(Özet: Müslümanlar Kur‘an‘la kendini geliştirdi. İlim sahasında çok kitap yazdılar. Ama Haçlılar bu kütüphanelerin hepsini yaktı)
Tarih, kitap dostu ilim adamları ve hükümdarlarla dolu olduğu gibi, kitap düşmanı zalimlerle de doluydu.
Mesela Roma İmparatoru Jül Sezar, Milattan önce İskenderiye‘yi işgal ettiğinde ilk işi, şehirdeki büyük kütüphaneyi yerle bir etmek oldu. Yetmemiş sağlam kitapları da yakmıştı.
3.Yüzyılda kitap sevmeyenler Sezar‘ın yarım bıraktığı işi tamamladı.
4. yüzyılda kütüphane yıkımları birbirinin takip etti. Bizans İmparatoru Valensia 336 yılında bir kütüphaneyi yerle bir etti.
5.yüzyılda kütüphane yıkmalar övünülecek bir davranış halini aldı. Devrin ileri gelenleri yakıp yıktırdıklarıyla gururlanıyorlardı. Mısır‘da yıkılan mabedler, kapatılan okullar, yakılan kitaplar bu sınıftandı.
Moğol istilacı Hülagu‘da kitap düşmanıydı. Müslümanlara düşman olan bu zalim hükümdar, İslam ülkelerini yaka yıka Bağdat‘a gelmişti. Oranın da altını üstün getirdi. Tam 36 kütüphaneyi yerle bir eti. Kitapların bir çoğunu Dicle nehrine attırdı. Nehrin bu yüzden günlerce mürekkep aktığı söylenir.
Müslümanlar başta Kur‘an-ı Kerim gibi mukaddes kitapla kendini geliştirdi. İlim sahasında çok kitaplar yazdı. Ama Haçlı seferleri sırasında yıkılan kütüphanelerin, yakılan kitapların haddi hesabı oktu.
Haçlıların Trabluşşam‘a girdikleri yıllarda burada muazzam bir kütüphane vardı. Haçlı komutanı 3 milyon kitaba sahip kütüphaneyi gözünü kırpmadan yaktırdı.
İspanyollar da haçlı zihniyetinin kitap düşmanlığını sergilediler. Gırnata‘yı ele geçirdiklerinde bir medeniyeti yok etmişler, milyonlarca yazıl eseri meydanlarda yakmışlardı.
Kitap düşmanlığına ne yazık ki, bizim yakın tarihimizde de rastlanır. Alfabe değişikliği yaptıktan sonra binlere kitap okunamaz duruma geldi. Raflarda çürümeye mahkum edilmişlerdi. Dahası, yüz binlerce el yazması eser hurda kağıt olarak yabancılara satılmış ya da kağıt fabrikalarında yok edilmişlerdi.
Kitaba ve ilme düşman olanlar tarihin alnında kara bir leke gibi duracaklardır..
Gelelim bu güne.
Sevgili çocuklar, iyi bir kitabın iyi bir dost, iyi bir öğretmen olduğunu biliyoruz. Ayrıca okumayan insanla okuyan insan arasındaki farkı da hemen her zaman görüyoruz. Okuyan insan daha bilgili, daha görgülüdür. Beklenmedik olaylar karşısında tereddüte düşmez.
Çünkü her şeyin bir sebebi olduğunu öğrenmiştir. İnsan bilmediği şeyden korkar, bilmediğine düşmandır.
Tıpkı zalimler gibi, büyüyünce kitap düşmanı olur. Kitap okumak yerine, kitap yakar.
Şu halde, kitap, öğrenmenin en iyi, en kestirme yoludur. Kitap okuyan çocuk, okumayan çocuktan üstündür.
Kitap okuma alışkanlığı bu yaşlarda kazanılır.
En iyi kitap Allah kelamı olan Kur‘andır. Çağlar geçse de hala tazeliğini koruyor ve kıyamete kadar da okunmaya devam edecek.
Bu bakımdan, arkadaşlarımızla toplanıp, kitap okuma saatleri düzenlemeliyiz. Okuma alışkanlığını bu şekilde kazanırsak, kimse bizim önümüzde duramaz.
