Bu iktidarın kadına, erkeğe, aileye yaklaşımı, aile politikaları aileye zarar vermez denilerek bakıldı. Hiçbir şekilde mercek altına alınmadı ve bu zamana kadar geldik. Gördük ki, hata edilmiş çünkü AKP iktidarı başka hiçbir iktidarın yapamadığı kadar büyüklükte bir tahribat meydana getirmiştir. Bunu ben söylemiyorum bunu muhalefet partileri de söylemiyor. Gerçi bugün muhalefetin de iktidarında gündeminde çok fazla aile yok. Ama iktidara oy verenler bugün geldikleri noktada belki de iktidarı en çok aile üzerinden eleştiriyorlar. Bunun da nedenleri var. Özellikle de 2011 yılında imzalanan İstanbul Sözleşmesi ve 6284 ile ilgili süreçte karşılaşılan sonuçlar iktidara oy veren tabanı çok büyük bir hayal kırıklığına uğratmıştır ve muhalefetten çok bugün AKP tabanı aile bakımından bu iktidarı en sert şekilde eleştiriyor ve hayal kırıklığını ifade ediyor.

AKP’nin daha göreve neredeyse gelir gelmez yapmış olduğu en büyük tahribat zinanın suç olmaktan çıkartılmasının önünü açmasıdır. AKP’nin ilk döneminde Türk Ceza Kanunu’nda özellikle Avrupa Birliği ve normları çerçevesinde yaklaşık 800 sayfalık bir değişim söz konusu olmuştur. Zinanın suç olmaktan çıkartılması konusu tartışıldığı zaman dönemin başbakanı Recep Tayyib Erdoğan “Avrupa da kim oluyor?” demiş ve rest çekmiş fakat sayın Erdoğan bir Brüksel seyahatindeyken TBMM bir telefonla toplatılmış, sayın Bülent Arınç Meclis Başkanı’ydı hatırladığım kadarıyla ve Türk Ceza Kanunu bu şartlarda ve maalesef milletvekillerinin neredeyse tamamı hiçbir şekilde okumadan meclisten geçirilmiş ve zina suç olmaktan çıkartılmıştır. Zina suç olmaktan çıkartılalı yaklaşık 15 yıl olmuş. Son dönemlerde de biliyorsunuz Esra Erol’un TV programında bir kadın çıkıp DNA sonucuna göre kocasından olmayan çocuğun sevincini ifade etmiş, böyle bir hezeyanda bulunmuştur. Oysaki zina suç olmaktan çıkarılmasaydı anneyi temsil eden o kadın, kocasından olmayan bir çocuk karşısında suç işlemiş olur ve ceza alırdı. Gördüğümüz gibi o kadar pervasızlık cüretkarlık ortaya çıkmıştır ki anneyi temsil eden bir kadın zina ile ilgili bir sonucu televizyonda cesaretle hatta pervasızca söyleyebiliyor.”

MAAİLE DERGİSİ BİR RUHLA ÇIKTI

Aileye olan ihtiyacı vurgulayan Kurdaş, niçin bir aile dergisine ihtiyaç duyduklarını ve Maaile Dergisi’nin yayın hayatına nasıl çıktığını anlattı;

