"İstanbul’da mevsim yok"

Şair ve yazarlara ilham olmuş, binlerce yıldır güzelliği dillere destan olan İstanbul'da mevsimler de bir başka yaşanıyor. Özellikle sonbahar ayları ise İstanbul sevdalıları için ayrı bir güzellik.

Haber albümü için resme tıklayın

İstanbul'un güzelliğinden ilham almış şairlerden biri de 1956 yılında vefat eden ve özellikle “Üç İstanbul” romanıyla anılan yazar ve şair Mithat Cemal Kuntay'dır. Kuntay, “İstanbul’da mevsim yok” başlıklı yazısında, mevsimlerin İstanbul’un semtlerinde nasıl farklı derecelerde hissedildiğini anlatıyor. Mevsimlerdeki değişikliklerden de yakınan Kuntay, "İstanbul’da 11 ay, 11 yalandır" der. Bakalım Mithat Cemal Kuntay, "İstanbul'da mevsim yok" başlıklı yazısında bizlere neler anlatmış:

İstanbul’da mevsim yok

Siz istediğiniz kadar mektuplarınıza bugün 26 Mayıs diye tarih atın; bugün 26 Temmuz’dur. Ve yarın yazacağınız kâğıtlara da istediğiniz kadar 27 Mayıs tarihini koyun: Şimal rüzgârı eserse, yarın 27 Eylûl’dür.

İstanbul, iki şeyin oyuncağıdır: Marmara’nın ve Karadeniz’in. Bu ikisinden hangisinin keyfi hakimse, o gün ilk veya sonbahardır, kış veyahut yazdır.

Sonra, İstanbul’da, her mahallenin de ayrı takvimi var. Bir aralık Hırkaişerif’te oturan büyük istiklâl şairimiz, şöyle diyecek:

Bizim mahalleye poyraz kışın da oğrayamaz:

Erir erir akarız mahallemizde, geldi mi yaz.

İstanbul’un bazı taraflarında poyraz, bir misafir kadar var. Bazı yerlerinde de lodos, randevusuna sadık olmayan bir sarraf kadar yok.

Süleymaniye yazı, Gedikpaşa kışı inkâr edilebilirler. İstanbul’da 11 ay, 11 yalandır. On bir ay diyorum, çünkü bir tek ay var ki, o en şahsiyetlisi, en seciyelisidir; çünkü, hiç olmazsa seciyesizliğini gizlemiyor ve kancık olduğunu anlayacaklar diye korkmuyor: Mart.

Takvimin İstanbul’da yalan olduğunu en iyi anlayan, Osmanlı İmparatorluğu’nun vezirlerinden biri olmuştu. Sokağa çıktığı zaman, arkasında yürüyen ağası, omzundaki kısa sarıkta dört mevsimin robasını taşırdı: Kürk, palto, harmaniye, pardesü!

Bu, öğleyin yanan adamın ikindi üzeri üşüyeceğini takvime rağmen bilmenin İstanbullu bir vezire mahsus olan dirayetiydi.

Beni en ziyade kötümser eden şey, İstanbul’un ne takvimsizliğidir, ne de mevsimsizliği… Ben, mart ayına mahsus karaktersizliğin öteki aylara da sirayetinden muztaribim. Geçen mayıstaki gizli kışı unuttuk mu?

Sonra, iki günden beri devam eden cehenneme “yaz” mı diyeceğiz? Dört denizli İstanbul’a bu yalan yakışır mı?

“Hülâsa yaz, Hasan’ın pek ziyade sevdiği yaz” mısraındaki Hasan, eğer sağsa, bilmem ki, Rubab-ı Şikeste’den başını uzatıp da mayıstaki bu cehennemi pek ziyade sevdiğini söyleyebilir mi? Zavallı Tevfik Fikret, bu mısraı yazdığı zaman İstanbul’da “yaz” diye bir şey belki vardı. Şimdi o da yok, dostluk gibi, yemek gibi, esvap gibi…

04 Ekim 2019 - Kültür-Sanat


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


İstanbul Markaları

Milli Gazete, İstanbul ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

0 (212) 697 10 00
Reklam bilgi


Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?