Kamuoyumuza ORAMS davası olarak yansımış bulunan konuda, GKRY‘deki mahkemelerin KKTC‘deki taşınmaz mülkler hakkında aldıkları kararların AB hukukuna göre İngiltere‘de uygulanabileceğine dair verdiği hüküm, AB hukuk sistemini siyasi amaçlarla istismar etme fırsatçılığıdır.

Müzakere Sürecine Darbe

İngiltere‘deki İstinaf Mahkemesi‘nin, kamuoyumuza ORAMS davası olarak yansımış bulunan konuda, GKRY‘deki mahkemelerin KKTC‘deki taşınmaz mülkler hakkında aldıkları kararların AB hukukuna göre İngiltere‘de uygulanabileceğine dair verdiği hüküm, AB hukuk sistemini siyasi amaçlarla istismar etme fırsatçılığıdır. Kıbrıs müzakere süreci bakımından hukukun kötüye kullanılmasıdır. Kıbrıs‘ta müzakere sürecine hukuk kisvesi altında indirilmiş bir darbedir.

Çünkü, İngiliz mahkemesinin bu kararının, Kıbrıs Rum Tarafı‘nı, Kıbrıs sorununu müzakere yöntemi dışındaki yollardan kendi amaç ve hedeflerine uygun düşen çerçevede çözme teşebbüslerinde, bunu sağlayamazlarsa, çözümsüzlüğü sürdürme niyetlerinde daha da kararlı hale getireceği kuşkusuzdur.

İngiliz İstinaf Mahkemesi‘nin kararı tarafsız değil

İngiltere İstinaf Mahkemesi‘nin ORAMS davası hakkında 19 Ocak 2010 tarihinde açıkladığı kararına genel bir bakış halinde, kararın Kıbrıs‘taki duruma ilişkin olguların saptandığı 2. paragrafında, tarihe belgelenerek geçmiş olayların dahi Rumların lehine tek yanlı tahrif edilerek yansıtıldığını görmekteyiz.

Kararda şöyle denilmektedir: "Kıbrıs Cumhuriyeti 1960 yılında bağımsız egemen bir devlet olarak ortaya çıkmıştır. Bununla beraber adadaki Rum ve Kıbrıs Türk toplumları arasındaki daha önceki zorluklar devam etmiştir." Kıbrıslı Rumların "Kıbrıs Cumhuriyeti‘nin" kurulmasından hemen sonra Devlet‘in anayasasını kendi lehlerine değiştirmek için yaptıkları teşebbüsler; daha sonra da Kıbrıs Türk toplumuna karşı 21 Aralık 1963 tarihinde başlattıkları topyekûn imha hareketi; Kıbrıs Türk halkının 1968 ortalarına kadar yaşamak mecburiyetinde bırakıldıkları insanlık dışı şartlar, başta BMGS‘nin raporlarında olmak üzere, uluslararası plânda belgelenmiş bulunmaktadır. Kıbrıs‘la ilgili andlaşmaların tarafı olan İngiltere‘nin bir mahkemesi 1960‘dan sonra Ada‘da cereyan eden olaylar hakkındaki olguları  isteseydi gerçekleri yansıtan daha ayrıntılı ve objektif biçimde saptayamaz mıydı?

Karar devam ediyor: "1974 Temmuz‘unda Türkiye Cumhuriyeti‘nin ordusu adanın kuzeyini istilâ etti ve kuvvetlerinin işgal ettiği adanın o bölgesinde bir yönetim kurdu. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC) 1983‘de ilân edildi. Bu (KKTC) Türkiye dışında başka bir devlet tarafından tanınmadı..." Günümüzde Rum-Yunan ortaklığından yana taraf tutan basın yayın organları dahi 1974‘den söz ederlerken "ENOSIS ilânı amacıyla Yunanistan‘daki askerî cunta tarafından Kıbrıs‘ta yapılan darbe üzerine Türkiye adayı istilâ etti" şeklinde ifade kullanmıyorlar mı?

Kıbrıs Türk halkı 1963 - 1964 gelişmelerinden sonra ayrı olarak teşkilâtlanmadı mı? Geçici Kıbrıs Türk Yönetimi ve daha sonra Otonom Kıbrıs Türk Yönetimi 15-16 Kasım 1967‘de Geçitkale - Boğaziçi‘ne vaki Rum saldırılarından sonra kurulmadılar m?