“Bugün Türkiye’de aile deyince aile, kadın üzerinden tanımlanıyor maalesef ki. Maaile Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni olarak ifade ediyorum ki, Maaile Dergisi, ‘bir kadın dergisi’ değildir, aile dergisidir. Biz olayların, konuların, fikirlerin, görüşlerin, her şeyin parçalandığı bir zamanda aileyi de tanımlarken onu da parçalayarak tanımlayamayız. Bir kadın, aile demek değil ama ailenin en önemli ve ailenin gücünü temsil eden yapı taşıdır diyebiliriz. Genellikle aile kadın üzerinden tanımlanıyor ve bu aslında aileyi değil de küresel bir projeyi öne çıkarttığımız anlamına geliyor. Mesela Türkiye’de ‘aile ve kadın politikaları’ ya da ‘aile ve kadın bakanlığı’ diye tanımlanıyor. Ya da aile bakanlığında bir genel müdürlük var; kadının statüsünü koruma genel müdürlüğü. Niçin erkeğin statüsünü koruma genel müdürlüğü ya da çocuğun statüsünü koruma genel müdürlüğü yok? Aileyi hep parçalıyoruz. Feminizmin doğurduğu, cinsiyet ayrımcılığında bir istismar konusu olarak kullanılan, kadınla erkeği illa karşı karşıya getirme dürtülerini ve zeminini oluşturan kadın merkezli bir aile bakışı var. Biz biliriz ki, yuvayı dişi kuştur. Ama siz bunu aileyi küresel projeler bakımından kadını ‘anne’ vasfından çıkartıp başka bir yere çekmeye çalıştığınız zaman onun adı başka oluyor. İşte bu bakımdan Maaile Dergisi bir ‘kadın dergisi’ değildir. Maaile Dergisi bir ‘kadın ve aile dergisi’ de değildir. Maaile Dergisi gerçek manada bir ‘aile’ dergisidir.

Biz biliyoruz ki, aileyi de çekip çeviren, ailedeki en büyük sorumluluğu taşıyan annedir, kadındır. Gerek eğitim olsun, iktisat, sosyal ilişkiler olsun aileyi çekip çeviren kadındır. Her ne kadar Türkiye’de kazak erkek ya da kılıbık erkek tanımlamaları yapılıyorsa da gerçek şudur; Türkiye aslında erkek baskın bir toplum değil, kadına hürmet eden bir toplumdur. Bir eş olarak, bir anne olarak, bir kız evladı olarak kadına hürmet eden toplumdur. Bakınız bu kelimeleri çok seçerek kullanıyorum. Çünkü genellikle kelimeler üzerinden kadın ve aile projeleri yürütülüyor. Güçlü kadın demiyorum. Kadın zayıf değildir. Güçlü kadın vurgusu kadına hakarettir, kadını acziyet içerisinde gösterme çabasıdır. Erkeğe karşı isyan teşvikidir bir bakıma. Toplumun yapı taşı aile ise; ailenin yapı taşı da kadındır. Konuyu dağıtmadan tekrar gelecek olursam; Maaile Dergisi aileye bir bütün olarak bakan bir dergidir. Eğer şuurlu ebeveyn, özellikle de bir ümmet kadını, fikri olan, okuyan, düşünen, dertlenen, evde bu dertleri fikirleri anlatan, aile fertlerini de dertlendiren bir anneyi inşa edebilirsek aileyi de tekrar ayağa kaldırabileceğimizi biliyoruz. Kabul edelim evimize televizyon girdiğinden beri aile reisi ne erkektir ne kadındır. Erkekle kadın didişiyor olsa da görünürde, televizyon formatı evi çekip çeviriyor. Biz istiyoruz ki bu formatının dışında bir anne olsun evin içerisinde. Fikri olan, düşünen, tasalanan, ekonomiyi bilen, iktisadı da bilen, üretmeyi de tüketmeyi de bilen, eğitmeyi de bilen, olaylara Müslümanca bakmayı bilen bir anne önce kendi ailesini sonra toplumu ayağa kaldıracaktır. Maaile Dergisi’nin yüklenmiş olduğu misyon bu kadar kıymetli bir misyondur. Maaile Dergisi de bugüne kadar bunu en güzel şekilde yerine getiriyor kanaatindeyim çünkü bize gelen tepkiler bu yönde.

