Sevgili arkadaşlar; Uzun bir aradan sonra tekrar sizlerle birlikteyiz. İnanın çok özlediğimizi söylemek istiyorum. Çocukça sayfası ekibi olarak sizlerden uzak kaldığımız günler bizler de boş durmadık. Ramazan ayında oruç tuttuk, Kur‘an okuduk, teravih kıldık, sahura kalktık. Bol bol dua ettik. Karşılığında ise bayram ettik.
Yarından itibaren okullar açılıyor, sırtınızda çantalarla birlikte siz de özlediğiniz arkadaşlarınızla ve öğretmenlerinizle birlikte olacaksınız. Birbirinize tatilde neler yaptığınızı anlatırsınız. O günlere dönmek isterdim.
Artık tekrar birlikteyiz. Bugün yine dopdoluyuz. Rabbim yar ve yardımcımız olsun.
Gözlerinizdeki nur hiç sönmesin, Allah‘a emanet olun.
Okullar açıldı. Sınıflar doldu. Ya öğretmenlerimiz? Onlar da geleceğimizi aydınlatacak.
İşte okullar açıldı. Siz önce bahçeleri, sonra sınıfları doldurdunuz. Şimdi öğretmenlerinizi bekliyorsunuz. Onlar da gelip zihninizi bilgi, ilim ve irfanla dolduracak ve sizi yarınlara hazırlayacak.
Bizim için "yarın" olan zamanlara siz ulaştığınızda hayatınızı okullarda öğrendiğiniz bilgilerin ışığında şekillendirmeye çalışacaksınız.
Ama nasıl?
Bu zamana kadar pek çok öğretmen tanıdınız. Bundan sonra da yenilerini tanımaya devam edeceksiniz. Ama bunlardan ancak pek azını sevebileceksiniz. Onlar da sizi kendilerine yakın hissedip size bir hayat hedefi gösterendir.
Öğretmenlerimiz yalnız şekilleri değil, fikirleri de birbirinden farklı olacaktır. Onlar, doğru bildikleri fikirlere sizi de inandırmaya çalışacak... Vatanın ve milletin yararına o fikirlerde olduğunu söyleyecek.
Bu farklılığı devletin konrolündeki yayınlar, televizyon gibi yayınların eğitim ve eğlence programlarında da göreceksiniz.
O zaman sistemin vermeye çalıştığı değerler ile öğretmenin öğretmeye çalıştığı bilgiler arasında bir tercih yapamayacak ve bocalayıp kalacaksınız. Bu da sizin "ara nesil" olmaktan öteye gitmenize sebep olacak.
Halbuki devlet "ana nesil"ler kurar. Milleti onlar meydana getirir. Ara nesiller ise asırlarca yaşandıktan sonra şekillenen devletin ve milletin ana unsurlarını birbirine bağlayarak onların da devamlığını sağlamalı.
Yarınlar kimin?
Henüz kişiliğini, şeklini ve insan modelini bulamamış devletin mi, ona kendi fikir rengini vermeye çalışan zihniyetin mi? Yoksa bunlar arasında bocalayan kuşağın mı?
Elbette hiç birinin. Çünkü dünü unutanlar ve unutturanlar yarınlara sahip çıkma hakkını kendinde görmesin.
Siz bunların dışında kalabildiğiniz ölçüde kendinizi milletimizle iç içe devletinizle bütünleşmiş olarak bulacaksınız. Bu sizi yarınlara yaklaştıran ilk adım olacaktır.
Aslında, dünyada "yarın" yaşanmaz. Çünkü yaşanan her yeni gün, yarını bir sonraya bırakır. Bu geri kalır, kıyamete kadar devam eder gider.
Dünyanın "yarın"ı ahrettir. Zamanı geldiğinde onu geri bırakmak mümkün değildir. Her insan mutlaka o "yarın"ı yaşayacaktır.
Yarın; Allah‘ a inanan, Peygamberimizin sünnetine uyan, ibadetlerini yapan ve kendisini ahrete hazırlayanlarındır.
Yarına hazırlayanlar ise İslam dinini ve iman hakikatlarını anlatanlarındır. Allah‘a inanıp O‘nun emrettiği gibi yaşayanlar, hem dünyada mutlu olur, hem de kendilerini yarına, yani ahrete hazırlarlar.
(Düşünce dünyası)
Tırtılın temizliği
Okulların tatil olmasıyla birçok kardeşlerimiz, köylerine gitme fırsatı buldu. Memleketin köyün temiz havası, soğuk suyu ve taze sebze ve meyvesiyle üzerinden atmaya çalışırken, bir taraftan da doğayı daha yakından tanıma fırsatı buldu.
