Hazret-i Musa(a.s.) zamanında hükümdarın birinin temiz niyetli bir oğlu kendini dine verir, dinî hayat yaşayıp hizmetlerle hayatını değerlendirmek ister.
Hükümdar oğlunun kendini dinî hizmetlere vakfetmesi, çevrenin irşadına yönelmesi Rabb‘imizin de hoşuna gider. Ona kerametler ihsan eder. Bu sebeple bu genç irşat için gezerken uğradığı çorak araziler yeşillenmeye başlar. Kupkuru çöllerin yemyeşil hale gelişi, oradan hükümdarın oğlunun geçtiğini göstermiş olur.
Arapça‘da yeşilin bir adı da "hazr" olduğundan, çorak yerlerin yeşillendiğini gören halk, "Buradan Hızır geçmiştir" diyerek Hızır ismi şöhret bulmaya başlar.
Bir ara bu genç, zamanın peygamberi İlyas (a.s.) ile de buluşur. Böylece İlyas (a.s.) buluştuğu güne halk Hızır-İlyas buluşma günü olarak isim verir.
Sonraları bu isim halk dilinde Hıdrellez şekline dönüşür. Böylelikle Hızır ile İlyas da Hıdırellez olup çıkar..
Hızır‘ın aslında geçtiği yerleri yeşillendiren bir veli mi, yoksa ayrıca bir de peygamber mi olduğu konusunda çeşitli rivayetler vardır. Fakat gerçek olan odur ki, velilerin hayatını yaşamakta olan Hızır aleyhisselam, beş çeşit hayat derecesinin ikinci derecesinde yaşamaktadır. Bu derecedeki hayat bizim gibi maddi şartlarla bağlı değildir. Bir anda birçok yerlerde farklı görüntülerle bulunabilir.
Bu yüzden halk arasında da "Hızır aleyhisselam erişmiştir imdadına." diye de söylentiler yayılmaktadır..
Bazen Hızır makamına çıkıp da Hızır‘dan ders alan velilerin de olduğu, bunların Hızır gibi darda kalanların imdadına koştuğu, bu yüzden de onların da Hızır‘ın kendisi sanıldığı anlaşılmaktadır.
Bediüzzaman Hazretlerinin Mektubat‘ında bu konudaki soru cevapta, "Hızır aleyhisselam hayattadır, ancak onun hayatı ikinci derecede hayat olduğundan birçok alimler hayatta olmadığını düşünmektedir." şeklinde bilgi vardır.
Hızır-İlyas buluşma günü olarak bildiğimiz altı mayıs Hıdırellez bayramına bu bilgi ve ilgi bakılırsa herhalde gerçeğe daha yakın bir bakışla bakılma ve kutlama söz konusu olur.
Bugüne ait ateş yakılıp üzerinden atlanılması, oyuncak evler yapıp gerçeğine kavuşulacağının düşünülmesi,.. gibi âdetler, halkın iyilik temennilerinden ibaret arzulardan sayılır.
(Düşünce Dünyası)
Kötü duygular nerede kullanılır?
İnsana sınırsız duygular verilmiş. Sevgi, şefkat ve fedakarlık gibi iyi olanların yanında kin, düşmanlık ve kıskançlık, çekememezlik gibi kötü olan duygular da var.
Bize verilen duyguların hiçbiri yok edemeyiz. Bastırmaya çalıştığımız üstesinden gelemeyiz. Fakat onları sınırlandırmamız veya iyi yöne yönlendirmemiz mümkün.
Kötü duyguları iyi yönde kullanmak nasıl olur, görelim.
Kin ve düşmanlığımızı Allah‘ın düşmanlarına yöneltiriz.
Elbet onları sevemeyiz. Öyleyse mü‘min kardeşlerimizin küçük kusurlarını görüp düşman olmak yerine inanmayanlara düşman olalım. Allah düşmanlarına kin duyalım, kardeşimizi, arkadaşımızı kıskanırsak hem kendimize, hem de onlara kötülük etmiş oluruz. Kıskanmaya değil de imrenmeye çalışalım. Onlar gibi olmaya onlar gibi başarı kazanmaya gayret gösterelim.