Maaile Dergisi bir ruhla çıktı. Çok satalım, çok okunalım, çok konuşulsun, reklamımız çok olsun, popüler olalım diye bir kaygıyla çıkmadı. Maaile Dergisi deminden beri konuştuğumuz kaygı ve endişelerle yayın hayatına doğdu, sadece evin annesinin, evin kızının değil evin babasının da okuduğu bir dergi haline geldi. Ruhu ve başlangıcı da bunu hedefliyordu. Popülariteden çok niteliği, görüntüden çok taşıdığı mesajı çok daha önemsiyordu. Kadın bugün sadece bedeni üzerinden istismar edilmiyor, kavramlarla, küresel projelerle de istismar ediliyor. Yeri gelir biz bunları da işleyebilirdik. Ama hayır, biz Maaile Dergisi’nde bir savunma yapıyoruz. Neyi savunuyoruz? Aileyi savunuyoruz. Anneyi savunuyoruz. Kadın yine demiyorum çünkü kadın algısı maalesef Türkiye’de de küresel anlamda da hep erkeğe karşı baskın olmaya çalışan bir figür olarak gösteriyorlar. Hayır, kadını biz böyle bir alt zemine oturtamayız. Tekrar ediyorum; kadın hürmet gören, hürmeti hak eden ve çekip çeviren bir aile ferdidir. Biz aile ferdi olarak değil de, tek başına kadın olarak ele almayı da bilirdik o zaman bizi alkışlayan da çok çıkardı. Biz bunu önemsemedik. Ve güzel bir ruhla çıktık.

Elif Örs Hanımefendi Maaile Dergimizin editörü olarak büyük fedakârlıklar yapıyor. Aynı şekilde Adnan Öksüz Milli Gazete’mizi temsilen bir başka editörlük görevini en güzel şekilde yapıyor. Ve Maaile kadrosu da, ta başından beri büyük bir fedakârlıkla bu çalışmaları yapıyor. Maaile Dergisi hanımefendilerin çıkarmış olduğu bir dergi. Bir başka önemli özelliği de ‘Milli Görüşçü Hanımefendi’lerin çıkarmış olduğu bir dergi. Bunları şeklen konuşmuyorum, kıymet verdiğim şeyler olduğu için detaylara giriyorum. Okuyucularımızda bunları bilsin. Maaile Dergisi’ne dışarıdan alabileceğimiz popüler isimler de olabilirdi. Bizim tercihimiz ise bir hanımefendiler çıkarsın, iki ‘Milli Görüşçü Hanımefendi’ler çıkarsın yönünde oldu. Aynı zamanda bir kadro yetiştirmek istedik ve Maaile Dergisi bugün çok nitelikli bir kadroya sahip. Maaile Dergisi çok istikrarlı bir kadroyla çıkıyor. Para karşılığı çıkan yazılarla, dosyalarla değil tam da Maaile’nin özüne uygun bir anlayışla kardeşlerimiz, kadromuz fedakârlık yapıyor. Bununda altını özellikle çiziyorum. Çünkü biz kendi kıymetimizi bilmezsek ya da kendi yüklediğimiz manayı bilmezsek okuyucu da bunu bilmez. Okuyucu da kıymeti ve manayı bilmezse o zaman amaca uygun bir sonuçla karşılaşmayız. Aynı zamanda Maaile okuyucusunun da çok önemli fedakârlıkları var, dergimize bir aile anlayışı çerçevesinde bir tutunuş var. Bu da çok kıymetli. Maaile o kadar nitelikli bir yayın hayatı sürdürüyor ki, yeri geliyor Maaile Dergisi’ndeki dosyalar üzerine dersler yapıldığını duyuyoruz. Sadece Türkiye de değil Avrupa’da da Maaile Dergisi ilgiyle takip ediliyor. Gerçekten çok saf ve temiz bir başlangıç ve yürüyüş var. Bu yüzden ben Maaile ekibini başta Elif Örs Hanımefendi olmak üzere, sizi ve tüm kadromuzu tebrik ediyorum. Beşinci yılına girmiş bir dergi kendisinden iftiharla bahsedilmeyi hak eden bir dergidir diye düşünüyorum. Milli Gazete ailesinin yüz aklarından birisidir Maaile Dergisi.”