Gerçekten bir çoğumuz beton yığınlar halindeki gökleri delmek istercesine yükselen binalarda, tabiattan ve onda olup biten harika olaylardan habersiz yaşıyoruz.
Biz insanlar uçmayı kuşlardan, tünel açmayı köstebekten, baraj yapmayı kunduzdan, iplik eğirmeyi ipek böceğinden öğrenmiştir. Buna göre bu teknik harikalar asıllarına benzetilmesi oranında mükemmelleşir.
Mesela Tırtıl böceği... Bir ana tırtıl, yumurtalarını bırakacağı ve doğacak yavrularına güzel bir beşik olması için ağacının uygun bir yaprağını hazırlar... Nasıl mı? Yaprağın iki kenarını birbirine yaklaştırıp salgıladığı ipliği kullanarak, yaprağın uçlarını sağlam bir şekilde tutuşturur. Ve bunu görmek suretiyle mükemmel bir ev yapar. Birçok kardeşimizin zaman zaman bu tür olaylarla karşılaştıklarını sanıyoruz. Ne kadar düşündürücü değil mi?
Acaba bu akılsız, şuursuz canlılar, çoğu zaman insanların bile düşünmedikleri bu harika işleri nereden öğrendiler?
İnsan oğlunun uzun sene tahsil görmesiyle ancak sıkkına akıl erdirdiği bazı teknik harikaları bu akılsız ve şuursuz hayvan ve bitkiler nasıl yüzyıllardan beri hiç yanlışlık yapmadan beceriyor?
İşte bu ve benzeri sayısız sorulara verilebilecek tek doğru cevap, bu kabiliyetlerin kendilerine doğuştan bir ilim, kudret ve rahmet sahibi Yaratıcı tarafından veriliyor.
(Bir kıssa bin hisse)
Mazlumun duasına cevap veren kim?
Horasan Valisi Abdullah Bin Tahir, halkına adaletli ve huzurlu bir dönem yaşatmak istiyordu. Emniyet mensuplarına kesin emir verdi.
"Kimse kapısını kilitleme ihtiyacı duymayacak, hiçbir eşya çalınmayacak!"
Bunun içindir ki, devriyeler gece ve gündüz kol geziyor, kuş uçurtmuyordu.
Abdullah Bin Tahir, bir gece, korkunç bir rüya gördü. Rüyasında birkaç kuvvetli adam gelmiş, kolundan tutup fırlatıvermişlerdi onu. Kendi bir tarafa, koltuk bir tarafa gitmişti. Uyandı ürperti ile ve düşündü acaba bir adaletsizliğim mi var diye... Ertesi günü ilk işi devriyeleri çağırtmak oldu. Gördüğü rüyayı anlattı ve:
"Muhakkak benim bir makama layık olmayan bir adaletsizliğim oldu ki beni makamımdan attılar. Söyleyin bana, sizler bir haksızlık mı yaptınız yoksa?" dedi. Devriyeler:
"Hayır, biz adaletsiz bir iş yapmadık," dediler.
"Hiç hırsız yakaladığınız oldu mu?"
"Geçen gece üç tane hırsız yakalamıştık."
"Peki, getirin onları.."
Getirdiler. Ne var ki, getirdikleri içerisinde birisi vardı ki, iki gözü iki çeşme ağlayıp duruyordu. Vali hemen sordu:
"Evladım, arkadaşların ağlamıyor da sen neye ağlıyorsun?"
Hırsız olarak getirilen meçhul adam anlatmaya başladı.
"Efendim, ben hırsız değilim. Ben işinde gücünde çalışan bir demirciydim. Gece dükkanımı kapattım evime dönerken yanından süratle birisi fırlayıp gitti. Az sonra gelen devriyelerin onun yerine bini hırsız diye yakalayıp götürdüler, zindana attılar. Şu anda benim durumumdan evimin haberi yok. Ne haldeler bilmiyorum. Bir de benim hırsız diye yakalandığımı duyarlarsa onların yüzüne nasıl bakarım."
Bu sözleri dinleyen vali hatasını anlamış ve oldukça da üzülmüştü. Bir taraftan devriyelere gerekli cezayı verirken diğer taratan da demirciye içi dolu bir kese uzatarak,
"Kusura bakma. Bu adaletsizliğe devriyelerin yüzünden düştüm. Şu parayı al, hakkını helal et. Bir daha sıkıldığın zaman bana müracaat et" dedi.