İngiltere İstinaf Mahkemesi, Rumlardan yana olan basın-yayın organlarının dahi göstermeye çalıştığı asgari tarafsızlığı benimseyemeyecek  kadar Rumlardan yana peşin hükümlü olduğunu daha kararın başlangıcında ortaya koymuş bulunmaktadır.

Yargı erkine müdahale edilmesi düşüncesini taşımıyoruz, ama, İngiltere Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs sorununun evrelerine ilişkin olgular hakkında mahkemeyi doğru biçimde  bilgilendiremez miydi?

Türkiye Dışişleri Bakanlığı bu konuda 20 Ocak 2010 tarihinde yaptığı açıklamada, diğer hususlar meyanında, "...bu kararın alınması sürecinde, garantör ülke olan İngiltere‘nin izlediği yaklaşım dikkat çekmiştir" ifadesini kullanmak suretiyle İngiltere‘nin bizim de yukarıda üzerinde durduğumuz sorumluluğunun altını münasip biçimde çizmiş bulunmaktadır.

Türkiye Dışişleri Bakanlığı‘nın da işaret ettiği gibi, bu karar hem "zamanlaması" itibariyle müzakereye dayanan çözüm arayışlarına zarar veren bir müdahale oluşturmaktadır, hem de  "iyi niyetten ve hukukî objektiflikten" yoksun bulunmaktadır.  Bir mahkeme, siyasî karakterdeki bir organ olan BM Güvenlik Konseyi‘ne üye devletlerin siyasî tercihlerini yansıtan yine siyasî mahiyetteki kararlara dayanarak, Kıbrıs gibi siyasî bir konunun bir veçhesi hakkında hüküm vermektedir. Bu tutumun ciddiyetle ve iyi niyetle bağdaşır tarafı yoktur.

Kıbrıs, siyasî bir sorundur

Kıbrıs siyasî bir konudur. Uluslararası bir siyasî kuruluş olan BM‘in (önce 1954‘de BM Genel Kurulu‘nun, daha sonra da 26 Aralık 1963‘de BM Güvenlik Konseyi‘nin) gündemine bu niteliğiyle girmiş ve siyasî bir sorun olarak muamele görmüştür.

BM Güvenlik Konseyi, Kıbrıs sorununun, BM Yasası‘nın siyasî sorunların çözümü hakkında belirlediği  yöntemlerle (bölüm VI, madde 33) çözülmesini öngörmüştür.  Konsey, 4 Mart 1964 tarihli ve 186 sayılı kararla Kıbrıs sorununun çözümü yolunda doğrudan ilgili taraflarla işbirliği halinde gayret göstermesi için arabulucu tayin etmiştir. Bu yöntemin başarısız kalması üzerine, 22 Aralık 1967 tarihli ve 244 sayılı, daha sonra da 12 Mart 1975 tarihli ve 367 sayılı kararlarla, BMGS‘ne,  Kıbrıs‘taki iki toplumun Kıbrıs sorununa müzakere yöntemiyle çözüm arama gayretlerine yardımcı olması için "iyi niyet" görevi vermiştir.

Temel parametreler

Kıbrıs sorununun anayasa veçhesinin "federal"; toprak veçhesinin de "iki kesimli" olması saptanmış bulunan iki temel parametredir. Taraflardan birinin diğeri üzerinde hakimiyet kurmasını önleyecek hukukî ve siyasî düzenlemeleri de içeren "siyasî eşitlik" bir başka temel parametredir. Bu yazımızın ana konusu İngiltere İstinaf Mahkemesi‘nin kararı olduğu için, BM parametrelerinin mahiyeti ve nasıl bir çözüme yönelik oldukları hakkındaki görüşlerimizi mahfuz tutarak, burada zikretmiyoruz.