MİLLİ GAZETE, AİLE SAVUNMASI YAPIYOR

Ailenin yanında olmanın kolay olmadığı bir zamandan geçtiğimizi ifade eden Kurdaş, Milli Gazete’mizin yakın zamanda almış olduğu aile ödüllerine dair açıklamalarda bulundu;

“Şu zamanda ailenin yanında olmak kolay değil. Aileyi savunmak adeta bölücülük yapıyormuş gibi algılanıyor, kadın düşmanlığıymış gibi algılanıyor, hatta aileyi savunmak kadına şiddeti savunuyormuş gibi algılanıyor. Bakınız makasın ucu ne kadar açık. Oysa bugün sadece Türkiye’nin değil bütün toplumların en büyük ihtiyacı aile savunmasıdır. Ailesini kaybeden toplumların ayakta kalması mümkün değildir. Aile yok olduğu an bilesiniz ki, o millette küresel sistemin üzerinden adeta buldozerle geçtiği zemin haline gelir. Sadece tüketim figürüdür. Zaten artık insana insan denmiyor, istatistikler insanı tüketici olarak tanımlıyor. İşte aileye karşı yapılan saldırıların sonucudur bu. Sadece pazar olarak görülen, mal alması gereken, sadece bedenini ve nefsini doyurmak zorunda olan bir figür haline getirilmiştir insan. Bu bakımdan aileyi savunmak bugün aynı zamanda yerli üretimi, bu toplumun tarihini, bu millettin yarını savunmak anlamına geliyor. Bu dünyanın en güç işlerinden birisi haline getirildi. Çünkü küresel sistem aileyle büyük bir savaş yapıyor.

Biz Milli Gazete olarak bir aile savunması yapıyoruz. Bunu yaparken zorluklarla karşı karşıya kalıyor muyuz, evet kalıyoruz. Bugün aileyi savunmak aynı zamanda birtakım kavramları da savunmak anlamına geliyor. Ahlak kavramını, namus kavramını savunabilmek için önce feminist gruplarının, hatta aile bakanlığının yanlış yürütmüş olduğu politikaların doğurmuş olduğu zihniyeti de aşmayı gerektiriyor. Düşünebiliyor musunuz, bundan yaklaşık 100 yıl önce namusu için düşmanı kovmuş, kurtuluş mücadelesi vermiş bu millet bugün ‘namus’ kavramını bile konuşamıyor. Burada Milli Gazete çok önemli bir vazifeyi omuzlamış demektir. Bu bakımdan Milli Gazete iki önemli ödülü aldı. Bunlardan birisi ‘ Altın Kayısı Ödülleriydi. Malatya’da, Milli Gazete’nin Genel Yayın Yönetmeni olarak bu ödül bize tevdi edildi. Büyük bir şerefle bu ödülü Milli Gazete adına aldık. Yaklaşık bir hafta sonra da Türkiye Aile Meclisleri, Milli Gazete’ye ‘Yılın Gazetesi ve Genel Yayın Yönetmeni Ödülü’nü tevdi etti. Ve bu ödülü de büyük bir şeref ve izzetle aldık. Bu şeref ve izzet kelimelerini bilerek kullanıyorum. Çünkü bize birçok ödüller, plaketler, takdimler, takdirler söz konusu olabiliyor. Ama aileyle ilgili bir takdiri çok önemsediğim için, Millî Gazete’nin geride bıraktığı 48 yılını da temsil ettiği için şeref ve izzet meselesi olarak ifade ediyorum.