(Düşünce Dünyası)
Akıl mucizesi ve ceviz
İnsanlar yalnızca gördükleriyle yetinmezler, çünkü hepimiz insanız.
İnsan oldukları için de zekidirler. Allah, bazı yaratıklardan esirgediği özellikleri, insanlara bol bol vermiş.
Düşünmek için aklı.
Sadece gözle değil, beyinle de görmek mümkün.
İşte bir örnek: Cevizi bilirsiniz. Dalında iken yeşil, acı bir ambalajı olur. Ambalajın içindeki kabuk ise, dişle bile kırılamayacak kadar serttir.
Kısacası, ilk bakışta, yenecek bir nesne değil.
Ama ya azıcık bir zahmetle ambalajını açsak, kalın kabuğunu kırsak?
Lezzetli, besleyici, yağlı bir vitamin deposuyla karşılaşırız.
Gelin düşünmeyin şimdi?
Cevizi ambalajlayan, ceviz içini kalın bir kabukla koruyan kimdir?
Hangi fabrikada imal edilmiş, kim icat etmiştir?
Allah dememek mümkün mü?
Madem insanız...
(Bir Kıssa Bin Hisse)
Padişahın acı meyvesi
Güzel adetleri olan bir padişah vardı. Bir gün hizmetçilerinden birine bir meyve verdi.
Hizmetçi sanki bundan önce bu kadar lezzetli bir meyve yememiş gibi iştahlı bir şekilde yemeye başladı.
Hizmetçi meyveyi o kadar güzel yiyordu ki padişah da ona imrenerek o meyveden yemek istedi.
Hizmetçiye dedi ki:
"Ey hizmetçi Sen bu meyveyi çok güzel yiyorsun ben de özendim, yarısını bana ver."
Hizmetçi meyveyi padişaha verdi. Padişah bunu tattığında acı olduğunu gördü, kaşlarını çattı.
Dedi ki; "Ey hizmetçi! Kim böyle yapabilir? Senin bu acı meyveyi lezzetli yediğin gibi kim yiyebilir?"
Hizmetçi dedi ki: "Ey padişahım! Senin elinden yüz binlerce hediye aldım. Verdiğin bu acı meyveye gelince onu geri vermeyi doğru bulmadım. Senin elinden her an bana yeni bir hazine ulaşırken bir acı meyve için nasıl olur da elinden incinebilirim? Her zaman nimetlerinle beslendim, dolayısıyla, senin elinden gelen bir nimet bana nasıl acı gelebilir?"
Eğer onun yolunda zahmetlere katlanırsan iyi bil ki, bu büyük hazinedir. Onun işine akıl ermez. Bu düzen böyle kurulmuş böyle gider. (Kaynak: Feridüddin-i Atar, Mantıku‘t-Tayr)
(Tarih Dede Yazıyor)
Masal Hükümdarı Harun Reşit
Sevgili çocuklar bu gün Halife Harun Reşit‘ten bahsetmek istiyorum. Dün vefat yıldönümünde andığımız Harun Reşit, Abbasi halifelerinin beşincisidir. Muhammed Mehdi‘nin oğlu, Cafer Mensur‘un torunudur.
Kardeşi Musa Hadi vefat edince halife oldu. Babası zamanında iki defa Rumlarla savaşmış, kahramanlık göstermiştir. Halife iken Anadolu‘ya akınlar yapmış, hatta Ereğli‘ye kadar dayanmıştır. 9 defa hac edip, Mekke ve Medine halkına çok yardım ve ikramda bulunmuştur.
Binbir Gece Masalları‘nda geçen Bağdat Halifesi Harun Reşit‘in ta kendisidir. Binbir Gece Masalları‘nda özellikle bu dönemdeki İslam hazinesinin zenginliği vurgulanmıştır.
Halife Harun Reşit hakkında çok şeyler yazılır ve çizilir. Saray hayatı hakkında birçok söylentiler hikayeler ve masallar yazıya kaydedilmiş ve bunlar halk arasında kulaktan kulağa söylenmiş, zamanımıza kadar gelmiştir.