Demirci şöyle Valiye baktı ve:
"Müşkülü halletmek mi? Müşkülümü ancak Allah halleder. Beni haksız olarak zindana attırdığında şöyle dua ettim, ‘Ya Rabbi, beni haksız olarak zindana attıran şu valiyi koltuğundan at, uykusundan mahrum et‘ dedim. İşte ondan sonradır ki, sen o rüyayı gördün, uykudan oldun. Seni adalete zorlayan, beni de zindandan çıkara bir Zat varken, O‘nu bırakıp da sana mı müracaat edeceğim? Sen Horasan Valisiysen, O bütün kainatın, bütün mazlumların valisidir. Müracaatım yine O‘na olacaktır. Hem de gecenin gizli saatlerinde..."
(Bugün ne dua edelim)
Hoş geldin, sefa geldin, ey sabah ve ey yeni gün!
Merhaba, ey mutlu vakit ve saat! Merhaba, ey Allah‘ın katip ve şahit meleği! Şu söylediklerimizi bizim için yaz!
Allah‘ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini, Arşını taşıyan melekleri şahit tutarak, Kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan, tek olup, ortağı olmayan Allah olduğuna şahitlikte bulunuyoruz!
(Tarih Dede yazıyor)
Hicri yıl başlıyor
Bu hafta Hicri Şemsi yılı (1390) yani "güneş" yılı başlıyor çocuklar.
Şemsi sene, Güneş senesi olup, uzunluğu miladi yıl kadardır. Her yıl Eylül‘ün 20‘si, Hicri Şemsi yılbaşıdır.
Peygamber Efendimiz, Mekke‘den hicret edip, Miladi 622 yılının 20 Eylül tarihine rastlayan Pazartesi günü, Medine yakınlarındaki Kuba köyüne vasıl olmuşlardı. Kameri sene başı ise, Miladi 622 senesine rastlayan, Muharrem ayının 1. günü olan Temmuz ayının 16‘sı Cuma günü idi.
Peygamberimiz (a.s.v.) 53 yaşında iken Allah‘ın izniyle Medine-i Münevvere‘ye hicret etti. Safer ayının 27. Perşembe yani 9 Eylül günü sabah erken evinden çıkarak, öğleden sonra Ebu Bekir-i Sıddık‘ın evine geldi. O gece, beraber yola çıkarak, Mekke‘nin 5.5 kilometre güneydoğu tarafında bulunan Sevr dağındaki mağaraya geldiler. Yol çok bozuktu. Mübarek ayakları kanadı. Mağarada 3 gece kalıp, Pazartesi gecesi buradan çıktılar. Bir hafta yolculukla Eylül ayının 20. ve Rebi‘ül-evvelin 8. Pazartesi günü, Medine‘de Kuba köyüne geldiler. Gece ile gündüzün eşit olduğu, Eylül‘ün 23. gününü de burada geçirip, ertesi günü yani 12. Cuma günü Medine‘ye vasıl oldular.
Hz. Ömer (r.a.) halife iken, bu seneki Muharrem ayının 1. günü, yani hicretten 70 gün evvel, Müslümanların Hicri Kameri Sene başlangıcı kabul edildi. Kuba köyüne geldikleri Eylül ayının 20. günü de, Müslümanların Hicri Şemsi Sene başlangıcı oldu.
(Bir masalımız var)
Tekin‘e haksızlık ettim Ekin
Zekiye Çoban
Bir varmış bir yokmuş. Dünyada çocuk çokmuş. Hepsinin yüzü ışıl ışıl parlakmış. Her birinde ayrı güzellikler, ayrı yetenekler varmış. Ama çok azı sahip olduğu güzelliklerin, nimetlerin farkındaymış. Çokları sahip olamadıklarından yakınırmış. Masalımız bu sefer Ekin ve Tekin kardeşlere takılmış.
Ekin ve Tekin mutlu bir ailenin çocuklarıymış. Anne ve babaları her ikisini de çok severmiş.
Ekin‘in ağabeyi olan Tekin; sağlıklı, mutlu, güler yüzlü, yardımsever bir çocukmuş. Annesine, babasına, komşularına, yakınlarına yardım etmekten çok mutlu olur, karşılığında herkesin sevgisini kazanırmış. Çevresindekiler, "iyi ki varsın, bahtiyar ol Tekin!" diye iltifat edermiş.
Ekin ise ağabeyinin tersine cılız, somurtkan, mutsuz ve yardım etmekten hoşlanmayan, içine kapanık bir çocukmuş. Olur olmaz şeyleri dert edinip, sık sık hastalanırmış. "Herkes ağabeyimi çok seviyor, beni kimse sevmiyor" diye yakınır, ağabeyini fena halde kıskanırmış. Tekin, kardeşinin bu durumuna çok üzülürmüş.
