Gizle

Ayranı var içmeye, ya ayakkabısı...

Gençlerbirliği teknik sorumlusu Ümit Özat’ın maç sonu demecinden, “saygı çerçevesi içerisinde” yaklaşımlar beklediği olumluluğunu çıkardığımda, doğrus...

Büyütmek için resme tıklayın

Gençlerbirliği teknik sorumlusu Ümit Özat’ın maç sonu demecinden, “saygı çerçevesi içerisinde” yaklaşımlar beklediği olumluluğunu çıkardığımda, doğrusu sevinmiştim; değişiminin ses olarak da duyulur olmasına. Malum, geçtiğimiz yıllarda, rakip teknik adamların uzattıkları eli sıkmamak gibi gösterileri vardı. Neyse konumuz Ümit Özat değil, rakibi olmuş Şenol Güneş bey.

“Ayakkabıları yoktu 10 çift ayakkabıyı biz verdik. Bizi yenseler, bizim ayakkabılarımızla yeneceklerdi.”

Gençlerbirliği kulübünü ayağa kaldıran Şenol Güneş karşı demecinin en nemli kelimeleri bunlar.

Konumuz, ne Gençlerbirliği‘dir, ne de Gençlerbirliği’nin, Anadolu’da iken “İstanbul’un havası kirli” göndermeleriyle gündem olmayı beceren Şenol Güneş’e, kirliliğe katkıda bulunmak ya da kirlilikten etkilenmek karşı imasıdır.

Ayakkabıları tartışmak istiyoruz; Giyen ayakları hariçte tutarak..

“Ayakkabıları yoktu, 10 çift ayakkabı verdik!”

İyilikten önce gerekçenin açıklanmasınındaki kibir kokusuna da biz değil, devletin “Talim ve Terbiye Kurulu” karışacağından, konumuz çevre kirliliği sayılmasın.

Ayakkabı vermek geleneği mi var?

Eğer yoksa..

Karşı taraf bu durumda “Al diyetini” deme hakkını nasıl kullanacak? Mademki kabul etmişlerdi, neleri işiteceklerini bilmeden.. Hem de daha önce uzağı görmemek gibi eksikliklerle tanımlanmalar duyduklarını henüz unutmamışlarken..

“Bizi yenseler, bizim ayakkabılarımızla yeneceklerdi.”

Bu cümle çok başka bir cümle. Anlaşıldığından fazla anlattığı olan farklı bir yapılanma var burada. Türkçemizin gözünü seveyim.

“Bizi yenseler, bizim ekmeğimizle (İstanbul’un ya da Beşiktaş semtinin lokantalarında karın doyurmuş olmakla..) bizi yeneceklerdi!” Cümlesindeki ifade değildir vurgulanan.

Ayakkabı.. Yegane yenme aracı.. Kafakabı diye bir üretim olmadğından kafa kullanılarak yapılan yenmeler söz konusu edilmemeli.

Ayakkabılar, verdiğimiz ayakkabılar, bizim ayakkabılar… Canım ayakkabılar, güzel ayakkabılar..

Stadyum müstahdemlerinin herkes gittikten sonra, taraftarların bu gol kaçarmı haykırışları eşliğinde yolup bıraktıkları saç artıklarını saatlerce süpürme işlemlerini hatırlarız burada.

O topları ayakkabılar mı gol yapamıyordu, sorusunda haklılığımız, ayakkabı ayağında olanın şaşkınlığıyla doğru orantılıdır.

90 derecelik bir açı ile vurmak isterken bir futbolcu, ayakkabısının 60 derecede kalması inadını, o anda hissedebilir mi? Sonra da maçı anlatan spiker gülüyor. Kaleyi bulması istenen top, auta bile gitmedi. Yan çizgiden çıkarak taç oldu. Yani rakibin başına mücevher işlemeli taç olduğu böyle anlatılır.

Ayakkabı dahil, tüm malzemeleri ithal eden bir ülkeyiz. Acaba diyorum, Şenol Güneş ve Ümit Özat hocaların maç sonunda sahneledikleri latifeli atışmalar kumpanyası bizim bir mesaj almamızı mı sağlayacak bu yorumların eşliğinde? Neden olmasın?