Harun Reşit , ilim ve sanat sahiplerine değer verir, yardım ederdi. Çok adaletli bir hükümdardı.
Bir gün Allah dostlarından Behlül Dana ile sohbet ederken, "Ey Behlül! Sana sarayımda bir oda ve hizmetçiler vereyim. Yeter ki bu eski elbiselerden kurtul. Yenilerini giy. İnsan arasına karış" der.
Bunun üzerine Behlül:
"Müsaade ederseniz bir danışayım," der.
Halife, "Kime danışacaksın, kimsen yok ki?" diye cevap verince, Behlül, "Ben danışacağım yeri biliyorum" der ve padişahın huzurundan ayrılır.
Harun Reşit arkasından adamlar salıp danışacağı yeri öğrenmek ister.
Behlül gide gide şehir dışında bir mezbahaya ulaşır. Başını eğip bir şeyler dinlermiş gibi yapar. Kendi kendine bir şeyler mırıldanır. Daha sonra oradan ayrılır. Sultanın adamları ondan önce saraya dönüp hadiseyi halifeye olduğu gibi aktarırlar.
Behlül huzura girince, halife Harun Reşit ona, "Ey Behlül! Söyle bakalım vereceğin cevabı" diye sorar.
Behlül, "Danıştım efendim. Lakin insanlar arasına karışmam mümkün değil" der.
Halife heybetle, "Ey Behlül! Sen gidip çöplere danışmışsın, haberim oldu" der. Behlül‘de, "Doğru söylüyorsun, çöplere danıştım. Onlar da bana ‘Ey Behlül! Biz de vaktiyle en güzel ve nefis yiyecekler idik. Bütün güzellikler bizde idi. Sevgi ve itibarımız çoktu. Ne zaman ki insanlar arasına karıştık. İşte bu hale geldik. Çöpe atıldık. Sen de sakın insanların arasına karışma‘ dediler."
Halife Harun Reşit bu sözlerdeki ince manaları anladı, "Haklısın" deyip düşüncelere dalar.
Harun Reşit, 809 tarihinde Bağdat‘ta vefat etti. Kabri Tus şehrindedir. Allah ondan razı olsun.
(Bu Gün Ne Dua Edelim)
Ey Allah‘ım!
Ey dünyada Rahman ve ahirette Rahim olan; bizi affet, bizi bağışla, bize merhamet et!
Sen bizim efendimiz ve sahibimizsin. Sen merhamet edenlerin en hayırlısısın! Ey bizleri koruyan; bizleri her türlü kötülük ve zarardan koru!
(Mini Test)
İnci Karaman
Ödev sever misiniz?
Testimize doğru cevap veriniz ki, ne kadar çalışkan olduğunuzu anlayınız.
1- Öğretmen ödev verince, "Gecem yine berbat olacak" diye düşünür müsünüz?
Evet Hayır
2- Öğretmen size ödev verince "Yeni şeyler öğreneceğim" diye sevinir misiniz?
Evet Hayır
3- Eve geldiğinizde ilk iş olarak oynamayı mı tercih edersiniz?
Evet Hayır
4-Televizyonu veya interneti çok takip ediyor musunuz?
Evet Hayır
5-Dersinizi anlayana kar okur musunuz?
Evet Hayır
6-Dersinizi sabaha bırakır mısınız?
Evet Hayır
7-Sık sık "Yıl sonuna daha çok var, tatile yakın çalışırım" diye düşünür müsünüz?
Evet Hayır
8-Öğretmeniniz, "Kimler çalıştı?" diye sorduğunda parmak kaldırır mısınız?
Evet Hayır
9-Evde bir konuyu büyüklerinize sorar mısınız?
Evet Hayır
10-Çözemediğiniz bir problem yüzünden uykularınız kaçar mı?
Evet Hayır
Değerlendirme
Puanlarınızı toplayın. Toplan puanınız 70‘ten yüksekse bravo! Çok çalışkansınız.