Günlerden bir gün Ekin yine yataklara düşmüş, yemeden içmeden kesilmiş. "Herkes ağabeyimi çok seviyor, beni kimse sevmiyor" sözünden başka söz söylemez olmuş. Doktorlar, onu yataklara düşüren hastalığın "kıskançlık" olduğunu çok kolay tespit etmişler. Annesi babası her ne kadar kendisini de çok sevdiklerini söyleseler de Ekin‘i bir türlü inandıramıyorlarmış. Ekin, "Ah keşke Tekin hiç olmasaydı" diyormuş içinden.
"Bütün çektiğim acılar onun yüzünden."
Ekin‘e teselli için söylenen bütün sözler boşunaymış. O içini yakıp kavuran kıskançlığından kurtulamıyormuş. Gece vakti anne babası uyuduktan sonra ağabeyinin salonda ne yaptığını merak etmiş. Halsiz bedeniyle zoraki kalkmış. Usul usul salona doğru koridoru adımlamış. Kapının aralığından içeriyi gözetlemeye başlamış. O da ne? Tekin hem ağlıyor hem dua ediyormuş:
- Allah‘ım kardeşime şifa ver. Ona kendisinin de çok değerli olduğunu, onu çok sevdiğimizi hissettir. Sahip olduğu güzellikleri fark ettir. Kötü huylarımızı körelt! Kalplerimize sevgi, muhabbet ver!
Ekin, ağabeyinin bu sözleri karşısında neye uğradığını şaşırmış. Ağabeyinin bu duası onu çok mahcup etmiş. Ayaklarının ucuna basa basa odasına dönmüş. Duayla birlikte içine pespembe bir huzur yayıldığını hissetmiş. Halsizce uzanmış. Karnı açlıktan zil çalıyormuş. "Keşke biraz yemek olsa yerim" diye düşünmüş.
Kulaklarında hep ağabeyinin duası çınlamış. Ne yapsa ne düşünse aklında hep o dua varmış. Oysa o hep ağabeyinin kendisini küçük düşürmek, üzmek için planlar yaptığını sanırmış. Kendisi için dua ettiğini aklının ucundan bile geçirmezmiş. Ağabeyini düşünerek uykuya dalmış.
Rüyasında oyuncak bebeği onunla bir arkadaş gibi konuşuyormuş. "Tekin‘e haksızlık ettin Ekin!, Tekin‘e haksızlık ettin!" diyormuş Ayşegül bebeği.
"İstersen sen de kötü huylarını terk edip sevimli cici bir kız olabilirsin. Daha mutlu olabilirsin."
Ekin, mahcup ve sessiz bir şekilde bebeğini dinliyormuş.
-Güler yüzlü olabilirsin. Büyüklere saygı, küçüklere sevgi gösterebilirsin. Çevrendekilere yardım edebilirsin. Başkalarının mutluluğuyla mutlu olabilirsin. Kendine daha güzel ve ileri hedefler seçebilirsin. Güzel beslenip zinde kalabilirsin. Çok daha önemlisi ağabeyini kıskanmak yerine sahip olduğun güzellikleri, yetenekleri göz ardı etmemelisin. Onları daha da geliştirebilirsin. Sahip olduğun sonsuz nimetlerin binlerce çocuğun hayali olduğunu bilmelisin."
Ah bu oyuncak bebek neler söylüyormuş öyle? Sanki bir öğretmen olmuş ders veriyormuş Ekin‘e.
Ekin uzunca bir süre bebeğini dinlemiş. Söylediklerine hak vermiş. Sabah olunca ilk işi, ağabeyinden özür dilemek ve bu kötü huyunu terk etmek olmuş.
Ekin ile Tekin o günden sonra güzel bir kardeşlik örneği sergilemişler. Gökten sayısız elmalar düşmüş. Kardeşleriyle iyi geçinenler afiyetle yemişler.
(Dinimi öğreniyorum)
Niçin ibadet ediyoruz?
Çevremizi bir göz gezdirelim. Bir de kendimize. Sayısız nimetler, yani yiyecek, içecek, giyecek gibi nice varlık, bizim faydamız için yaratılmış. Öyle değil mi, Dağ, taş, deniz ve birçok nimetlerden faydalanırız. Nehirer bizim için akar. Yer altı ve yerüstü zenginlikleri hep bizim için... Güneş bizim için doğum batar. Ay, bizim takvimimizdir.
