Reklamı Kapat

Bayram şekerimizi bile kıskanıyorlar

Bayram şekerimizi bile kıskanıyorlar

Çağa, zamana ayak uydurmak adına müthiş bir çözülmeyi ve kokuşmuşluğu yaşıyoruz.

İnsan hareket eden bir varlıktır, boş durmayı sevmez, mutlaka bir şeyler yapmak ister ve yapmaya çalışır. Burada "hangi insan" sorusunu ister istemez kendimize soruyoruz. Çünkü her insan aynı özelliklere sahip değildir. İnsan görünümde bir sürü tür var. Çalışkan-tembel, üretken-tüketken, yapıcı-yıkıcı, hâmûş (sessiz)-çığırtkan, yapıcı-çalıcı (hırsız), helâlci-haramcı, ayık-sarhoş, hukukçu-hukuksuzcu; zeki-ebleh, güzel-çirkin vb.

İnsan akıllı bir varlık olduğu için yolunu kendisi çizer, dolayısıyla iyiyi-kötüyü, faydalıyı-zararlıyı, yapılması gerekeni ve yapılmaması gerekeni bilir. Bu yüzden kendi düşerse ağlamaz.

"İnsan"ın bir türü var ki "insan"dır o. Kendini düşünür elbette ama esas özelliği özgeci oluşudur. Bir şeyi yaparken, bir şeyi isterken önce düşünür, acaba yaptığım ve yapacağım şeyle başkasına zarar verir miyim, rahatsız eder miyim diye...

Bu insan türü öncelikle kendini düzeltmek için uğraş verir. Kendi düzgün olunca başkalarının da düzgün olacağını düşünür. Bunun için yapılması gerekeni öncelikle kendisi yapar. Sorumluluk sahibidir. "Kenâr-ı Dicle‘de bir kurt bir kuzuyu kapsa, gelir de adl-i ilâhî ondan" sorar sözünü "laf" olarak değil de eylem olarak gerçekleştirir.

Sözün yalama olduğu bir dönemde yaşıyoruz. İnsanlık adına, ahlâk adına, mâneviyat adına, hatta din adına ne kadar güzel söz varsa, ne kadar güzel söz söylenmişse "konuşan Türkiye"diyerek onlar "laflaştırılma"ya çalışılıyor. İşte "söz"e zulmetmek budur. Evrensel ve insanî-İslâmî değerler bu kişiler tarafından yalama edilmektedir.

Hukukçu hukuku, öğretmen öğretmenliği, gazeteci gazeteciliği, idareci idareciliği hatta anne anneliği, baba babalığı, evlât evlâtlığı, kadın kadınlığı, hoca hocalığı, öğrenci öğrenciliği, imam imamlığı, cemaat cemaatliği yalamalaştırmaktadır.

Cemaat dedim de, bayram namazında cami iyice kalabalıklaşmak üzereyken ve vâiz vaazına devam ederken çevremde oturan birkaç kişiye, "Biraz ilerleyelim, yer açılsın" dediğimde, yanımda oturan 25-30 yaşlarında biri, "Gerek yok, birazdan imam söyler o zaman ilerleriz" demez mi? Bu tavır ilginç değil, tam tersine tipik bir insan hali... Her şeyin bir başkasından beklenmesinin tipik bir örneği...

Bu insanlar komutla hareket etmeye alışmışlar. Kalk deyince kalkacak, yap deyince yapacak, git deyince gidecek... Peki senin hiç aklın, iraden, ferasetin yok mu? İyi olanı, doğru olanı başkalarının uyarısına kalmadan kendin yapsan daha güzel olmaz mı? Niçin başkalarına söz söyleme fırsatı verelim ki?

Kültürümüzde yağmuru hep "rahmet" olarak okuduk kitaplardan, öyle öğrendik büyüklerimizden... Rahmet her yere yağar, hiçbir şekilde ayırım yapmaz. Toprak da nasibine düşen kadarını alır. Yağmur mümbit toprağa da yağar, killi toprağa da, taşın üzerine de...

Taşa yağan yağmur kendine akacak yer yapar, buna da dere denir. Mümbit olmayan yeriniz çoksa, derelerdeki suyunuz da çok olur. Ormanları kesip, ekip biçmek için alan aç, bunlar yetmezmiş gibi binalar yap... Dağı taşı değil de mümbit yerleri iskâna aç... Sonra sel geldi, evleri, arabaları, insanları aldı götürdü, felâket oldu diye yana yakıla zılgıt çek! Utanmazlığın, aymazlığın "insanca"sı da bu galiba!

Ülkemizde mühendislik eğitimi veren birçok okulumuz var... Binaların nasıl yapılmasının yanı sıra, nerelere yapılması gerektiği de öğretilir buralarda. Sel sularının altında kalan binaları yapanlar da, mühendisliği bu okullarda öğrenen kişilerdir. Gel gör ki onların mühendislikleri rant üzerine kuruludur.

Elbette yerleşim yerlerinin oluşturulması bir planlama işidir. Bunları planlayanlar da mühendislerle birlikte yöneticilerdir. Yöneticiler buraların iskâna açılması için mühendislerden bilgi alırlar. Ülkemizde mühendisler mühendislik yapmayıp "siyaset" yapmaya kalkışınca, siyasetçiler de "mühendislik" yapmaya başlıyorlar, olan da millete oluyor.

İnsanlar ne kadar kazanacaklarına bakıyorlar; insanlığı düşünen, geleceği düşünen yok ki. "Günü kurtaralım da gerisi önemli değil!" anlayışı maalesef başkalarının göz yaşlarına sebep olmaktadır. Bu durum asfalt yapıp ucunu uçuruma çıkartmaktan farksızdır. Bunlara vicdanları nasıl elveriyor anlamak mümkün değil...

Haklı olarak şair, "Sahipsiz olan vatanın batması haktır, sen sahip olursan bu vatan batmayacaktır" demiş... Oy için, alkış için, yandaşlık için, üç kuruşluk menfaat için memlekete kıyılmaktadır. "Âh Mimar Sinan, vah Mimar Sinan" lafları sürüp gidiyor ortalıkta... Yüzyıllar geçmiş Mimar Sinan dünyamızdan ayrılalı... Niçin yeni Mimar Sinanlar yetişmiyor diyen yok? Günümüzde okullar "yüksek mimar" yetiştiriyor da ondan mı diyeceğiz?

Niçin böyle duyarsız bir toplum olduk? İşine, ülkesine sahip çıkanı, iş yapanı, üreteni, yapıcı olanı delirtmek için her türlü maskaralığa başvuruluyor. Taşı taş üstüne koyan taşlanıyor. Taşlayanların bir gün taşlaşacakları akıllarına bile gelmiyor.

Öyle bir noktaya geldi ki, tat var diye bayram şekerimizi bile kıskanıyorlar. Allah aşkına bunlar hangi fabrikanın, hangi eğitimin ürünü?

Bütün bunları "Ol imaret eylemez sen viran olmayınca" diyen Yûnus bağlamlı düşünüp, bayramı bayram olarak kutlayalım. Bayramınız mübarek olsun.

19 Eyl 2009 - 23:20 - Gündem


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Milli Gazete editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Milli Gazete değil haberi geçen ajanstır.



Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi


Anket Asgari ücret 2 bin 825 TL oldu! Zamdan memnun musunuz?