İyilikte yarışalım. Sınıftaki çalışkan bir arkadaşımız kıskanmak yerine onun gibi olmaya çaba gösterelim.
"Keşke ben de onu gibi olabilsem" diyelim. Onun çalışmasını kendimize örnek alalım.
İnat duygusunu da, boş, anlamsız kullanmak gerekmez. Boş şeylerde inat edersek, sonunda hatalı olduğumuzu anlarız. Ama iş işten geçer. İnadı, hak ve doğru bildiğimiz yolda kullanmalıyız. Çalışmada, vaktimizi boşa geçirmede, kötü alışkanlıklarımızı terk etmede inat etmeliyiz.
Kötü duygularımızı iyi yolda kullanırsak biz karlı çıkarız.
(Bir Kıssa Bin Hisse)
Hz. Ömer ve eşitlik
Müminlerin Halifesi, Hz.Ömer (r.a.), her zaman adet olduğu üzere bir gece Medine‘nin etrafını dolaşmaya çıktı.
Dolaşırken ilerde bir karaltı gördü. Yaklaştı. Bir adam çadırının önünde dikiliyordu.
Hz. Ömer adama:
"Burada ne yapıyorsun?" diye sordu. Adam:
"Yolcuyum. Fakat arkadaşlarım gitti. Ben kaldım İçeride inleyen ailemdir. Hamileydi. Buraya indik. Sancısı tuttu. Mecburen kaldık. Bizim katıldığımız kervan yoluna devam etti, gitti" dedi.
Hz. Ömer:
"Niye burada bekliyorsun? Gidip eşine yardım etsene" dedi. Adam:
"Ben bu işten anlamam ki, yardım edeyim?" dedi. Hz. Ömer:
"Pekala burada bekle. Ben ona bakacak birini getiririm" dedi ve koşa koşa evine gitti. Ailesine:
"Ya Ümmü Gülsüm! Kalk. Senin yapacağın bir iş var. Eğer savaş olsaydı bile seni çağırmazdım. Fakat bu işi ancak sen yapabilirsin" diyerek ailesini alarak hemen getirdi.
Halife Hz. Ömer‘in hanımı Ümmü Gülsüm, kadına yardım etti ve az sonra çadırdan çocuk sesi duyuldu. Biraz sonra Hz. Ömer‘in hanımı çıktı.
"Ya Emirel Müminin, arkadaşına söyle bir oğlu oldu" deyince adam, yardımına yetişenin kim olduğunu öğrendi.
Hz. Ömer
"Sabah gel. Devlet hazinesinden yardım yapılsın" dedi.
Onlar böyleydi. Devleti yöneten bir halife de olsa, bizzat eşiyle birlikte gidip sıradan bir yolcuya yardım ediyorlardı.
(Tarih Dede Yazıyor)
"Ben de padişahım"
Osmanlı padişahlarından Sultan İbrahim, cömert ve merhametli biri idi.
Fakirlere çok ihsanları vardı. Hazine gelirlerin düzgün toplanıp, yerli yerince harcar, maaşların gecikmeden ödenmesine dikkat ederdi. Tebdil/i kıyafetle (kılık değiştirmek) şehirde dolaşır, halkın ihtiyaçlarını yerinde gözetlerdi.
Bir defasında padişah Edirne‘de iken halktan biri ileri çıkıp padişahı selamladıktan sonra, "Padişahım! Benim bir şikayetim var" deyince, Sultan, "Söyle de tedbir edelim. Haklıysan haksızı cezalandıralım" dedi. O adam da şöyle anlattı:
"Padişahım! Kerim Ağa denen eşkıya bana zulmetti. Malımı, mülkümü alıp çoluk çocuğumla sokaklara attı. Memleketin varlıklı ailelerinden iken, bir lokmaya muhtaç oldum."
