Balkanlar, Kafkasya ve Ortadoğu... Bir zamanlar, bir parçası olduğumuz ve ardından da milliyetçiliğin koyduğu sınırlarla unuttuğumuz, bağlarımızın koptuğu coğrafyalar.
Balkan, aslında Türkçe bir kelime; ormanlık, sıradağlara verilen ad. Kafkaslar‘ın adıysa, efsanevi-dinî bir hikâyeden geliyor. Nuh‘un büyük torununun adı Kavkas imiş. Babil Kulesinin yıkılması ve insanlığın farklı diller konuşmaya "mahkûm" olmasından sonra, Nuh‘un oğlu Togarmah, Kavkas‘ın da aralarında bulunduğu yedi oğluyla, Ağrı/Ararat ve Elbrus Dağları arasına yerleşmiş.
Ortadoğu ise, 1850‘lerde Britanya Hindistan Bakanlığı‘nın yarattığı bir kavram olarak ağzımıza takılmış kalmış vaziyette. "Ortadoğu" lafı, hafızalara, Amerikalı "stratejist" Alfred Thayer Mahan‘ın 1902‘de, "Iran Körfezi ve Uluslararası İlişkiler" adlı bir makalesinin, Britanya‘nın Muhafazakâr Parti‘si çizgisinde yayımlanan dergi, National Revievv‘da yer almasının ardından âdeta zamklandı.
"Batı‘nın", "Doğu‘yu" askerî, ideolojik, İlmî, sanatsal ve sosyolojik açılardan kendi bakış açısıyla tanımlamasını anlatan "oryantalizm" kavramının dünya çapında bîr tanımlama, başlı başına bir araştırma alanı haline gelmesini, 1978‘den beri elbette Edvvard Said‘e borçluyuz. Ancak, bu konuya yönelik bazı en güzel eserlerin de, Balkanlardan çıktığını unutmamak gerek...
Bosna Savaşı‘nda hayatta kalmak için ölü oğlunun kanını içmek zorunda kalan Müslüman kadının hikâyesi gibi onlarca, yüzlerce, belki binlerce olay var. Bunları en azından, Bosna‘dan savaş boyu yaşamları pahasına bildiren gazeteciler sayesinde öğrenebildik. Ya, şu an ve on yıllardır Türkiye‘deki "düşük yoğunluklu savaş" bölgesinin hikâyelerini ne kadar biliyoruz?..





