Bazıları Mahalle baskısından söz eder. Evet mahalle baskısı yok değildir, yok diyen yalan söylemiş olur.
Cehalet aşılmadığı sürece mahalle baskısı olabilir. Kimsenin başkasına düşüncesini kabul ettirme gibi bir hakkı yoktur. Bizim dinimizde zorlama da yoktur. Aklı başında mü‘min üsluba çok dikkat ederek, rencide etmeyecek şekilde uyarır. Peygamber Efendimizin (sav) tarifini açıklamakla yetinir. Bir kişiye Efendimizin tebliği ulaştıktan sonra gerisi Allah ile onun arasındadır. Çocukluktan eğitim alan birey belirli bir yaşa geldiğinde kendi tercihleriyle yaşamak ister. Bu açıdan aile baskısıyla örtünmek doğru değildir. Zaten bunu yapan anne-baba da cehaletten başka birşey yapmış olmaz. Zorla yapılan birşeyden sevap da kazanılmaz! Aslında bir insanın gerçek yüzü tamda bu noktada belli olur... Yani kendi haline bırakıldığında... Çok günahlı bir ortamda imkan ve iktidarı da varken, îmanını muhafaza adına - asıl kusursuz, elemsiz lezzetlerini Cennete saklayan Rabbinin rızası için yaşayanlar olabileceği gibi, bozulmamış bir çevreden çıkıpta bütün varlığını nefsinin esiri olarak harcayanlar - dünyevi hevesatlarına kullandıkları vaktin çok daha azını ibadetine sarfetmeyenler de olabilir... Bir insan nasıl bir durumda yaşarsa yaşasın. İster birilerinin müdehalesine maruz yaşasın, ister hür iradesiyle yaşasın. O kulun kalbinde Cenab-ı Hak yoksa, dinimizin gereklerine ve ibadete istek yoksa, muhakkak bir şekilde dışa nükseder. En büyük geleceğine kendi rızasıyla kasteder. Hz. Mevlana ne de güzel söylemiş: Testinin içinde ne varsa dışına o sızar... Hiçbir baskı türü yoktur ki; kalbi esir alsın, vicdana kelepçe vursun. İnsan zaten oradan imtihan oluyor, ne yaparsa başta kendine yapıyor.
Tek taraflı düşünmemek gerekir
Mahalle baskısı konusunda çok ince biryer daha var, birçok kişinin düşünmediği yahut düşünmek istemediği bir nokta; Bangır bangır bağırırlar ya "baskı var, müdahale var, dilediğimiz gibi yaşayamıyoruz!" Evet haklı olabilirler. Rahatsızlıklarının sebebi kendini akıllı sanan cahil insanlardır... Yukarda bahsedildi. FAKAT öyle bir nokta var ki gözlerden kaçıyor: Her seferinde dillendirilen, üzerinde tartışmalar yapılan klasik mahalle baskısını tersten düşünün. Yani dinini yaşamak isteyenlerin maruz kaldığı şeyleri de düşünün. Günümüzde bütün günahlar o kadar rahatça ve yaygın yapılıyor ki... İster istemez dindar insanlar da bundan olumsuz olarak etkileniyor. Örtü düşmanı, kimlikte müslüman, mahalle baskısı var diye yırtınan bir zâtı muhterem hiç düşünmüyor mu!? Onun dinimizin emrini hiçe sayan bir hareketi, bir fiili diğer müslümanların da nefislerini okşayarak cehenneme sürüklüyor. Dinimizce kebairi (büyük günahı) aleni işlemenin vebali günahın kendi götürüsünden çok daha büyüktür. (bkz Buhari, Edeb 60) İçki, zina ve lehviyat (yedi büyük kebairden biri olan kadınlı erkekli içkili eğlence) gibi günahları utanıp sıkılmadan Allah‘tan korkmazcasına açık açık, göstere göstere yapmayı özgürlük bilip, inatla savunan, sanki normal ve meşru birşeymiş gibi gösterme çabası içinde olanlar yok mu? Şayet cevabınız "Yok" ise TV kumandasının tuşlarına basın! Göreceksiniz ki: İnananlar arasında hayasızlığın yayılmasını arzu eden kimseler var ya; onlar için dünya ve ahirette elem dolu bir azap vardır. Nur Sûresi 19. âyetine muhatap pek çok gönüllü var.
Ne kadar zarar verebilir?
Şimdi Soralım: Cahil Müslümanların mahalle baskısı bir insana verse dahi ne kadar zarar verebilir? (yanlış birşey olduğunu defalarca vurgulanmıştı) Zaten karşı tarafın düşüncesizliği bilindiğinden rencide etse bile kısa zamanda unutulup gidecektir.
Peki ya tersi baskı
Hani muhafazakârların maruz kaldığı... Hani şu dâimi hayatı etkileyecek olan... düşünmek lazım onun tahribatının boyutu az birşey midir ki kimse bahsetmiyor, göz ardı ediliyor?! Dinine özen gösteren birinin aklını çelerek (nefsini okşayarak) Allah‘ın istediği şekilde yaşamasına mani olmak nasıl açıklanabilir? Hangi temiz kalp feryad etmez! Bir müslümanı, dehşetini dünyada ne bir göz görmüş ne de bir kulak işitmiştir denilen Cehennem ateşine muhatap etmeye aslında baskı da denilmez! Yani vebali o kadar büyük bir olaydır ki fâni sınırları aşıp bekâyı tethdit ediyor... Şimdi söyleyin... Cahiliye devrinde çocuklarını diri diri toprağa gömen babalar mı daha zalim yoksa şu asrımızda çocuklarını günah çukurlarına gömen ana-babalar mı? Düşünün cevabı siz bulun... Ayrıca "Her bir günah içinde küfre (inkâra) gidecek bir yol vardır" sözü mühim bir gerçeği dile getiriyor. Bir mü‘min herhangi bir farzı terk etmek suretiyle günahı işlemeye devam ederse şüphe yok ki o günaha alışacaktır, zamanla yaptığı şeyin günah olduğunu dahi aklına getirmemeye başlayacak, çok tehlikeli olmasına rağmen normal görmeye başlayacaktır. Birileri ona İslam‘ın neler gerektirdiğini hatırlatınca da, din Allah ile kul arasındadır. kalesine sığınır. Din Allah ile kul arasındadır, orada şüphe yok... ama nedense bu cümleyi dinine özen gösterenler, İslami yaşam tarzını benimseyenler kullanmıyor. Neden gerek duysunki kullanmaya? Onun öyle olduğunu zaten herkes biliyor... Yani, bu "denizde su vardır" demek gibi bişey... Dikkat edilse görülecektir ki, ekseriyetle bu cümleyi kullananlar dinle pek alakası olmayan kişiler. İslami yaşantı denince (bilmedikleri ve araştırmadıkları için) cehennemden korkmadıkları kadar ödleri patlıyan, Allah‘ın istediği yaşam biçimini nefislerine beğendiremeyenler. Kullandıkları zamanlama ve amaç gösteriyor ki bu cümle "günahın" günah olduğunun hatırlatılması üzerine geliştirilen bir refleks. İşlenen bir günahın yanlış ve ebedi sonuçlar doğuracağını düşünüp, vicdanları sızlamasın diye "kimene benim dinimden" refleksi... Zevkine ve sefasına Allah‘ın hatırından daha düşkün, Kur‘an‘ın "dinde zorlama yoktur" âyetini çok iyi bilip geri kalan 6665 âyet olmadan da dinini yaşayabilen insanların kullandıkları bir savunma mekanizması eritiyor...




