Selim, evin tek çocuğuydu. Ailesi yoksuldu. Babası hasta, annesi bir işyerinde karın tokluğunda çalışırdı.
Selim hem okuluna gidiyor hem de eve dönüşte hasta babasına bakıyor onun ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyordu. Bazen onun başında sesli kitap okuyordu. Babasını çok seviyor ve bunu her fırsatta dile getiriyordu Selim. Onun boynuna sarılıyor, "Çabuk iyileş Babacık" diyordu.
"İnşallah oğlum" diyordu Babacık‘ı.
Babası iyileşmedi. Hastalığı daha da arttı. Hastaneye kaldırıldı. Doktor "birkaç dakikası" kaldığını söylediğinde Selim, annesine sarılarak hıçkırarak ağladı.
Birkaç dakika da olsa dünya gözüyle görmek istediğini söyledi Selim. Annesi izin verdi ve odaya girdi. Babacık‘ın boynuna sarıldı. Babası gözkapaklarını zor açtı, gülümsedi.
"Ben şimdi daha güzel bir memlekete gidiyorum. Seni Allah‘a emanet ediyorum oğlum, bundan sonra evin reisi sensin. Annene iyi bak, olur mu?"
"Olur" dedi göğsünü dik tutarak. "Gözün arkada kalmasın Babacık."
Babası son kez gülümsedi. Yorgun düşmüştü. Nefes almakta zorlandığı belliydi. Başını yana çevirdi ve eliyle "git" işareti yaptı. Selim odadan çıktı ve annesi girdi.
Birkaç dakika sonra odadan çıktığında annesi hıçkırıkla ağlıyordu. Selim boynuna sarıldı, "Babacık seni önce Allah‘a sonra bana emanet etti. Üzülme anne o çok güzel bir memlekete gittiğini söyledi bana."
Anne oğul yarım saat birbirine sarılarak teselli etti.
Aradan bir yıl geçti.
Annesi kirayı vermekte zorlanıyordu. Selim okulun yanı sıra yarım gün iş bulmuştu kendine. Pazara gidiyor, birilerin taşınması gereken poşet ve eşyalarını taşıyor kiraya katkıda bulunuyordu. Annesi bu gayreti gördükçe Selim‘in başını okşuyor, "Sen okuyup adam olacaksın oğlum, böyle ağır işlerin altına girip kendini yıpratma" diyorsa da, "Babacık‘ın emanetini ezdirmem ben" diyerek annesine cesaret veriyordu.
Bir Ramazan günü... Kapı çalındı. Selim kapıyı açtığında, elinde minik bir kutu olduğu halde bir kız çocuğunu gördü.
"Bu sizin!" dedi elindeki kutuyu uzatarak.
"Nedir bu?" dedi Selim. Kutuyu aldı kurdelaya sarılıydı. Kız çocuğu yeşil gözlü ve yüzünde bir ben vardı. Başka bir şey söylemeden gitti.
Selim içeri girdi, annesiyle birlikte kutuyu açtılar. Bu bir Cumhuriyet altınıydı. İkisi de birbirine baktı. İki aylık kirayı rahat ödeyebilecek miktardı bu. Sevindiler. Tanımadıkları biri Ramazan ayında onlara "sadaka" göndermiş ve sevindirmişti.
Yıllar yılları kovaladı. Selim bu zaman içinde okulunu başarıyla bitirdi. Çok çalışkandı. Lise, Üniversite ve yüksek lisans derken, artık çok başarılı bir işadamı olmuştu.
Artık annesiyle çok iyi yerlerde kalıyordu. Selim, eski fakir günlerini unutmaz, bu yüzden böbürlenmezdi.
Her Ramazan geldiğinde minik kızın kendilerine verdiği "sadaka" aklına gelir, mutlaka yardıma muhtaç ve fakir insanlara bizzat kendi eliyle "sadaka" dağıtırdı. Her kutunun içinde tıpkı küçük kızın verdiği "cumhuriyet altını" vardı. Bu Selim için bir zevkti. İnsanların ihtiyaçlarını gidermek onların yüzündeki mutluluğu görmek sadakadan çok daha mutluluk veriyordu ona.
Bir gün yine tanımadığı bir sokağa girmiş ve yıkık dökük bir evin önünde durmuştu. Arabadan indi. Bu evde kalanların mutlaka "sadaka"ya ihtiyacı olduğunu düşündü. Elindeki kutuyu hazırladı. Zil bozuktu. Kapıyı vurdu. Biraz sonra evde kalanlardan minik bir kız çıkageldi, üstü başı kirliydi, "Buyurun?" dedi.
Selim, "Bu evin sahibi kim? Annen veya baban burada mı?" diye sordu.
Küçük kız içeri girdi birazdan annesi çıkageldi. Selim elindeki kutuyu kadına uzattı. "Bu sizin" dedi. Kadın Selim‘in elindeki kutuyu eli titreyerek aldı. Sonra başını kaldırdı, yeşil gözleri parladı. Sanki yıllar önce tanıyormuş gibi...
Selim "teşekkür" bile beklemeden hemen arabasına doğru yöneldi.
Araba yola çıktığında kadın, arkasından "bu o!" diyebildi.
Selim eve döndüğünde koltuğa gömüldü. Sonra deminden beridir beyninde kurcaladığı şeyin ne olduğunu çözdü. Bu gün tanımadığı evin sahibesini yıllar önceki küçük kızdı. Çünkü yanağındaki "ben"den tanımıştı onu.
Annesine durumu anlattı. Çok sevindi. Ertesi gün ihtiyacı ne ise temin ettiler. Küçük kız büyümüş, eşi öldükten sonra küçük kızıyla birlikte kalmaya başlamıştı.
Ama artık bundan sonra maddi sıkıntı çekmeyecekti. Çünkü yıllar önce verdiği o cumhuriyet altını ona sadaka olarak geri dönmüştü.
Annesi Selim‘e, "Sadaka paylaşmaktır" dedi ve oğluna sıkı sıkı sarıldı.
Sevgili çocuklar;
Siz de mümkün olduğu kadar paylaşmayı deneyin ve bunu yaparken aslında ne kadar güzel bir dünyada yaşadığımızı göreceksiniz.
Gözlerinizdeki nur hiç sönmesin, Allah‘a emanet olun.
Demirhan abi‘den ramazan masalları
Son on güne vasıl olduk,
Oruç bugün YİRMİBİR,
Ara KADİR gecesini,
Sevabın olsun kebîr.



