Bizim tartıştığımız bir konu var. Diyoruz ki; Devlet babaysa ve biz kardeşsek, babanın evlatlarıyla ve kardeşin kardeşle hesaplaşması diye bir şey olamaz. Ne olur? Bir helalleşmesi olur. Biz bu anlamda bir helalleşme kampanyası başlattık ve bunu oyunlarımızda da dile getirmeye çalışıyoruz. Bu ülkenin ciddi anlamda helalleşmeye ihtiyacı var, hesaplaşmaya değil.
Ahmet Yenilmez daha çok Ekmek Teknesi dizisinde ‘Gamsız Celal‘ karakteriyle tanındı. Kendisine göre aslında tiyatro oyunlarıyla iyi bir seyirci kitlesine sahipti. Şimdilerde Mehmet Akif Ersoy‘un yaşamını tiyatro vasıtasıyla seyirciyle buluşturan Yenilmez‘le sanatçı kimliğini, günümüz dizilerini, sinemayı ve siyasi kimliğini sorduk.
Yenilmez Sanat Merkezi adı altında müthiş işler çıkartıyorsunuz. Bu sanat merkezinin çalışmaları hakkında biraz bilgi verir misiniz?
Eksisiyle artısıyla hamdolsun bir ‘Ahmet Yenilmez‘ denildiği zaman insanların yüklediği anlam mevcut. Biz ne 80, ne de 80 sonrası kuşağın çocukları olduğumuz için bedelini en ağır ödeyen bireyler olduk. Bu kuşağın sahibi çıkmadı, çıkamazdı da. Onun için de bize sahipsiz kuşak diyorum. Kendimize sahip çıktığımız gibi boyumuzdan büyük işlere kalkıştık. Taşra çocuğu olmam ve kültürel dokuları hayatımda her an taşımak, avantajın yanında dezavantaj da getirdi. Kader çizgisi içerinde sürekli insan hikâyeleri anlatmaya çalıştım. Bu ülkenin en büyük sorunlarından biri bakmak ve görmek olduğu için ben bunu fazlasıyla yaptım. Sanatçı olarak da bununla yükümlüyüm. Bunun için de tiyatro üreten görsel sanatlarla ilgilenen okul bünyesine geçen bir mecburiyet hasıl oldu. Oyuncu bulamıyorsunuz. Bunu ödenekli tiyatrolarda da görürsünüz. İki yıl öncesinde yazarlık ve oyunculuk atölyesi açtık. Oyunculuk yapmak isteyip de fırsat bulamayanlara imkan tanımaya çalıştık. Geleneksel temaşa normlarımız üzerine atölye çalışmalarımız oldu. Ankara‘da ikincisini açtık. Talep çoktu ama buralar sadece Ahmet Yenilmez‘in oyunculuk ücretleriyle dönüyor. Yenilmez Sanat Merkezi‘nde dünya milletler ailesinde hele hele Orta Asya‘dan bu denklem içerisinde gereken hem düne hem de bugüne dair hayaller ve hikâyeler var.
Akif‘in öldüğü eve bar diktik!
Sizce eksik olan ne?
Tarihimizi anlatamamak büyük eksiklik. Bunların anlatılması gerekir. Avustralyalılar dahi Çanakkale‘yle alakalı sinema ve diziler yaptı. Türkiye ise 2006 yılına kadar bir Çanakkale draması çekemedi. Bu çok enteresan değil mi? İstiklal şairimizin nerede vefat ettiğinin bilinmemesi acı değil mi? Öldüğü bir binada bar işletilmesi de çok enteresan değil mi? Bunların anlatılması lazım. Mecburiyetlerimiz mesuliyetlerimiz oldu, mesuliyetlerimiz hayallerimizin potasında eridi ve nihayetinde hareket etmemiz için ideallerimiz oldu.
Mehmet Akif Ersoy‘un hayatını sahneliyorsunuz. Neden Mehmet Akif Ersoy desem çok mu abes durur?
Oyunumuz sahnelenmesi 200‘ü buldu. Mesela ben Goethe‘yi ve Tolstoy‘u çok ayrı yere koyarım. Almanya‘da oyun turnesindeyken çok hoş bir binanın önünde bir Goethe heykeli görünce yanımdakine; "Acaba burada mı doğdu?" diye sordum. Orada doğmasa da buraya vakti zamanında uğramış ve gençlerle sohbet etmiş. İçeri girdim kahve fincanı, masalar sandalyeler, Goethe‘nin kitapları ve hayatını anlatan yazılar vardı. İstanbul‘a taşındıktan sonra gerçekle yüzleştim. Bunu oyunumun bitiminde de seyircilerime sürekli soruyorum. Akif konulu bir oyun seyrettiniz peki Mehmet Akif nerede ölmüştür bileniniz var mı? Emin olun şu ana kadar bilen kimseyle karşılaşmadım. Görüyoruz ki Mehmet Akif Ersoy Beyoğlu-İstiklal Caddesinde San Antonio Kilisesi‘nin yanındaki Mısır Apartmanı‘nda ölmüş ve biz onun tepesine bar yapmışız. O zaman dedim ki cevap burada gizli. Birisi değerini bilip sadece kahve içtiği yeri müze yapıyor, diğeri ise hem unutuyor hem de vefat ettiği evin tepesine bar dikiyor.