50‘den 69‘a kadar ise fena sayılmazsınız.
Ama 50‘ni altına düşmüşseniz dikkat etmelisiniz.
(Hoca Nasreddin‘in Biri Bir Gün)
Hele bir yaz gelsin
Yıllardan bir yıl, kışlardan da bir kış Akşehir‘de büyük bir yiyecek sıkıntısı baş göstermiş.
Gıdasızlıktan hayvanlar bile ölecek duruma gelmiş.
Arpa, buğday, kepek, saman fiyatları altın pahasına çıkmış.
Hoca‘nın eşeği de etkilenmez mi bu kıtlıktan? Zayıfladıkça zayıflamış hayvancağız. Bir parça kepek, biraz kuru otla beslemeye çalışmış eşeğini Hoca.
Her gün birkaç kez ahıra uğrar, eşeğini okşayıp şöyle dermiş:
"Ölme eşeğim ölme... Hele bir yaz gelsin de sana bol bol yonca yedireyim!"
(Masal)
Solucanın macerası
İnci Karaman
Bir varmış bir yokmuş diye başlayalım masalımıza...
Minik solucan ilk kez toprak üstüne çıkıyordu. Ciğerlerine mis gibi havayı doldurduktan sonra, kendisine arkadaş bulmak için yola koyulmuş.
Karşısına ilk çıkan dev gibi bir yılandı. Ne kadar da kendisine benziyordu. Şöyle bir süzdükten sonra, "Yılan kardeş, seninle arkadaş olabilir miyim?" demiş.
Yılan, "Neden benimle arkadaş olmak istiyorsun? Sen küçük bir solucan ben ise senden iri bir yılanım. Git kendin gibi birini arkadaş bul" diyerek minik solucanın teklifini reddetmiş.
Minik solucan biraz üzülmüş. Yoluna sürüne sürüne devam ederken, bu sefer yavaş hareketiyle yaprak yiyen bir kaplumbağa görmüş.
"Kaplumbağa amca, seninle arkadaş olabilir miyim?"
Kaplumbağa, "Neden benimle arkadaş olmak istiyorsun? Sen küçük bir solucan ben ise senden yaşlı bir kaplumbağayım. Git kendi yaşıtın birini bul" diyerek minik solucanın teklifini reddetmiş.
Solucan biraz daha üzgün bir yüz ifadesiyle, yoluna devam etmiş. Karşısına ne zamanki bir karga çıkmış. Yine aynı teklifi ona da yapmış, "Karga kardeş seninle arkadaş olabilir miyim? Lütfen, kimse benimle arkadaş olmak istemiyor?"
Karga, diğerlerinin aksine, solucana bakmış gözleri parlamış ve "Hmm. İyi fikir neden olmasın. Senin gibi cici ve minik bir dostum olmasını ben de isterim."
Minik solucanın gözleri parlamış. Yüzü ışıl ışıl olmuş. İlk kez bir hayvan onun arkadaşlık teklifini kabul ediyordu. Üstelik bu hem iri, hem de kanatlıydı.
Karga ile solucan bir müddet gezmişler.
Sonra Karga minik arkadaşına dönerek, "Şey biliyorsun bizim gibiler uçmak ister, beraber uçalım mı? Hem benim yuvamı da görmüş olursun."
Solucan, "Tabii ki, neden olmasın" demiş.
Karga, "Yalnız seni sırtıma alırsam, havada düşersin. Pençemin içine alsam, yanlışlıkla ezerim diye korkuyorum. En iyisi gagamda tutarak götüreyim" demiş. Minik solucan öylesine sevinmiş ki, ne de olsa ilk kez uçacakmış. Hemen karganın gagasına yerleşmiş.
Birlikte havalanmışlar. Karga kanatlarını çırptıkça gökyüzüne doğru süzülüyorlarmış. Minik solucan, aşağı doğru baktığında her şey ne kadar küçük görünüyormuş. Dev gibi ağaçlar, küçücük bir dal gibiymiş. Nihayet karganın yuvasına gelmişler. Solucan bir bakmış ki, kendinden iri yavrular ağızlarını açmış, annelerinden yiyecek bekliyor.