Padişah şahitleri dinledikten sonra, Kerim Ağa‘yı getirtti ve ona sordu:
"Ağa! Hakkında şikayet var. Mazlumları soyar, mallarını alarak sokaklara atarmışsın. Doğru mudur?"
Ağa özür dileyeceği yerde, ileri geri konuşmaya başladı:
"Ben yeniçeriyim" diye diklendi. Bunun üzerin padişah hiddetle yerinden kalkıp adamın yakasından tutarak:
"Bre densiz! Sen yeniçeri isen, ben de padişahım!" dedi. Ağa cezalandırılıp haklıya hakkı teslim edildi.
(Bu Gün Ne Dua Edelim)
Ey Allah‘ım!
Şu geçici dünyayı en büyük kaygımız ve ilmimizin son hedefi kılma. Bize dini ve dünyevi musibetler verme. Günahlarımız yüzünden, bize merhamet etmeyecekleri başımıza musallat etme. Bize rızık ver. Sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.
(Hoca Nasreddin‘in Biri Bir Gün)
O bizim uzun kulağı kuyruğudur
Şeyyad Hamza adında, arif, kamil bir veli vardı. Bir gün Nasreddin Hoca‘ya:
"Be hey hoca, bu alemde maskaralıktan başka ne kazancın var? Bilmediğimiz bir hünerin varsa hemen göster. Bir meziyetin varsa ondan biz de yararlandır" der.
Hoca Efendi de ona: "Senin ne gibi bir hünerin var? İnsanlara ne yolda yararlı olmaktasın?" diye sorar.
Şeyyad der ki:
"Benim hünerim çoktur. Derecemin yüksekliğini ise sınırı hiç yoktur. Her gece bu dünya aleminden geçerim. Birinci kat göğün sınırına kadar uçarım. Göklerdeki makamlarda dolaşırken kendinden geçerim. Göklerdeki makamlarda dolaşırken, kendimden geçerim. Kainatın sırlarını seyrederim" der.
Nasreddin Hoca gülümseyerek şöyle der:
"Hoca, hoca! Hiç o sıralarda yüzüne gayet yumuşak, yelpaze gibi bir şey dokunur mu?"
Şeyyat Hamza, gayet rahat:
"Evet, Hoca Efendi evet..." deyince Nasreddin Hoca taşı gediğine koyar:
"İşte o bizim uzun kulağın kuyruğudur."
(Masal)
Leylak Kokulu Ev / Zekiye Çoban
Bir varmış, bir yokmuş. Biri masal penceresini açık unutmuş. Masallar kuş olup uçmuş. Ülke ülke, şehir şehir dolaşmış. Kuşlar da peşinden kanat çırpmış. Bahar rüzgârlarıyla dolaşır umutlarım. Leylaklarda kalsın bütün şarkılarım.
Nisan yağmurlarında gezdim, dolandım.
Yeni bir masalı uçarken yakaladım.
Bak dedim; gül yüzlü, güneş yüzlü çocuklarım var benim.
Hepsi sizi bekler, sizi düşler çiçeklerim.
Gülümsedi, geldi benimle,
İşte paylaşıyorum sizinle.
Geçmiş zamanların birinde üç çocuklu mutlu bir aile yaşarmış. Başlarını sokacakları, "evimiz, yuvamız" diyecekleri gecekondu için günlerdir çalışıyorlarmış. Evsiz yaşanır mı? Elde avuçta ne varsa bu yeni yuva için harcamışlar. Memduha Anne çamur karar, kocası kerpiç yaparmış. Evlerinin çevresindeki iğde ve leylak ağaçlarının kokusu bütün evi sararmış.
Duvarlar yükseldikçe sevinmiş çocuklar. Dört duvar birleşince sanki her şey tamammış. Odacıkların ince işi bir yana evin çatısı hala yapılmamış.
Olsun, demiş babaları.
"Çoğu bitti azı kaldı, yerleşelim yuvamıza"
Taşınmışlar, dört duvar arasına. Şimdiki gibi eşya dolu değilmiş evler. Birkaç kilim, yatak, birkaç kap kaçak, biraz yiyecek ve giyecek. Fazla eşyaya ne gerek?
