Reklamı Kapat

Üstad Âkif i bitiren onmaz hastalık...

Üstad Âkif'i ?bitiren' onmaz hastalık...

Üstad Mehmed Âkif in hastalığı ve tedavisi hakkında Profesör Burhaneddin Osman Tugan ın (Üstad Eşref Edib Fergan ın talebi üzerine) yazdığı yazıyı kanaatimce okumamışsınızdır. Vefatının 70. yılı münasebetiyle Üstad ın hastalığı ve hastalığı sürecinde yaşadıkları konusunda bilgi içeren bu yazıyı önemine binaen aktarıyorum:"Merhum sıhhat itibariyle çok sarsılmış bir halde Mısır dan İstanbul a avdet eder etmez, burada kendisini seven dostları şairin hayatını kurtarabilmek üzere derhal memleketin en kıymetli tıp üstadlarını davet etmişler, bir müddet tetkik ve tedavi kastiyle Şişli Sıhhat Yurdu na yatmış, ondan sonra ümitsizlik içinde hastahaneden çıkarılmıştı. Bu sırada aziz, kadirşinas, bihakkın yüksek ruhlu, merhumun da pek çok sevdiği Fuad Şemsi arkadaşım, bana da Âkif Bey in ıstıraplarından bahsetti, bir kere de benim görmekliğimi istedi. İşte bu suretle merhumun son yarım senelik hayatında kendisiyle pek yakından alâkadar oldum. Bu fırsat bana bu satırları yazmak bahtiyarlığını bahşetti.Büyük Şair in hayatının her safhasının tespit edilmemesi istikbâl için muaheze mevzuu olacağını hatırlayarak tıbbî görgülerimi hülâsayı bir vazife telâkki ettim. Gıyaben herkes gibi ben de merhumu tanıyordum. Fakat mizacı, bilhassa birkaç senelik ıstıraptan sonraki hâlihazırı ne vaziyette idi? Fuad Şemsi bana umumî bir fikir edinecek kadar karakterinin hususiyetlerini anlatmıştı. Bununla da ilk mülakat gayet heyecanlı bir imtihan olacağını hissediyordum. Acaba deruhte edeceğim tıbbî vazifede ne dereceye kadar muvaffak olabilecektim? Acaba meyus hastanın ruhen sempatisini celbeden bir yardımcı olabilecek miydim?Kendisi hastalığının başladığı iki seneden beri muhtelif memleketlerde birçok meslektaşlarla tanışmış, hastalığı hakkında birçok izahat almış, bilhassa müteaddit müşaverelerle de bu hisleri çok inceleşmişti. Diğer taraftan velev ki uzun zaman meşgul dahi olmamış olsa yine tıbbın muayyen bir şubesinin de sâliki bulunuyordu. Âkif baytar-ı tıb mensubuydu. İşte bu hislerle meşbû olarak hastayı ziyarete gittim. Hastanın bir kaç haftadan beri ıstırabının artmasına sebebiyet veren iştahsızlık, kabız, hummasına karşı derhal icap eden tedabiri ittihaz ettik. Tetkikatın yapılmasını ve sık sık muayene ve tedavisini kontrol etmek üzere, merhum yine dostu Fuad Şemsi nin delâletiyle Mısır Apartmanına yerleştirildi. Orada her türlü istirahat esbabı temin edildi.İlk kontrol böbreklerinin faaliyetinin ne halde bulunduğunu tespite matuftu. Bu cihetten endişeli bir vaziyetle karşılaşmadık. Böbrekler tamamen tabiî faaliyette idi. Bu sebeple tedavi esnasında bu nokta-i nazardan bir mahzur ile karşılaşmayacaktık. Bunun arkasından kan tetkikine geçtim. Kandaki bu tetkik bize öteden beri fikirleri üzerinde toplandığı karaciğer hastalığının mahiyetini meydana koyacaktı. Konsültasyonlarda karaciğerde kanser olduğuna hükmedilmiş ve hastanın bir kaç haftalık ömrü kaldığına işaret edilmiş bulunuluyordu.Acaba karaciğerdeki rahatsızlık hakikaten kanser mi idi? Başka bir ihtimal katiyen mevzubahis değil mi idi? Tıbbî bilgilerimiz doğrudan doğruya ilk merhalede karaciğerde başlayan kanserleri oldukça nadir telâkki eder. Karaciğerdeki kanserlerin büyük bir ekseriyeti, diğer uzuvlarda, bilhassa midede başlayan kanserlerin zamanla vücudun muhtelif yerlerine yayıldığı sırada karaciğerde de ikinci olarak bir mihrak tevlid etmelerinden ibarettir. O halde merhumda bu keyfiyeti en evvel araştırmak lâzım geliyordu. Vücudunun herhangi bir tarafında zamanla karaciğerde kanser yapabilecek bir ilk mihrak bulunmuyordu. Nitekim zaman bize sonuna kadar da böyle bir arızanın mevcudiyetini göstermedi. Yani ne mide, ne de iç uzuvlarının hiç birinde kanser mihrakı yoktu.O