Ayar çekilen ayakkabılar giydiriliyor da bize, haberimiz mi yok? Karagöz’lü Hacivat’a neden ihtiyaç duyalım. Söz Böyle ayakkabıya kadar düşmüşken.. Sorusu da cabadan…

ÖZKÖKLERİN ERDEMİ MAYAYI AT VER DEMİ

Lise yıllarımdan gelen pazar kahvaltısından sonra (alabildiğim/aldığım) gazeteleri okumak zevkime, geçtiğimiz pazar günü bir özleme duygum karışıverdi.

“O yıldan beri her bayramda Ali Naili Erdem’i arar, bayramını kutlar, her defasında bana yaptığı bu iyilik için ona teşekkür ederim.

Allah ona da bana da uzun ömür versin..

Hayatının ve hayatımın sonuna kadar da ona bu duygumu anlatmaya devam edeceğim.”

28 Ocak 2018 günkü Hürriyet’teki sayfasında Ertuğrul Özkök’ün anlattığı bu duygusal borç ödeme şekli, beni alıp götürdü, bu sayfalarda yazdığım bir Konya yaşanmışlığına..

İsterseniz 26 Ağustos 2010 tarihli gazetemizden aldığım Arif Etik fıkrasını okuyun önce.. Özleme duygumu sonra yazayım.

BİR SİMON HİKAYESİ

Olay bu ülkede, Cumhuriyetimizin ilk çeyreği yıllarında geçer. Savcı Fuat Bey, hizmetindeki erlerden birini çağırır: “Oğlum, bana çarşıdan kimyon getir.” Savcı Beyin emrini yerine getirmek için çarşı yoluna düşen askerimiz bilmediği ya da ilk kez duyduğu bir kelimeyi unutmamak tedbiri olarak sürekli tekrarlamaktadır: “Kimyon, kimyon, kimyon…” Savcı Bey istediğine göre mutlaka getirilecektir.

Çarşıya yaklaştığında sorar birine görevlendirilen erimiz: “Simyon nerede vardır?” Adam Bedestenin yolunu gösterir: “Kapu Camii’nin oradan git. Simon Efendi orada olsa gerek.”

Ne askerimiz farkındadır, kimyonun simyon olmasının; ne de cevaplayan kişi… Sora sora Bağdat bulunur da simyon bulunmaz mı? “Simyon nerededir?” “Ha, sen Simon Efendiyi arıyorsun? Yandaki sokağın içindedir.”

Simon Efendi karşısında bir askeri görünce şaşırır, rengi atar ve titrer. Çünkü o günler böyle bir karşılaşmada insanların renginin solduğu ve titrediği günlerdir. “Hayrola asker aga? Simon benim!” “Düş ardıma! Seni Savcı Beğ ister.” Dizlerinin bağı çözülür, dili tutulur Simon Efendi’nin. Eliyle komşularına eyvallah çekerek düşer askerin ardına. Acaba nasıl bir kabahat etti? Savcı Bey’in karşısına çıkarılacak bir söz mü çıktı ağzından, farkında olmadan…

Önde asker, ardında Simon Efendi yürürler Konya caddelerini. Asker, Savcı Bey’in istediğini bulmaktan mutlu, Simon Efendi başına ne geleceğini bilmemekten yorgun ve bitkin.

“Getirdim savcı Beğim!”

“Ya.. İyice bir döv evladım!”

Biraz sonra asker yine karşısındadır Savcı Fuat Bey’in. “Dövdüm Efendim!”

“İyi ezildi mi?”

Gelen cevap Savcı Bey’i olduğu yere çakar, donduruverir. “Ağzını burnunu dağıttım efendim!”

Yanlışlığı ancak anlamıştır Savcı Beğ. Durur ve der ki: “Elini yüzünü yıka. Biraz dinlensin. Sonra bana getir!”

Titreyen ayaklarla ve ağlayan gözlerle Simon Efendi Savcı Bey’in karşısına geldiğinde sakinleştirir Savcı Bey onu. “Aslında seni Ankara’dan istemişlerdi ama ben göndermeyeceğim.Git, siyasete hiç bulaşmadan işini yap!”