Altın Kayısı Ödülleri’nin organizasyon ve sponsorluklarını yapan kişi ve kurumlara hem de Türkiye Aile Meclislerine teşekkür ediyorum bu değeri gördükleri için. Hoş görülmeyecek gibi değil çünkü kimsenin ilgilenmediği bir alan. ‘Niçin?’ diyecek olursanız bu alan maalesef mayınlı alan, taşlanılan bir alan. Küresel bir dayatma varken, Avrupa Birliği normları İstanbul Sözleşmesi gibi bir metni dayatmışken ve Türkiye’de maalesef sapkınlıkların önce kabulü sonra meşruiyeti sonrada kökleşmesi için bir zemin oluşturulurken kimse çıkıp bir şeylere itiraz edemiyor. Ne kendi kavramlarına sahip çıkabilen bir siyasi zemin var, ne medya var ne de kanaat önderlerimiz var. Maalesef aile savunmasına ve kavramlarına sahip çıkanlar, yıkım projelerini eleştirenler taşlanıyor, hedef gösteriliyor. Hatta hiç kimsenin koymayacağı ambargolarla dahi karşı karşıya kalıyoruz. Kimi çevrelerce büyük takdir topladık, topluyoruz ama kimi çevrelerde psikolojik baskı oluşturmaya çalışıyor. Erbakan Hocamızın ifadesiyle “Biz inanıyoruz ki, bu milletin külüne üfleseniz iman çıkar.” Bu millet Milli Gazete’nin bu yaklaşımına sahip çıkıyor. İnanın başka konularda Milli Gazete’ye kızan ama en azından bu konularda bizim hakkımızı veren büyük bir kitle var. Bu ödüllerde bunu temsil ediyor diye düşünüyorum. Çünkü aile konusu herhangi bir partinin tabanının konusu değil, aile konusu politik hesapların içerisine girilebilecek bir konu değil. Aile konusu bu milletin yarını doğrudan ilgilendiren bir konudur. Herkes çocuğunun savunmasını ailede başlatabilir. Bu bakımdan Milli Gazete hiç kimsenin sahip çıkmadığı bir dönemde bu konuya yayınlarıyla, manşetleriyle, dosyalarıyla, özel sayılarıyla, röportajlarıyla, Maaile Dergisiyle, Milli Çocuk ve Fikri dergileriyle topyekûn eğiliyor. Bu ödüller de bunun bir kıymeti olarak o şerefli tarihinde yerini aldı.”

Röportajımızın başında da dile getirmiştim bu röportajı almak çok güç oldu. Konuğumuz, Genel Yayın Yönetmenimiz “Siz güç oldu diyorsunuz ama.” diyerek nedenlerini açıkladı ve Maaile Dergisi’ne verdiği önemi anlattı;

“Maaile Dergisi’ne bizzat önem veriyorum. Beş yıldır hemen hemen bütün yayın kurullarına başkanlık yapma ihtiyacı duydum. Olmayabilirdi de bahsettiğiniz yoğunluk çerçevesinde. Belki son zamanlarda bir iki tane yayın kurulu toplantısına iştirak edemedim. Ama beş yıldır yayın kurullarının tamamına katılmayı, çalışmanın ve üretimin içerisinde olmayı bir gereklilik olarak duydum. Sadece dergi ve okuyucuya saygı olarak değil, kendim içinde gerek duydum. Çünkü bu alan özel düşünmeyi, özel ilgiyi gerektiren bir alan. Maaile, yayın kurullarında Maaile ekibimizin çok büyük faydalar edindiğini düşünüyorum. Çünkü ben de çok büyük faydalar edindim. Bir zeminde bir şeyler tartışılırken o kurulun bütün üyeleri, mensupları ister genel yayın yönetmeni vasfıyla olsun ister editörü ister yazarı çizeri hepsi faydalanır. Maaile Dergisi aslında Milli Gazete’ye böyle dolaylı yoldan bir fayda meydana getirmiştir. Çünkü bizim özel alanımız haline geldi. Ve oradaki hassasiyeti biz günlük yayınımıza da yansıtma gereksinimi duyduk. Milli Gazete, Maaile Dergisi’ne çok şey verdi tecrübesiyle ama Maaile Dergisi’nin o ruhu, hedef kitlesi ve manası Milli Gazete’ye ayrı bir önem verdi. Milli Gazete o yüzden bu ödülleri alabilecek kabiliyeti ve zindeliği tutabildi. Maaile Dergisi ekibi şahsımızla bu röportajı hep istedi. Biz Maaile Dergisi’nin Genel Yayın Yönetmeni olarak göründüğümüz için uygun görmedik. Maaile Dergisi bakımından arka planda kalmayı tercih ettik çünkü hanımefendiler çok daha fazla fedakârlık veriyorlar, çok daha fazla ön planda olmaları gerektiği için röportaj yapmadık. Şu süreçte Milli Gazete’nin almış olduğu ödülleri gündem yapınca ister istemez bize de bir mecburiyet olarak ama kaçarak değil hakikaten severek bu röportajı yapmak nasip oldu. Üstelik beşinci yıla nasip oldu.”