Memduha Anne, çocuklarını erkenden yatırır, kalan işlerini düşünür, yavruları için en güzel hayalleri kurarmış. Bazen gözyaşları pıt pıt yerlere damlarmış.
Yaşları bir elin parmağını geçmeyen üç kardeş, gece olunca hemen uyumak istemezlermiş. Çatısız evlerinde yıldızları saymaktan, ay ile konuşmaktan müthiş keyif alırlarmış. Ay ile sohbete dalar, bütün rüyalarını süslermiş yıldızlar. Bahçedeki leylak ve iğdelerin kokusu, Nisan yağmurlarının kokusuna karışırmış.
Memduha Anne, yıldız saymaktan yorgun düşen çocuklarının üzerini örterken, onların üşümemesi için dualar edermiş. Leylak kokan elleriyle yavrularının saçlarını okşar, leylaklı ninniler söylermiş:
Leylak kokulu evimiz var bizim.
Nisan yağmuru, en yakın komşumuz bizim.
Leylak kokulu, iğde kokulu yavrularım,
Mis kokulu yuvamız var bizim.
Sakın üzülmeyin.
Gökyüzünden çatımız var bizim.
Memduha Anne, ninnilerini söylerken her seferinde duvarlara bakar, gözleri dolarmış. Sonra duvarları örten leylak dallarını okşarmış. O yüzden Memduha Anne‘nin elleri hep leylak kokarmış. Çocukları o güzel pamuk ellerini koklamaya doyamazmış. Hep merak ederlermiş. Leylaklar, kokusunu Memduha Anne‘den mi almış, Memduha Anne mi kokusunu leylaklardan?
Bir ay ne çabuk gelip geçmiş. Leylak kokulu evin üstü, kiremitten çatıyla kapatılmış.
Üzülsün mü sevinsin mi çocuklar?
Şimdi nasıl sayılacak yıldızlar?
Dışarıda mı kalacak leylaklar?
Memduha Anne, çocuklarını okşamış:
- Üzülmeyin canlarım onlar hep bizimle kalacaklar.
"Leylaklar ve yıldızlar bizden hiç ayrılmayacaklar."
Çocuklarda bir sevinç dünya kadar.
"Ah anne, iyi ki ellerin hep leylak kokar.
İyi ki her gece bizi bekler yıldızlar."
(Sizden Gelenler)
Hangisi uzak
Öğretme Selim‘e sordu:
"Söyle bakalım Selim, bize Amerika mı, daha uzak, yoksa Ay mı daha uzak?"
"Amerika daha uzak öğretmenim."
"Ya, nereden bildin?"
"Ay‘ı gece de olsa görebiliyoruz. Halbuki Amerika‘yı gece de gündüz de göremiyoruz."
Deniz Çakır, Şirinevler
Virgül kaçtı
Öğretmen bir sayının on ile çarpımını anlatırken, tahtaya2,5 yazdı. Sonra virgülü silgiyle sildi. Dersi dinlemeyip arkadaşıyla konuşan bir öğrenciye:
"Cemil, söyle şimdi ne oldu?"
"Ee... Virgül silginin içine kaçtı öğretmenim."
İrfan Yüce, B.Evler/İstanbul
Bizden Size (7Mayıs)
Sevgili çocuklar;
Hıdırellez günü gelince hepimiz neşeleniriz. Kış boyu evde kapalı kalman acısını çıkarırız.
Kırlara çıkarız, ağaçlara iyice bakarız. Kışın kupkuru hale gelmiş olan dallar nasıl yaprak açıyor, sararıp dökülmüş bitkiler, nasıl çiçek veriyor. Ölmüş de yeniden diriliyorlar sanki. Bu bize bir şey hatırlatıyor mu?
Hepinize mutlu Hıdırellez‘ler.
Gözlerinizdeki nur hiç sönmesin, Allah‘a emanet olun!