Dünyamızı bir köşke benzetebiliriz. O zaman, güneş bu köşküm avizesi, yıldızlar tavanın yaldızlı süslemesi, bahar ise tabanına serilmiş bir halı olur. Bitkiler, hayvanlar birer hizmetçi. Biz ise o sarayın efendisiyiz. Sahibi de, Allah.
Yüce Yaratıcımız, koskoca dünyayı sayısız nimetleriyle bir köşk halinde bizim hizmetimize vermiştir.
Bir de kendimize bakalım. El ayak, nimetlerinden akla varıncaya kadar nice değerli hazinelere sahip olduğumuzu görürüz. Gözlerimize milyarlar verseler vermeyiz. Aklımızı dünyalara değişmeyiz. Hiçbir organımızdan vazgeçemeyiz. Çünkü hepsi yerli yerinde ve gerekli ve faydalıdır.
Bütün bunlara beş kuruş para vermeden sahip olduk. Daha doğrusu Allah bize hediye etti.
Bunca kıymetli nimeti bize ihsan eden Rabbimize bizde işte bu yüzden ibadetle görevimizi yapmaya çalışmalıyız. Biz ücretini peşin alan bir işçiye benziyoruz. O işçi peşin aldığı ücret karşılığında nasıl ay sonuna kadar çalışıyorsa, biz de Allah‘tan aldığımız ücret, yani nimetler karşılığında ibaretle yükümlüyüz çocuklar.
İbadet bir çeşit bizim borcumuz, görevimiz... Ama önemli olan hiç birşey düşünmeden sırf Allah emrettiği için yapabilmektir.
(Hoca Nasreddin‘in biri bir gün)
Kuyudaki ay
Bir akşamüstü Nasreddin Hoca bir kuyudan su çekmeye gider.
Bakar ki, ayın ışığı kuyuya düşmüş.
"Vay! Ay kuyuya düşmüş," diyerek telaşlanmış Hoca.
Kuyunun ipini çengel yaparak kuyuya salar. Epey uğraşır, en sonunda çengelli ip bir taşa takılır. Hoca çeker, ip kımıldamaz. Sonunda ip kopup kendisi de sırt üstü yere yuvarlanınca gökteyi ayı görür.
"Allah‘a şükürler olsun, çok yoruldum ama ay da yerine geldi," der.
Mini test
Sevgi Demirci Özbek
1. Müslümanlar nerede ibadet ederler?
a) Kilise
b) Cami
c) Mabet
2. Hangisi dinimizin bize öğrettiği şeylerden biri değildir?
a) İbadet etmek
b) Yardımsever olmak
c) Büyücülük yapmak
3. Hangisi Peygamberimize ait bir sözdür?
a) Temizlik imanın yarısıdır
b) Aslan yattığı yerden belli olur
c) Damlaya damlaya göl olur.
4. Rabbimiz bizi hangi ismiyle korur?
a) Cebbar
b) Selam
c) Mütekebbir
5. Sabah namazı kaç rekattır?
a) 7 rekat
b) 3 rekat
c) 4 rekat
Cevaplar: 1b/ 2c/ 3a/ 4b/5c
(Sizden gelenler)
Fasülye
Ahmet Bey yakın arkadaşı olan Şevket Beyin başını sarılı görünce merakla sordu:
"Geçmiş olsun Şevket, ne oldu?"
"Hiç babam kafama fasülye attı da..."
"Hadi canım sen de, fasüyle atmayla adamın kafası böyle yarılır mı?"
"Fasülye konserve kutusunun içinde olursa yarılır."
Kenan Özyürek, K.Maraş
Türkiye‘m
Çıktım seyahat edeyim diye,
Baktım karşımda duruyor Türkiye
Küçük, büyük bağsına basıyor kardeşim diye
Selam veriyor Selimiye.
Göklere yükseliyor Süleymaniye
Gül kokuyor kırlar.
Kıvrım kıvrım yollar, yeşil ağaçlar.
Üzüm, kavun, pamuk yetişen ovalar.
Yazıyor kalemim durmadan.
Geçiyorum, Ege‘den Akdeniz‘den
Hayret dolu gözler arkada kalan
Heybetiyle duruyor Bergama.
Mavi deniz, güneş yan yana.
Ben gidiyorum sen hoşçakal gurbet ana.
İbrahim Zengin, İZMİR
Kepek
Murat ile Ahmet geziyorlardı. Bir ara Murat:
"Akşam banyo yaptım. Sabundan mı ne, saçım kepeklenmiş." Dedi.
Ahmet:
"Aman arkadaş o sabundan bana da ver. Hiç değilse bizim Karagöz kuzuya yem çıkar."
Serdar Sedat, MUŞ