Simon Efendi’de bir sevinç, bir sevinç. Biraz önce yaşadıkları hiç önemli değil. Sanki talih kuşu konmuş başına. Gidenlerin gelmediği Ankara’ya gönderilmemek… Bundan daha büyük ikramiye olabilir mi? Gidenlerin gelmemesi herhalde Ankara’yı çok sevmelerinden olsa gerek. Oysa Simon Efendi’nin işi burada.

Yıllarca ve ölene kadar dua eder Simon Efendi. Ettiği bu duayı bütün bedesten esnafı, komşuları duyar: “Allah razı olsun Savcı Fuat Beğ’den. Beni Ankara’ya göndermedi, çoluk çocuğuma bağışladı.”

Konya Çarşısı’nda bir ikindi üzeri. Esnaf toplanmış çay ocağının önündeki iskemlelere oturup muhabbet kaynatmakta iken, emekli Savcı Fuat Bey’i de dahil ederler halkalarına.

Hoş beş. Allah sağlık versin efendimlerden sonra, Simon Efendi’nin bir komşusu takılır Fuat Bey’e, naz makamında.

“Efendim, biz de çok sevindik Simon Efendi’yi Ankara’ya göndermemenize. Yıllarca dua etti size, çok duyduk. Demem o ki, bir müslümanı da göndermemiş olsaydınız Ankara’ya da, o da size dua etseydi, Simon Efendi gibi.”

İşte bu noktada açıklar olayın gerçeğini Fuat Bey. İstenmeden olanları, kazandığı duaların sebebini.

Rahmetli Arif Etik Hoca’dan dinlediğim bu Konya yaşanmışı, bu güzel Ramazan gününde size, Simon Efendi hâlâ kazandırıyor duygusuna götürür mü, bilmem?

ÖZKÖK’ÜN PARALEL HİKAYESİ

Kıbrıs Barış harekatımızın yıllarında Fransa’daki devlet burslu öğrencilerimizden Ertuğrul Özkök ve AP’li bakan Ali Naili Erdem arasındaki duygusallığın özeti şöyle: Cumhuriyet Başyazarı Nadir Nadi’nin, bunların bir itirazından devleti haberdar etmesi ve solculuklarını sorgulaması..

“Bursum kesildi” itirafı sayın Özkök’ün, olayın tabi neticesidir. Cumhuriyet’in dikkat çektiği bir konuda devletin gereğini yapmaması tabiata aykırıdır, zira. Tercüman Gazetesi olsaydı Cumhuriyet’in yerinde, aynı netice alınır mı idi? Cevap hayır!

“1975 yılının mart ayında rahmetli Süleyman Demirel başbakan oldu. Ali Naili Erdem Milli Eğitim Bakanlığı’na getirildi.

Kayınpederim ve Ali Naili Bey birbirine karşı partilerden olmakla birlikte uzun yıllar aynı Meclis çatısı altında siyaset yapmış insanlardı.

Kayınpederim gidip beni anlattı. Ve ara dönemde kesilen bursum, merkez muhafazakar Adalet Partisi’nin bakanı Ali Naili Bey’in emriyle tekrar bağlandı.”

AP listelerinde bakan olarak adı okunduğunda, ikinci adındaki İ dikkatimi çekerdi. Nüfus memurunun majiskül L harfindeki uzantısını İ gibi okumaktan kaynaklandığını inandığım bu farklılık, onun bakan olmak kaderine etkili oldu sanım hala devam eder, notumu da buraya böyle düşmüş olayım.

İşte o Ali Naili Erdem’e yönelik özleme duyguma gelince…

Sayın Özkök elbette Simon efendi değil lakin dualarının benzerliği, beni, Savcı Fuat bey’e naz makamında seslenen o konyalının yerine oturttu.

“Özkök’e iyiliğiniz bizi de memnun etti. Bugün kartel medyasının Özkök’ü olmasındaki sizin emeğinizi gözardı edemeyiz. Fakat (CHP-TİP) çizgisinin dışında birine de böyle bir ‘iyilik’ yapmış olsaydınız, o da size dualar etseydi sayın Özkök gibi..”