O zaman anlamış karganın iyi niyetli olmadığını... Meğer karga, minik solucanın dostluğunu kendi yavrularına yem yapmak için kabul etmiş.
Pişman olmuştu minik solucan. Ama şimdi bu gagadan nasıl kurtulacak onu düşünmeliydi. Aklına gagasının hemen üstündeki burun deliklerini kapatmak gelmişti. Çünkü karga hapşırırsa kendisinden kurtulabilirdi. Nitekim de öyle yaptı. Burnuna doğru sürünerek delikleri kapatınca, karga hapşırdı, minik solucan da bu hapşırmayla kendini ormanın yumuşak otları üzerinde buluverdi. Yemyeşil otların arasından toprağa süzülerek saklanıverdi.
Eğer aklını kullanmasaydı, şimdi karga ve yavruların kursağında yem olacaktı. Ama bir daha asla saf olmayacak ve kaplumbağa amcasının dediği gibi yaşıtları ve kendi cinsinden biriyle arkadaşlık edecekti. Ancak bu şekilde güvende olabileceğini biliyordu.
Sevgili Çocuklar arkadaş edinmek bir ihtiyaçtır. Bu toplum içinde yaşamanın bir kuralı elbet. Peygamber Efendimizin dediği gibi:
"Kimi samimi dostunun dini(yolu) üzerine olur."
Sizler de herhangi biriniz kimlerle dost olduğuna iyiden iyiye bir baksın olmaz mı?
Kelime Kelime Dinimiz
Dergah
Tarikat mensuplarının barındıkları yerlere dergah denir. Tekke de denilir. Büyük dergahlara asitane, küçüklerine de zaviye adı verilir.
Dergah-ı İlahi derken de "Allah‘ın huzuru" kastedilir.
Derviş
Mürşit veya şeyh denilen dini bir rehberin önderliğinde bağlı bulunduğu tarikatın usullerine göre yetiştirilen kişiye derviş denir.
Diyanet
Dindarlık dinin emirleri istikametinde hareket etme manalarına gelir. Diyanet İşleri Başkanlığı denilince, din hizmetlerinin götürüldüğü yer hatıra gelir.
(Sizden Gelenler)
Çare
Ali arabayı kullanıyordu.
Babasına eğilerek sordu:
"Baba araban freni patladı. Ne yapayım?"
"Oğlum kenardaki ucuz eşya satan dükkanlardan birine çarp.. Ki masraf çok olmasın."
Beşir Yıldız, İstanbul
Kitaplar
Arkadaşım,kardeşim,
Can yoldaşım, her şeyim
Sizlersiniz benim
Kitaplarım, dünyam.
Erozyonu önlemeyi,
Doğayı güzelleştirmeyi,
Her şeyi güzel görmeyi,
Sizlersiniz bana öğreten.
Allah‘ı, Peygamberi,
Enbiyayı, evliyaları
Anneyi, babayı
Sizlersiniz bana öğreten.
Hayrunnisa Yıldız, İstanbul
Çabuk bitsin diye
Avustralya‘daki tiyatroların birinde, bir grup şarkıcı fakirlere bedava konser veriyormuş.
Dinleyiciler arasındaki bir köylü, yanındaki arkadaşına söylenmiş:
"Şunlara bak, konseri bedava verdikler için, çabuk bitsin diye hep bir ağızdan şarkı söylüyorlar."
Yücel Yener, Avustralya
Bizden Size (25 Mart)
Sevgili çocuklar;
Kütüphaneler Haftasına giriyoruz. Her zaman dediğimiz gibi, kendinizi yetiştirmek için muhakkak kitap okuyun, okutun.
Özellikle kainatın bir çekirdeği sayılan yüce kitabımız Kur‘an-ı Kerim bizim başucu kitabımız olmalı... Ki, kainatı da okuyabilelim. Çünkü hayatın sırrı Allah kelamı olan bu satırlardadır.
Gözlerinizdeki nur hiç sönmesin, Allah‘a emanet olun!