Hukuk yoluyla çözüm aranamaz

Kıbrıs sorununa müzakere yöntemiyle kapsamlı çözüm aranmasına ilişkin yukarıda işaret ettiğimiz anlayışlar, ilkeler ve parametreler, sorunun önemli veçhelerinden biri olan mülkiyet konusuna bireysel hukuk davaları yoluyla çözüm getirme teşebbüslerinde bulunulmasına cevaz vermez. Bu gerçeğe rağmen Rum kesiminde bireyleri hukuk yollarına başvurmaya teşvik edenler ve onları bu yolda destekleyenler, herşeyden önce kendilerinin Kıbrıs sorununa müzakereler yoluyla çözüm bulunması hususunda iyi niyetten yoksun ve  çözümsüzlükten yakınmalarında da samimiyetten uzak olduklarını ortaya koymaktadırlar.

İngiltere münhasıran sorumludur

Kıbrıs‘ta üç Garantör Devlet‘ten biri olan İngiltere‘nin, Kıbrıs Türk Tarafı‘na on yıllardır yapılagelmekte olan haksızlıklarda ve Kıbrıs sorununun çözümsüz kalmasında münhasır bir sorumluluğu vardır. Günümüzde "hukukun üstünlüğü" ve "AB normlarına uygunluk" anlayışıyla Kıbrıs‘taki müzakere sürecine yargı organları aracılığıyla müdahalelerde bulunan İngiltere, 21 Aralık 1963‘den sonra Ada‘da yaşanan hukukun en bariz ihlâlleri karşısında, Garanti ve İttifak Andlaşmalarından doğan yükümlülüklerini yerine getirmekten kaçınmıştır. Rum - Yunan Ortaklığı‘nın 1960 Andlaşmalarının lâfzına ve ruhuna aykırı tutum ve davranışları; işledikleri cinayetler ve yaptıkları insan hakları ihlâlleri karşısında Kıbrıslı Türklerin Garantör Devletlerden biri olarak kendisine yapmış olduğu yardım çağrılarını cevapsız bırakmıştır. Makarios‘un 1973 Şubat ayında tek aday olarak yeniden "Kıbrıs Cumhuriyeti‘nin" Cumhurbaşkanı olduğunun ilân edilmesinden sonra 28 Şubat 1973 günü ettiği yeminde Anayasa‘nın öngördüğü "Anayasaya sadakat ve saygı" ibaresini dile getirmemesi karşısında, garantör İngiltere herhangi bir tepki göstermemiştir.

Müzakereyle ilgili temel ilkeler ve anlayışlar

Kıbrıs sorununun 20 Temmuz 1974‘den sonraki aşamasında BMGS‘nin yürüttüğü "iyi niyet" görevi çerçevesinde Kıbrıs sorununun çözümüne yönelik müzakere yönteminin esasları ve çözüm şeklinin parametreleri saptanmıştır. Müzakere yöntemiyle ilgili olarak tespit edilen temel ilkeler ve ortaya çıkan anlayışlar şunlardır:

1."İki toplumun (iki Tarafın) müzakerelere eşit düzeyde" katılımı;

2. Aranan çözümün iki toplum tarafından kararlaştırılması ve iki taraf için kabuledilebilir olması;

3. Çözüme  "serbestçe" (freely) ulaşılması (BMG Konseyi‘nin 12 Mart 1990 tarihli ve 649 sayılı kararının 3. işlem paragrafı );

4.  Kıbrıs sorununun bütün veçhelerinin  "birleşik tek bir bütün" (integrated whole) oluşturması ve müzakerelerde sorunun bütün veçheleri üzerinde anlaşmaya varılmadan, hiçbir veçhe üzerinde tek başına anlaşma ortaya çıkmış sayılmaması;

5. Kıbrıs sorununun ortadan kalkmasının müzakere yöntemiyle ulaşılacak kapsamlı çözümle mümkün olacağı;

6.  Kıbrıs sorununun önemli veçhelerinden olan "mülkiyet" konusunun da nihai olarak kapanmasının ancak kapsamlı çözüm çerçevesinde gerçekleşeceği;

7. Dolaşım ve yerleşim hürriyetleri ile mülkiyet hakkının görüşülmesinde iki toplumlu ve iki kesimli federal yapının temel esaslarının ve Kıbrıs Türk Tarafı için ortaya çıkabilecek pratik güçlüklerin dikkate alınması (12 Şubat 1977 tarihli Denktaş - Makarios 4 Nokta Anlaşması ve 9 Ağustos 1980 tarihli Açış Beyanı).

8. İlgili bütün tarafların müzakereleri tehlikeye düşürecek her türlü hareketten kaçınmaları (Konsey‘in 367 sayılı kararının 8. işlem paragrafı).