ERBAKAN HOCAMIZIN AİLEYE VERDİĞİ ÖNEM

Erbakan Hocamızın aileye verdiği önem kendi başına bir röportaj konusudur. Ancak Hocamız ile uzun yıllar beraber çalışan, basın danışmanlığını yapan, Mustafa Kurdaş’ı yakalamışken Erbakan Hocamızı konuşmadan olmazdı. Erbakan Hocamızın siyasetinin aile merkezli bir siyaset olduğunu vurgulayan Kurdaş, Hocamızın hayatından önemli hatıratları paylaştı;

“Biliyorsunuz Erbakan Hocamız siyasi hayatına başlamadan evvel çok önemli iki konferans verdi. Bunlardan biri ‘İslam ve İlim’ diğeri de ‘İslam ve Kadın’ konferanslarıydı. Erbakan Hocamızı en iyi anlatacak bu konferanslardır diye düşünüyorum. Ben kendi gözlemlerim olarak şunu ifade edeyim; Erbakan Hocamızın siyaseti aile merkezli bir siyaset. Küresel bir savaşta, Erbakan Hocamız D-8 Projesi’nde İslam ülkelerinin ailenin korunması ile ilgili bir masa teşekkülünü oluşturmuştu. Herhalde bu bilgi Erbakan Hocamızın siyasetinin, Milli Görüş hareketinin aileye verdiği ehemmiyetini ortaya koyuyor. ‘Önce Ahlak ve Maneviyat’ düsturu hocamızın taşıdığı bir sancaktı. Doğal olarak hocamızın bütün çalışmaları aile ilgili çalışmalardı. Kendi ailesiyle ilgili, Nermin Annemizle de ilgili müşahede ettiğimiz şeyler var. Nermin Hanımefendi, Hocamıza gerçekten bir eş olarak, bir lider olarak ayrı bir önem kıymet veriyordu. Erbakan Hocamız da bir eş ve anne olarak Nermin Hanımefendi’ye aynı kıymeti veriyordu. 12 Eylül yargılamalarında da hapisteyken hocamız her gün Nermin Hanımefendi’ye gönderdiği bir gül vardı. Bu da hocamızın sevdiği insana, eşine, bir anneye verdiği kıymet olarak hatırlanması gerekir diye düşünüyorum. Hoca konuşmadı, bunları politika meselesi haline getirmedi ama bunları hayata geçiren siyaseti güttü. Aileyi koruyan, kollayan siyaseti Türkiye’nin gündeminden hiçbir şartta düşürmedi. Milli Görüş hareketi de aileden hiçbir zaman vazgeçmedi, şimdi zamanı değil demedi. Milli Görüş Hareketi, elhamdülillah, siyasi partileriyle, Milli Gazetesiyle, yayınlarıyla, bütün kurum ve kuruluşlarıyla aileye sahip çıkmaya devam etti. Çünkü lideri Erbakan Hocamız ve 50 yıllık müktesebat bunu hepimize emrediyor.”

AİLE MESELESİ BİR DÜZEN MESELESİDİR

Akademiden medyaya, medyadan akademiye yerli ve milli bir şuura ihtiyaç olduğunu dile getiren Kurdaş, ailenin bir düzen meselesi olduğunu söyledi;

