12 Eylül ün en acı gerçeği: İşkence

12 Eylül'ün en acı gerçeği: İşkence

"Dayak vaziyetine geçilecek" dediklerinde...

Tarihin gördüğü en feci işkencelerden birine sahne olan Diyarbakır Cezaevi‘nde 1983-1986 yılları arasında kalan Mesut Baştürk "Diyarbakır Cezaevi‘nde 3 yıl yattım" diye anlatmaya başladı. O günlerde henüz doğmamış olan benim dahi adeta kanımı donduran işkence metodlarını bir bir sıralayarak anlattı. "Dayak vaziyetine geç" dediklerinde hepimiz ellerimizi açardık, üç-beş tane asker, gardiyanlar durmadan vururlardı. Domaltırladı, o vaziyette vururlardı. Falakaya yatırırlardı, ayaklarımıza vururlardı.

CIA Türkiye sorumlusu Paul Henze‘nin, Washington‘u arayıp "our boys have done it" yani "bizim çocuklar kazandı" dediği gün: 12 Eylül, Türkiye‘nin üzerinden atmak için daha çok çaba sarf etmesi gereken bir kara leke olarak toplumsal hafızamıza kazındı. 10 yılda bir Türkiye‘de darbe yapmayı meşru gören İttihatçı zihniyetin 1980‘deki tezahürüyle ülkede 650 bin kişi gözaltına alındı, 50 kişi idam edildi, 300 kişi kuşkulu bir şekilde hayatını kaybetti, 171 kişi işkenceler sonucu öldü. 30 bin kişi ülkeyi terk etmek zorunda kaldı.

Askeri vesayetin anayasayla da güvence altına alındığı bir darbenin 29. yıldönümünde Türkiye‘nin tepesinde bir heyula gibi dolaşan Diyarbakır Cezaevi‘nin duvarlarında, sadece oranın dehşetini yaşayan insanların kulaklarına gelen çığlıklar yankılanıyor hâlâ. 12 Eylül aslında cezaevlerinde yaşanan işkencelerle somutlaştı.

Başta Diyarbakır Cezaevi olmak üzere Mamak, Ulucanlar, Erzincan gibi birçok cezaevinde tutuklanan ‘siyasi mahkumlar‘, ideolojisine bakılmaksızın büyük bir kırımdan geçirildi.

Daha iyi bir Türkiye için kendilerince mücadele veren dönemin ‘gençleri‘,  insafsızlığın bile sınırlarını zorlayan işkencelere maruz kaldılar. İşte o gençlerden biriyle konuştuk. Diyarbakır Cezaevi‘nde, darbecilerin psikolojik ve fiziksel işkencelerini iliklerine kadar hisseden Mesut Baştürk, yaşadıklarını Millî Gazete‘ye anlattı.

Diyarbakır Cezaevi‘nde kaç yıl yattınız?

1983-1986 yılları arasında 3 yıl boyunca yattım.

Hangi suçtan dolayı kaldınız?

Özgürlük yolu grubu vardı o zamanlar, yani legal adı Özgürlük Yolu Grubuydu, illegal adı ise Kürdistan Sosyalist Partisi. Onunla ilgili davadan tutuklandım. 8 yıl ceza aldım. Cezamı tamamlayıp çıktım.

Diyarbakır Cezaevi‘nin sıradan bir günü nasıl geçiyordu?

Diyarbakır cezaevinde normal bir gün yoktu. Bütün günler anormaldi. Zaten bu konuda dünyanın önde gelen gazeteleri tarafından da dünyanın en kötü 10 cezaevi arasında gösterildi. Bana göre belki de dünyanın en kötü cezaevi konumundaydı. Sıradan bir gün nasıl başlardı bizim için; sabah saat 06.00‘da "kalk" komutuyla yataktan kalkılırdı. 06.00-07.00 arası kahvaltı yapılırdı, kahvaltıda hiçbir şey verilmezdi. En fazla bir bardak çay, bir lokma ekmek ya da bir çorba. Onun dışında hiçbir şey yoktu.

Ondan sonra saat 07.00‘dan 09.00‘a kadar olduğuz yerde, esas duruşta marş söylerdik. Bağırarak marş söyletirlerdi. 45 tane marşı söylerdik ve bu sırada durmadan işkence ederlerdi. "Dayak vaziyetine geç" dediklerinde hepimiz ellerimizi açardık, üç-beş tane asker, gardiyanlar durmadan vururlardı. Domaltırladı, o vaziyette vururlardı. Falakaya yatırırlardı, ayaklarımıza vururlardı. 12.00‘da koğuşa girerdik. Öğlen yemeği gelirdik. Öğlen yemeğinde ise bir parça ekmek, dört kişinin bir kapta yediği bir kaşık yemek verirlerdi. Su zaten hiç verilmezdi, günlük bir bardak su verirlerdi. Bununla hem içecek su ihtiyacı, hem tuvalet ihtiyacı, hem banyo ihtiyacı hem de çamaşır ihtiyacının karşılanması gerekiyordu. Saat 14.00‘a kadar yine yerimizde marş söyleyerek devam ederdik. Sonra yine koğuş bahçesine havalandırmaya çıkardık. Havalandırmada yine marş söyletirlerdi ve bu esnada askerler ve gardiyanlar sürekli vururlardı. Hafta sonları hatta dini bayramlarda bile bu dayak sürekli tekrar ederdi. Ellerinde büyük kalaslar vardı. Bazen, demir sopalarla vururlardı, bazen zincir kullanırlardı, bazen kırbaçlarla döverlerdi genelde en fazla kullandıkları alet ise coplardı. Akşam 17.00‘da koğuşa girerdik. Uyuma kısmına geldiğinde, onu bile esas duruşta yapardık. Uyurken gayrı ihtiyari sağa veya sola dönersek sabahleyin çok feci işkencelerle karşı karşıya kalabilirdik. Geceleri tuvalete gitmek yasaktı. E altına da yapamazdın. Aslında o da yasaktı.