Yukarıda sayılan ilkeler ve anlayışlar BM‘nin Kıbrıs müzakere sürecine ilişkin Konsey kararlarında, BMGS‘nin raporlarında ve diğer ilgili belgelerinde yer almaktadır.

Çözümsüzlükte dış çevrelerin sorumluluğu var

1960 Andlaşmalarına aykırı olarak sadece Kıbrıslı Rumlardan oluşan bir yönetime, dış çevreler sözde  "Kıbrıs Cumhuriyeti‘nin" Kıbrıslı Türkleri de temsil ettiği varsayılan "Hükûmeti" muamelesi yapmışlardır. Böylece, 1963 Aralık ayında Kıbrıs sorununun ortaya çıkmasına sebep olan tarafı ödüllendirmişlerdir.

15 Temmuz 1974‘de  Ada‘da askerî darbe yaparak ENOSIS‘i ilân teşebbüsünde bulunan Yunanistan‘ı AB‘ye üyelik başvurusunda bulunmağa teşvik edip, bu başvuruyu 1975‘de kabul etmişlerdir. Buna karşılık, Yunan darbesini boşa çıkarıp ENOSIS‘i önlemiş olan Türkiye‘ye ABD‘deki Rum unsurların da ısrarlarıyla 1975 - 1978 arasında üçbuçuk yıl silâh ambargosu uygulamışlardır.

Uluslararası toplumun önde gelen aktörleri, çözüm arayışlarında  Kıbrıs Türk Tarafı‘nın âdil ve kalıcı bir çözüm için ortaya koyageldiği gerçekçi  yapıcı tutumları, müzakere sürecinin her defasında Rumlar tarafından başarısız kılındığı gerçeğini, ortaya Rumların tezlerine uygun bir çözüm çıkabilsin diye görmezlikten gelip çözümsüzlüğün sorumluluğunu Türk Tarafı‘na yüklemekte beis görmemişlerdir.

Annan Plânı‘nın bilinen akıbeti karşısında da andlaşmayı reddeden Rumları, Türkiye‘nin ve KKTC‘nin yazılı ve sözlü itirazlarına rağmen, sanki 1960 Anayasa düzeni devam ediyormuş gibi "Kıbrıs Cumhuriyeti" olarak AB‘ye tam üye olarak kabul etmişlerdir. Çözüm için kabul oyu vermiş olan Kıbrıs Türk Tarafı‘nı ise üzerlerindeki tecrit tedbirleriyle AB dışında bırakmışlardır. Tecrit tedbirlerinin kalkacağı yolunda verdikleri sözleri tutmamışlardır.

Yunanistan ANNAN Plânı üzerindeki süreçte  pasif bir seyirci tavrı sergilerken, Kıbrıs Türk halkını Plân‘ı kabul etmesi için aktif biçimde yönlendirmiş olan Türkiye‘nin AB üyeliği yolunda önünü açmak şöyle dursun, yolu,  yine Kıbrıs‘a ilişkin sebeplerle, daha da dik yokuşlu ve engebeli hale getirmişlerdir.

AB, Kıbrıs sorunu çözülmeden ve Türkiye de AB‘ye tam üye olmadan Kıbrıslı Rumları tam üye kabul etmekle, hem Kıbrıs sorununu çözümsüzlüğe mahkûm etmiştir, hem de Türkiye‘nin AB üyeliği sürecinin Rum - Yunan ortaklığınca daha da güçlü biçimde engellenmesinin şartlarını oluşturmuştur.

Kısacası, AB dahil uluslararası toplumun belli başlı aktörleri, ağırlıklarını, Rum Tarafı‘nı yola getirmek ve Ada‘daki gerçeklere uygun bir çözüm sağlamak için değil, Türkiye‘nin AB üyeliği yönünde ortaya koyduğu isteği istismar etmek suretiyle Türk Tarafı‘na baskı yaparak sözde "Kıbrıs Cumhuriyeti‘nin" temelinde bir çözüme varmak için kullanmışlardır. AB böyle hareket etmekle, aslında, Kıbrıs‘ta çözümsüzlükten rahatsızlık duymadığını ortaya koymuştur.

Muhabir: Haber Merkezi