“Medya her şeyi parçalıyor, hiç değilse aileyi alırken bütünleştirmeli diye düşünüyorum. Devlet politikaları, kadın politikaları olmuşken, aile bakanlığı sadece kadın bakanlığı haline getirilmişken, medya düzeni sadece kadınla ilgili projeler yürütüyorken, yerli ve milli medya aile projeleri yürütmesi gerekir diye düşünüyorum. Çünkü medya bir kaptır ve aile o kabın içerisine girer. Aile o kabın şeklini alırsa toplumda o kabın şeklini alacaktır. Medya 1950’lerden beri ABD’de başlayan projelerin, bugün yine New York’ta olgunlaştırılan ve üniversitelerde tezleştirilip maalesef kanunlaştırılan tezlerin ve projelerin sözcülüğünü bırakmalı. Bir genel yayın yönetmeni, bir haber müdürü, bir muhabir, bir siyasetçi annesini hatırlamalı. Anneyi hatırlamak 30-40 yıl öncesini hatırlamaktır. Ve o huzur dünyasını bugünkü huzur dünyası haline getirecek yayınları benimsemelidir. Maalesef birileri bir yerde bir menüyü bir yemek tepsisini hazırlıyor, akademik dünyanın, medyanın ve siyasetinin önüne koyuyor. Akademi dünyası, medya ve siyasette onu milletin ve ailenin önüne koyuyor. Siyasetimizde, medyamızda, akademik dünyamızda kendi sofrasını kurmalı diye düşünüyorum. Tek başına meydanında, siyasetinde, akademinin de yapacağı bir şey yoktur. Aile meselesi bir düzen meselesidir. O halde topyekûn yapacağımız çalışma aslında ‘Yaşanabilir bir Türkiye, Yeniden Büyük Türkiye ve Yeni Bir Dünya’nın kurulması çalışması olmak durumundadır.

YERLİ VE MİLLİ BİR AİLE POLİTİKASINI İHTİYAÇ VAR

Kurdaş röportajımızın sonuna gelirken başta ailemiz olmak üzere, toplumumuzu tekrar ayağa kaldırabilmek için yerli ve milli aile mevzuatlarına olan ihtiyacın altını çizdi;

“İstanbul sözleşmesi ve 6284 üzerine ayrı bir paragraf açmak isterim. Bugün Milli Gazete son zamanlarda ciddi bir farkındalık oluşturmuş hatta devlet politikalarını etkileyebilecek bir farkındalığı meydana getirmiştir. O yüzden bu farkındalık birtakım ödülleri kıymet verişleri beraberinde getirmiştir. Ben camiamıza Milli Gazete’nin bu gayretine olan sahiplenmesine teşekkür ediyorum. Öte yandan İstanbul Sözleşmesi bir ilahi metindir gibi tavır alınıyor Türkiye’de. Eleştirilemezmiş gibi düşünülüyor. Aile dizayn ediliyor, bizlerin olmadığı, çocuklarımızın olmadığı bir aile öngörülüyor. Bu bakımdan zinanın suç olmaktan çıkarılma süreci, CEDAW, İstanbul sözleşmesi, İstanbul sözleşmesinin emri ve hamili altındaki 6284’ten Türkiye ve ailemiz kurtarılmalı. Gerçekten yerli ve milli aile yapısını meydana getirecek mevzuatların oluşturulması gerekmektedir. Bunların detaylarına girmeme gerek yok çünkü Milli Gazete ve Maaile okurları bunların detaylarını çok iyi biliyor. Ama bizim bütün kurum ve kuruluşlarımızla milli bir aile projesini geliştirmemiz ve olgunlaştırmamız gerekiyor. Sadece eleştirmek yetmez aynı zamanda eleştirdiğimiz İstanbul Sözleşmesi, 6284 ve CEDAW ’ın yerine koyacağımız çalışmaların öncüsü Milli Görüş Harekatı ve milletperver, vatanperver akademisyenler kurum ve kuruluşlar bu işin içinde olmalı diye düşünüyorum. Aileyi hep beraber gündem yapmamız lazım. Aileyi biz unutursak aile korumasız ve kalkansız halde kalacaktır. Unuttuğumuz ailemizi yarın bulamayabiliriz, unuttuğumuz çocuğumuzu yarın bulamayabiliriz. O yüzden çocuğumuzu, kadınımızı, erkeğimizi, ailemizi unutmadan günlük siyasetimizi, günlük yayınlarımızı, günlük gençlik çalışmalarımızı dizayn etmeli ve planlamamız lazım. Röportaj için teşekkür ederim, zahmet buyurdunuz. Evinizde sizi ağırlamak bizim için ayrıca güzeldi.”

RÖPORTAJ: Selime Sümeyye ABATAY 

 

24 Kas 2020 - 15:36 - Gündem


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi


Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?