"Diyarbakır Cezaevi cehennem gibiydi!"

Temizlik ihtiyacınızı nasıl gideriyordunuz?

Haftada bir gün banyo yapmaya götürürlerdi. Bu süre 15 gün veya bir aya kadar da uzardı bazen. Ama normal bir banyo değil. Bütün koğuş banyoya, iç çamaşırlarımızla girer, esas duruşta beklerdik. Gardiyan gelir, işte elinde hortumuyla birlikte, soğuk suyla bizi yıkardı. Daha sonra verilen emir üzerine yerlerde sürünerek tekrar koğuşa dönerdik. Verdikleri montlarda ise yüzlerce, binlerce bit olurdu. Bunları giymek zorundaydın. Yüzlerce arkadaşımız hastalandı. Özellikle verem baya yoğun bir şekilde yaygındı.  Hastaneye çıktığın zaman diyelim doktor sana iğne yazardı, 100 kişilik koğuşta 20 tane hasta varsa bunların kimi verem, kimi dizanteri, kimi tifo kimi tifüs ama bütün hastalara bir tek iğneyle müdahale edilirdi. O zamanlar şimdiki plastik iğneler yoktu. Demir iğneler vardı. Bu demir iğnelerle koğuşta 20 kişi varsa aynı iğneyle enjekte ederlerdi. Normal de enjekte etmezlerdi zaten, yere yatırıp iğneyi fırlatırlardı. O şekilde zaten adamın kalçasına değdiği zaman çok büyük acılar veriyordu.

Başka işkence yöntemleri var mıydı cezaevinde?

Bazen gece baskınları oluyordu. Her gün zaten işkence vardı, üstüne bir de durup dururken gece vakti koğuşu basıp 100 kişi içeri giriyordu. Gelişigüzel vururlardı. Zaten sadece bu dayaklardan dolayı 1980-1984 arası 60-70 insan hayatını kaybetti. Binlercesi yaralandı. Orada her şey çok kötüydü, sanki bir cehennemi andırıyordu. Şunu da belirteyim, bize her hafta Diyanet tarafından bir vaiz gelirdi. Bize İslamiyet‘i anlatırdı ama o imam ayrılmadan bir dakika önce bile yine işkence devam ederdi. Zaten 5 bin kişinin feryadı çevredeki tüm evlerden duyuluyordu.

Karşılaştığınız psikolojik işkencelerden de biraz bahseder misiniz?

İnsanın kişiliğine kastedildi o cezaevinde. Mesela gardiyan gelip anamıza küfrederdi, biz hep bir ağızdan "emredersin komutanım" demek zorundaydık. Bu karşılığı vermediğin zaman bittiğinin habercisiydi. Bize sürekli olarak ırkçı marşlar okuturlardı. Sonra, mesela adam Hakkari‘nin köyünden gelmiş, Şırnak‘ın köyünden gelmiş tek kelime dahi Türkçe bilmiyor ama oradaki gardiyanlar tarafından bir haftada Türkçe öğrenmeye zorlanıyorlardı. Zaten bir dili bir haftada öğrenmek akıl mantık işi değil. İnsanlar bu yüzden sürekli işkence görüyorlardı.

"Hoş geldin dayağı" yiyen mahkum kendini ahirette zannetti

Cezaevinde yattığınız süre içinde aklınızdan çıkmayan bir anınız var mı?

Biz hücredeydik, hücrelerin lağımını ise cezaevi yönetimi bozmuştu, yerlerde hep insan pisliği vardı. O pisliğin içinde kalıyorduk. Hücreye adi suçtan yatan bir mahkum getirildi. Her cezaevi girişinde bir hoş geldin dayağı vardır, hoş geldin dayağını yiyen zaten iki-üç gün kendine gelemiyor. Yani çok kötü oluyor. Bu vatandaşa dayak attıktan sonra yanımıza koydular. Kendine geldikten sonra bize söylediği ilk şey, "biz dünyada mıyız yoksa ahirette mi" oldu. Yani adam kendini öbür dünyada, zebanilerin içinde zannetti.

Son günlerde Diyarbakır Cezaevi‘nin okul yapılması gündemde. Bunun hakkında ne düşünüyorsunuz?

Diyarbakır Cezaevinde‘nden on binlerce insan geçti, hiç birinin bunu onaylayacağını sanmıyorum. Orası bir müze olmalı. Çünkü bunların toplumun hafızasından silinmemesi lazım. İşkence merkezinin okul yapıldığı da nerede görülmüş. Sen orada işkence ettiğin insanların çocuklarına eğitim mi vereceksin. İnsanlık ve demokrasi müzesi olmalı.

Diyarbakır Cezaevi‘nde işkence yapanların büyük çoğunluğu belki de hayatta. Onlara ne söylemek istiyorsunuz?

Asıl sorun da orada zaten. Aradan 30 yıla yakın zaman geçti, insan hiç olmazsa kendi vicdanını kurtarır. Biri çıkıp konuşmalı, bir asker, bir gardiyan. Bu kadar işkence yaptılar, hiç birinde vicdan, insaf yok mu? Desinler ki bize emir verdiler biz yaptık. Onu bile söylemiyorlar. Biri bir adam öldürdükten 30 yıl sonra vicdan azabından dolayı çıkıp suçunu itiraf ediyor, gerekirse ceza alıp hapse giriyor. Bunda öyle bir şey de yok. Hiç mi namuslu, vicdanlı adam yoktu orada?

14 Eyl 2009 - 21:25 - Gündem


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi


Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?