Kur‘an; büyük bir ibadet olan namazın hikmet ve muhtevasına dair onlarca ayette çeşitli vurgular yaparken, Hz. Peygamber‘de (sav) dinin direği, müminin miracı, gözümün nuru ve cennetin anahtarı diyerek, bu önemli ibadete dikkat çekmektedir. Allah Resulü (sav) sözleriyle din binasının direği olan namazın önemini dile getirdiği gibi, hayatı ile de, namaz namaz diye inleyerek ümmetinin de bu muhteşem ibadete hak ettiği önemi vermeleri için elinden geleni yapmıştır.
Âlemlere Rahmet olarak gönderilen kutlu Nebi‘nin (sav) namaza olan bu düşkünlüğünün ve hassasiyetinin kaynağı elbette ki ilahî kelamdı. Kur‘an öyle önemli mesajlarla namazı anlatırdı ki, o mesajların ilk muhatabı olan Efendimiz (sav) bu mesajların gölgesinde bir hayatın sahibi olarak yaşar, ümmetine de hep böyle bir hayatı tavsiye ederdi.
Kuran‘ın namaza dair en önemli pasajlarından bir tanesi hiç şüphesiz Müddessir Sûresinin 40 ila 47. ayetlerinin geçtiği yerdir. Gerçekten okununca insanı dehşete düşüren bu mühim ayetlerde; dünya sermayelerini doğru bir şekilde harcayanlarla, bu sermayeyi boş yere tüketenlerin nasıl bir akıbet ile karşılaşacakları anlatılmaktadır. Biri Cenneti kazanmış, diğeri ise ilahî azabı hak etmiş iki sınıf arasında geçen konuşmalar, vahyin dilinde temsili olarak canlandırılmaktadır. Kur‘an bakın bu tabloyu nasıl anlatır?
Müddessir 40 - 47
"Cenneti kazananlar oturdukları yerden o günahkârlara biraz da acıyarak bakacak ve diyecekler ki: ‘Sizi şu yakıcı ateşe sokan nedir?‘ Onlar diyecekler ki: ‘Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksulu doyurmuyorduk. Batıla kendilerini kaptırmış olanlarla beraber oluyorduk. Hesap gününü yalan sayıyorduk. İşte biz bu hallerdeyken kaçınılmaz son olan ölüm gelip çattı."
Namaz, imandan sonra en büyük hakikattir
Daha Nübüvvetin ilk yıllarında bu dehşetli uyarılar altında vahye muhatap olan Efendimiz (sav) ve Sahabeler, çok iyi anlamışlardı ki; cehennemi hak etmiş günahkârların dile getirecekleri ilk cürümleri namaz kılmamaları olacaktır. Bu nokta çok önemlidir ve üzerinde ciddi bir şekilde zihin yorulmalıdır. Neden önce namaz? Çünkü namaz; imandan sonra en büyük hakikattir ve hakkı ile ikame edilince hayatın tamamını müspet manada kuşatan bir kalkandır. Nasıl ki içki her kötülüğün anasıdır, namaz ise her iyiliğin anasıdır. Bundan dolayı beratı kazanmanın, kitabı sağdan almanın, havzın başında Âlemlere Rahmet olan Efendimizin (sav) elinden su içmenin yolu namazdır. Bu yönüyle namaz, Efendimiz‘i (sav) güldüren ve sevindiren bir ameldir? Nasıl mı?
Hicri 11. yıl Âlemlere Rahmet olarak gönderilen Hz. Peygamber‘in (sav) kendi ifadesi ile Refik-i A‘la‘ya doğru yolculuğa çıktığı tarihtir. Efendimiz‘in (sav) vefatı öncesi son günleri bizler için çok önemlidir ve derinlemesine tahlil edilmelidir. Çünkü Allah Resulü (sav) bu zaman zarfında sürekli Ashabına hassasiyetlerini, neye ne kadar önem verdiğini, ümmetine neleri nasıl tavsiye ettiğini bildirmiştir. Efendimiz‘in (sav) bu günlerde en fazla üzerinde durduğu husus neydi diye araştıracak olursak, bunların en başında sayacağımız şeyin namaz olduğunu görürüz. İsterseniz kısa bir yolculuğa çıkalım ve Allah Resulü‘nün (sav) o günlerini hızlı bir biçimde gözlerimizde canlandıralım.