halde hastada olsa olsa doğrudan doğruya karaciğerde başlayan bir kanser ihtimali olabilirdi. Fakat bunun yanında hastada görülen alâmetleri daha fazla tevlid etmesi ihtimali olan ve memleketimizde oldukça sıkça görülen bir hastalığı da hatıra getirmek icap ediyordu. Bu da "karaciğerin Damur-î teşemmüü" veya " Laennek hastalığı = Cirrhose atro-phique de Laennec" idi.Filhakika esasen iki hastalığın arazı da birbirine pek müşabih idi. Yalnız bidayette hastalık a râzının noksan oluşu konsültan hekimleri kanser düşüncesine götürmesi ihtimali vardı. İşte kanda yapmaya karar verdiğim tetkik, ârazı birbirine pek müşabih olan bu iki hastalığı yekdiğerinden ayırmış olacaktı.Bu tetkik Takata ve Ara ismindeki iki Japon müellifinin tavsiye ettikleri kan teamülü idi. Bütün dünyada büyük mesailere yol açan bu muayene usulünü ben de Gülhane de uzun zaman tetkik etmiş ve dünya mesaisini kendi buluşlarımla mezcederek Pratik Doktor mecmuasında neşretmiştim. Bu teamül karaciğerin Laennek tipindeki sirozunda % 95 müspet bulunuyordu. Âkif merhumun kanında da bu teamül gayet kuvvetli müspet bulundu. Karnındaki suda da ayni teamül şiddetle müspetti. İşte bu veçhile merhumun hastalığının hakikî adı meydana çıktı: Âkif, (Damûr-î teşammüü kebid) Damur-î kebid teşemmüüne mübtelâ idi.Bu hastalık vakıa gayrı kabili şifa hastalıklardan biriydi. Fakat kanser kadar serî seyirli bir hastalık değildi. Bu hastalıkta yaşama müddeti vasatî iki sene kabul ediliyordu. Merhumun da hastalığının başlamasından itibaren hemen de iki sene geçmiş bulunuyordu. Fakat son seneler zarfında hayatı biraz daha temdit edebilen bazı yeni tedavi usulleri neşredilmişti. Ben de bundan cesaret alarak kendisine bunları tatbike karar verdim.Tedavide en mühim noktalar, karnında fazla su toplanmasına mâni olmak, toplananı idrarla harice çıkarmak, hastanın beslenmesini temin etmek ve karaciğer vazifelerini düzeltmekten ibaretti. Karnından hastahanede iki defada on beş kiloya yakın su alınmıştı. Karnından bu suyun alınması hastaların ömrünü kısaltan mühim sebeplerden birini teşkil ediyordu. Çünkü bu su içerisinde uzviyetin yapısı için çok elzem maddeler de harice çıkarılmış oluyordu. Hastadaki beslenme unsurlarıyla telâfi edilememesi ölümü yaklaştırmaya sebep oluyordu.İşte son senelerin mesaîsinin bize verdiği yeniliklere istinaden bu suyu usulü dairesinde idrarla çıkarmak kabil oluyordu. Diğer taraftan karında esasen süratli toplanmaya da yine bazı ilâç ve perhizlerle mâni olabiliyorduk.Bu esnada hasta tebdil hava, ağaçlık sakin bir yer iştiyakını da şiddetle hissediyordu. Bu da temin edildi. Alemdağı ndaki Prens Halim Bey in Baltacı çiftliğine yerleşti. Her on beş günde bir hastabakıcısıyla İstanbul a inerek bana geliyorlar, tedaviyi tanzim ediyordum. Epey zaman bu veçhile idare edilen hastanın karnındaki su artık pek fazlalaşmıştı. Hasta bazı ilâçları almakta çok müşkülât çekiyordu. Kalp ve hazım yolları, teneffüs yolları ehemmiyetli tazyik altına girmiş bulunuyordu. Çaresiz karından suyu almak icap ediyordu. Çünkü idrarla çıkan miktara nazaran karında toplanan daha fazla olduğundan terâküm gittikçe daha tehditkâr bir hâl almıştı. Karından su boşaltıldı. Ve bu hâl üç, dört haftada bir tekrar edilmeye başlandı.Yavaş yavaş erime haddi gayesine vasıl olmuş Âkif merhum kelimenin tam manasıyla bir deri bir kemik haline gelmişti. Artık kalpte vakit vakit ehemmiyetli zaaflar görülmeye başlıyordu. Hattâ bir gün tamamen kendini kaybetmiş, halet-i nez ide olduğu zannedilmişken, gene bir hafta yaşamak imkânı hâsıl olmuştu. Nihayet mukadder akıbet, eskilerin tabiri veçhile, tekmili infazı mâdûde-i hayat suretiyle tecellî etti. Mevlâ rahmet eyleye."

23 Aralık 2006 - Gündem


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi


Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?