Yarı yolda bırakıldım, takma karınla yaşıyorum
Bu olay mı tetikledi sizi?
Evet. Dedim ki bir oyun hazırlayacağız. Bu amaçla yola çıktık ve sevgili Uğur Uzunlar çok güzel bir oyun yazdı. Edirne‘den Hakkari‘ye biz bu oyunları oynadık. Hakkari‘de oyun zamanımız malum terör örgütünün kuruluş yıldönümüne denk geldi. Meydanda miting yapıldığı saatte biz bu oyunu oynuyorduk. Nihayetinde 2011 yılı ‘Akif Yılı‘ ilan edildi. 10 gün önce de kültür bakanı müsteşarıyla görüştüğümüzde o daire için paranın ayrıldığını ve müzeye dönüştürüleceğinin müjdesini aldık. Ben bu uğurda sağlığımı yitirdim. 58 santimlik bir dikişle yaşıyorum. Yani takma bir karınla yaşamımı sürdürüyorum. Bu halde Kınalı Kuzular‘ı çektim. Türkiye tarihinin ilk Çanakkale dramasıdır. Yarı yolda bırakıldım. İhanete uğradım ve sete para yetiştireceğim diye turneler diziler... derken vücut birden direncini kaybetti. Bağırsak delinip tam dört gün içeri akmış. Dedim ki; "Ahmet; Millî, İslamî, demokrat diye geçinen bu kesimin böyle bir hassasiyeti yoksa, yok diye de bırakamazsın."
Peki sizi motive edecek olay yaşanmadı mı?
Bu arada şunu fark ettim. İnsanlara bir şey sunduğunuz zaman insanlarla buluşuyorsunuz. Akif oyunu başarıyla neticelendi. Buradan Türk Telekom Genel Müdürü Gökhan Bozkurt, Hak İş Genel Başkanı Mahmut Aslan‘a çok teşekkür ediyorum. Onların sayesinde bu turneleri yaptık. Kınalı Kuzular yapılmadan önce Çanakkale ziyaretçi sayısı 600 bin civarıydı, Kınalı Kuzular‘dan sonra 7,5 milyona çıktı. Yani pes etme diye bir lüksümüz yok. O halde istemekten ve kırılmaktan ziyade, Üstad Necip Fazıl‘ın dediği gibi , "Bize ‘kim var‘ denildiğinde sağına soluna bakmadan ‘ben varım‘ diyecekler lazım. Ben de; ‘ben varım‘cılardanım.
Bu millet hayal kurmayı unuttu
Oyunlarınızda ille de kendi tarihimizi ve milli olaylarımızı sahneliyorsunuz. Zorlu olsa da bu yolu tercih etmenizin nedeni nedir?
Zaruretler ve öncelikler diyelim. İnsanlık çok hızlı yaşayıp tüketmeye başladı. Bir de hayat hızlandı ve ara daha da açılıyor. Bu konularla alakalı yapmak zorunda olduğunuz çalışmaları yapmazsanız çağı okuma adına Anadolu coğrafyası üzerinde yaşamanın mesuliyetleri ve mecburiyetlerinin ne olduğu noktasında ciddi anlatamama sıkıntısı çekersiniz. Eğer bu ülkede Akif okunsaydı bunlar olmazdı. Akif, Safahat‘ında söylemiş; "Artık ey milleti merhume, sabah oldu uyan ! Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan? Ne Kürtlük, ne de Türklük kalacak aç gözünü ! Dinle Peygamber-i Zişanın İlahi sözünü." İnsanımızın önüne modern şahsiyetler ve politikalarla çıkmamız lazım. Rahmetli Ömer Lütfi Mete‘nin çok güzel bir sözü vardır. "Bu millet hayal kurmayı unuttu. En son hayal kuran Türk de Atatürk‘tü" demişti. Bu milletin asıl sorunlarından biri de hiç şüphesiz hayal kuramama sorunudur. Rahmetli Erbakan Hoca ne ile alay konusu yapıldı dikkat ettiniz mi? Hayalperestliğiyle. Hep hayal kurdu. Hayal kurdu da ne yaptı. Mesela ağır sanayinin hayalini kurdu. Kendi silahını yapan bir ülkenin hayalini kurdu. Kişi başına düşen gelirin 20-30 bin dolar olma hayalini kurdu. Böyle hayallerle siz dalga geçebilir misiniz? Onun için yaşanmış öyküler yaşandığı yerde bırakılır, gelecek nesillere aktarılmazsa ölür gider ve hükmünü kaybeder. Benim için öncelik konusu olmasının nedeni budur.