"Kardeşlerimi görmeyi ne kadar da arzu ediyorum"
Bir gece vakti kalkmış, Baki Kabristan‘lığına gitmiş, kabir sakinlerine selam verip oturmuş, onlar için dua ve istiğfarda bulunmuştu. Onların kabirlerinin başında durduğu bir anda Efendimiz‘in (sav) gözleri dolu dolu olmuş ve sanki ötelerden bir şeyleri okuyormuş gibi dakikalarca mübarek gözlerini semaya çevirerek durmuştu. Allah Resulü (sav) bu alışılmışın dışındaki hareketlerini Sahabe dikkatle izlemiş, O‘nun (sav) bu ruh halini anlamaya çalışmışlardı.
Efendimiz (sav) bu halde iken birden bakışlarını Sahabe‘ye çevirerek onlara demişti ki:
"Selam kardeşlerime, onları görmeyi ne kadarda arzu ediyorum." Orada bulunan Ashab-ı Kiram Efendilerimiz, Resulullah‘ın (sav) bu sözü üzerine birbirlerine bakışmış ve büyük bir merakla; " Ya Resulullah! Kardeşlerin bizler değil miyiz?" diye sormuşlardı. Allah Resulü‘nün (sav) ötelere bakması ve bu sözü söylemesi Sahabeyi şaşırtmıştı. Onlar kendilerini Resulullah‘ın (sav) kardeşleri olarak görüyorlardı. Efendimiz (sav) onlara demişti ki: "Sizler benim ashabımsınız. Kardeşlerim ise; beni görmedikleri halde bana iman edenler, sesimi işitmedikleri halde çağrıma kulak verenler, benimle aynı zamanı yaşamamalarına rağmen bana tabi olanlardır. Ben onları Kevser havuzunun başında bekleyeceğim."
Bu sefer içlerinden biri demişti ki: "Ya Resulullah! Onları görmediğin halde, onları nasıl kıyamet günü tanıyacaksın." Sahabe, Efendimiz‘in (sav) ümmetinden olan kardeşlerini nasıl tanıyacağını merak etmişlerdi. Öyle ya; ümmetin sayısı hem çoğalacak, hem de Resulullah (sav) çoğunu göremeyecekti. O dehşetli günde, herkes nefsi nefsi diye başının çaresine düştüğü bir anda, Resulullah (sav) havuzun başında ümmetinin fertlerine su içirmek için bekleyecek ve onları tanıyacaktı. Sahabenin bu sorusuna Efendimiz (sav) şöyle cevap verecekti: "Bir adamın alnı ak, ayakları sekili/ayaklarında parlaklık olan atları olsa ve bunlar koca bir at sürüsünün içerisine karışsa, adam kendi atlarını tanımaz mı?" Sahabe hep bir ağızdan; "Evet, tanır" dediler. Bunun üzerine Efendimiz (sav) dedi ki: "İşte bende ümmetimden olan kardeşlerimi namaz için aldıkları abdest izlerinden tanıyacağım."
Efendimiz‘in (sav) bu sözü, O‘nun (sav) mahşer günü kime sahip çıkacağının, kime Kevser Havuz‘undan su ikram edeceğinin en güzel delilidir. Düşünebiliyor musunuz; milyonlarca insan içerisinden, Efendimiz (sav); "Ey Falanca! Sen gel" diyerek bizden birini çağıracak, hiçbir gölgenin ve sahibin olmadığı o gün, O (sav) bize sahip çıkacak; çünkü O (sav) daha dünyadayken demişti ki: "Muhakkak ki kıyamet günü ümmetim abdest izlerinden dolayı el, yüz ve ayaklarında nurlar parlayarak çağrılacaklardır."
Efendimizin son günleri ve namaz
İşte böyle bir önemli müjdeyi verdiği günlerden sonra, Efendimiz (sav) iyice fenalaşmış, eşlerinden izin alarak, Hz. Aişe‘nin odasında kalmaya başlamıştı. Şiddetli bir baş ağrısına duçar olmuştu. Öyle ki Bilal‘in Hayye ala‘s-salâh haykırışını duyunca başını mendillerle bağlayarak büyük bir zorlukla Mescide gelebilmişti. Vakit akşamdı. Mihrabına geçti, Sahabe son kez O‘nun (sav) arkasında namaz kılacaktı. O namazda; mübarek dudaklardan, Mürselat Sûresi süzülmüştü.