Bir yerlerde (bizden birilerinden de) adı geçen bakan gibilere yaplımış dualara rastlamamaktan kaynaklı özlemimi herkes hoş görsün.

Okuduklarıma özleme duygumun karışması dediğim budur işte.

Bahis mevzuu edilen eski bakanın partisi AP’nin bugün siyaset mezarlığında olmasının sebepleri arasında gösterilebilinir mi bilmem, benim, bu yakada yankılanacak duaların olmaması iddialarım..

NOT: Olmazsa olmazımız dualarımızın birbirine ulanmasına bir katkı isteme sayılsın bu günkü yazılarımız.

REFAH AĞACININ KURDU, YENİ OYUNUN KURDU

SAYIN Cumhurbaşkanı’nın yerel yol arkadaşlarından Ş.Y.’nin sağlık, tarım, eğitim ve TOKİ inşaatçılığından duyduğu rahatsızlıkları, yazdığı gazetenin tv kanalında yüksek sesle dillendirmesini, “Reis’e intikal ettirmek için söylenen sözler” kategorisinde gören medyayı, doğrusu hoş ve zarif bulmuyoruz.

Feyzullah Değerli tadına erişemesede, bilgi, kapasite ve karın farkından dolayı, onun AP’de yaptığının mukallitliğini AKP’de yapmaya çalışan yarın reis’i, (bu “yandım Allah” gösterisinden sonra) sanki, “Ş.Y.’de Beni kandırdı” diyecekmiş gibi algılatmak isteği var haberin hazırlanışında: Biz hoş ve zarif görmediğimiz böyle kategorili ve katakullili haber şekline şiddetle karşı çıkarken, olayın, vücud kimyasının bozulmaları bahsinde incelenmesini arzu ederiz.

Yerel arkadaş Ş.Y. bir rol çalıyor tarihten. İktidar yaranmacıları dediğiniz hep davul çalacaklar diye yasa mı var?

Milli Şef günlerinin ünlü Ankara valisi Tandoğan’ı hatırlayın. Ne demişti?

“Bu ülkeye komünizm gelecekse onu da biz getiririz!”

Tüm ihtiyaçları biz karşılarız. Bizden olmayanlara gerek ve yer yok. Demekti bu cümlenin izahı.

Ş.Y.’nin yaptığı da bu.

AKP iktidarına, “Bu ne zulümdür!” itirazı, çıkışı ve reddi yapılacaksa, bunu da biz yaparız!

Bu ülkede Ş.Y.’nin dikkat çektiği şikayet konularını başka hiç kimse söze ve yazıya dökmemiş olamayacağına göre onca yıldır, neden o ünlendiriliyor?

İstanbul’a ihanet ettik, demişlerdi.

İstanbulluya ihaneti açıklıyorlar şimdi. Sonra…

Yaptık ama, sor bir niye yaptık, fedakarlığını ilana gelecek sıra..

AMELE PAZARI NEREYE YAKIN?

“Meclis’te en çok inşaat benim dönemimde yapıldı.”

TBMM Başkanı İsmail Kahraman bey’in bu övünmesini, gazetelerdeki köşelerinde yazanlar var.

Ağırlık, inşaatçı bakanlık hayalinden ziyade, yöresel geleneğin tatmin arzusundan yana. Müteahhid sıfatımız yok ama, inşaat yaptırmayı icabında iş ediniriz.

Biz katılmayız bu eleştirilere. Çünkü unutmadık, Demirel’in, 9.Senfoni’yi “Çağdaş Türkiye”nin marşı ilan ettiği gün, kürsünün önündeki Kültür Bakanı olduğunu..

9 Senfoni çaldırmak rekoru Demirel’de olduğuna ve ondan alınamayacağına göre, denemelerin başka alanlarda yapılması gayet doğaldır. “En çok inşaatı ben yaptım.”

Valilerin çok kırdıkları bir rekor Meclis Başkanınca kırılmış ülkemde; daha ne olsun?



Necati Tuncer / Değmesin Yağlı Boya

03 Şubat 2018 - Kültür-Sanat


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Seçim barajı ile ilgili ne düşünüyorsunuz?