Allah Resulü (sav) namazdan sonra odasına çekilmişti. Yatsı vakti gelince Bilal yeniden gelmişti. O gür sesi ile Efendimiz‘e (sav) namaz vaktinin geldiğini haber vermişti. Ama Allah Resulü (sav) bir türlü yerinden kalkamıyordu. Su istedi, elini, yüzünü yıkayıp, abdest aldı. Ayağa kalktı, Mescide gitmek üzere yürümeye başladı. Birkaç adım atmıştı ki, oracıkta düşüp bayıldı. Bir müddet sonra uyandı. Ağzından çıkan tek kelimeydi: O (sav) sadece "namaz" diyordu. Namaz, ah namaz diye inliyordu.
"Müslümanlar namaz kıldı mı?" diye sordu. "Hayır; İnsanlar sizi bekliyor" dediler. Bir daha su istedi, boy abdesti aldı. Yeniden Mescide doğru yöneldi. Ama yine yürüyemeyerek bayıldı. Bir müddet sonra gözünü açınca aynı soru yeniden dudaklarından döküldü: "İnsanlar namaz kıldı mı?" Cevap yine aynıydı: "Hayır." Nasıl namaz kılacaklardı ki? Mihrabın sahibi olmadan, o güzide cemaat nasıl namaza durabilirlerdi ki? Efendimiz (sav) üçüncü kez su istedi, yıkanıp abdest aldı. Ama bu sefer hiç yerinden kalkamadı. Yürüyecek hali kendinde bulamayınca; "Söyleyin Ebubekir‘e namazı kıldırsın" buyurdu. Hz. Aişe bazı mülahazalarla bu emri biraz ağırdan alınca, gazaplandı ve mihrabın kendinden sonraki sahibini işaret edercesine emrini yeniledi.
Bunun üzerine Hz. Ebubekir mihraba geçti ve gözyaşları içerisinde Müslümanlara namaz kıldırdı. Allah Resulü hasta yatağında Ebubekir‘in her sesini duyduğunda tebessüm ediyor, ümmetinin selameti için dualarda bulunuyordu. Hz. Ebubekir, Allah Resulü (sav) hayattayken 17 vakit namaz kıldırmıştı.
Allah Resulünü dünyadan ayrılırken neşelendiren olay
Bir öğle namazı vakti idi. Cemaat yine Hz. Ebubekir‘in arkasında saf bağlamış, El-Vahid olan Allah‘a yönelmiş, tevhidin etrafında vahdet etmişlerdi. Resulullah (sav) odasından çıkmış, ümmetini o halde görünce mübarek dişleri görünürcesine gülmüştü. Ümmetin o hali hasta yatağında Efendimiz‘i (sav) hoşnut etmişti. Mihraba doğru yürüdü. Hz. Ebubekir O‘nun (sav) gelişini görünce mihrabı asıl sahibine bırakmak için harekete geçmişti. Ama O (sav), buna müsaade etmedi. Hz. Ebubekir böyle büyük bir şerefe de nail olacak ve Efendimiz‘e namazda imam olacaktı. O hayatı boyunca bu hatırayı hep hüzünle ama büyük bir iftiharla anlatacaktı. O namaz Resulullah‘ın ashabı ile son namazı idi. Efendimiz o son namaz ve hutbesinden sonra da dünya hayatına veda edecekti.
Allah Resulü‘nü (sav) bu dünyadan ayrılırken güldüren amel, namazdı. Ümmetinin hep bir arada aynı ruh hali ile Rablerine yönelmesi O‘nun (sav) en büyük sevinci idi. Bu tebessüm ve sevinç sadece o günün insanlarına verilmiş bir mesaj değil, kıyamete kadar gelecek tüm insanlığa verilmiş bir mesajdı.
İnşallah bunu anlayanlardan oluruz. Oluruz da, her namaz için saflarda yerimizi aldığımızda bize bakıp tebessüm eden o mübarek veçhenin varlığını hiçbir zaman unutmayız. Rabbim hepimizi namazla dirilenlerden, namazla direnenlerden eylesin.