Peki içi doldurulamayan oyunlara ya da filmlere harcanan zamanı ve paralar hakkında ne düşünüyorsunuz.
Ben bu tür filmleri boş olarak algılamıyorum. Herkesin söyleyecek sözü var ki bir şeyler demeye çalışıyor. Katılırsınız katılmazsınız. Bir kere çok filmin çekiliyor olması ve bu filmlerden çok insanın ekmek yeme ihtimali beni sevindirir. Konusuna katılmıyorsan sen de katılmadığına dair filmler çek.
Yıllarca tiyatro yapsanız da daha çok dizilerdeki karakterlerinizle tanındınız. Bunu nasıl yorumluyorsunuz.
Ben aslında dizilerden önce Anadolu‘da ciddi bir seyirci kitlesine sahiptim. Bunu sevgili Osman Sınav bildiği için beni dizilerinde oynattı. Türkiye‘deki ilk 12 Eylül oyununu hayata geçiren birisiyim. 1993-1994‘te Bediuzzaman Saidi Nursi‘nin hayatını sahneye koydum. Tiyatro çalışmalarımla Anadolu‘yu 4-5 kez turlamıştım. Benim oynadığım Deli Yürek dizisinde reytingi en fazla olan bendim. Lakin görünmüyor, bilinmiyordu. Sonradan bu gerçek ortaya çıktı. Ben normalde dizi oyunculuğunu bırakmıştım. Ama belli isimlere hayır deme hakkım yok. Mesela Hasan Kaçan, Pana Film, Sinegraf Film bunların yaptığı çalışmalara vakit ayırırım ve ayırmak zorundayım.
Dizi oyuncularında çoğunlukla şu söylem vardır. Ben sadece para kazanmak için bu sektördeyim. Siz buna katılıyor musunuz?
Ben aksine şu anda tiyatrodan para kazanıyorum. 75 milyonluk bir ülkede yaşıyoruz. Hiçbir şey yapamazsan bir oyun hazırla Milli Eğitim Bakanlığı‘nın olurunu al, okullarda oynat. Kaliteli bir ürünün mutlaka seyircisiyle buluşacağına inanıyorum. Asılında bu ülkeyi ve genç nesli bekleyen tehlike şu; Oyunculuk sadece dizi olarak algılanıyor. Oyunculuğun ana membaı tiyatrodur. Bir de ülkemizdeki sanat ve sanatçı tanımlarına iyi bakmak lazım. Mesela İstanbul‘a ticaret gözüyle bakarsan Tahtakale‘den ibaret görürsün, İstanbul‘a eğlence gözüyle bakarsan İstiklal Caddesi ve Etiler‘i görürsünüz, İstanbul‘a biraz edebi bakarsanız da çok farklı yerleri görürsünüz. Bakış açılarında tanımlar ve anlamlar değişiyor.
Oyunlarınızda şu karakteri canlandırmam dediğiniz oldu mu?
Ben oyuna bütüncül olarak bakarım. Eserin bütününe bayrağın tekliğine ve vatanın bölünmez bütünlüğüne, milletimizin ırki kimliğinin önüne koyulan inanç değerlerine zeval getirir ise o işin içinde olmadım, olmam. Ama bununla çatışmayan her türlü eserin içerisinde olurum. Kötü adam da olurum, iyi adam da. İşim bu benim.
Peki şu karakteri keşke ben oynasaydım dediğiniz oldu mu?
Hiç olmadı? Hayalimde Mehmet Akif‘i oynamak vardı onu da gerçekleştiriyorum. Şimdi de Abdülhamit‘i oynamak istiyorum.
Biraz da siyasi kimliğinizden konuşalım. Sanatınız yanında siyasi kişiliğiniz de ön plana çıkıyor. Siyasetteki amacınız nedir?
Ben 2002 yılında İzmir‘den aday oldum. Her seçimde de oldum. Rahmetli Muhsin beyle (Muhsin Yazıcıoğlu) beraber Büyük Birlik Partisi‘ni kurduk. İzmir‘den niye aday olduğuma gelince; 2002 seçimleri arifesinde Muhsin beyin yanına gittiğimde liste yapamadığını gördüm. Toplum nezdinde öne çıkmış isimler de aday olmak istemiyordu. Bu benim çok zoruma gitti.
Neden aday olmak istemiyorlardı. Partiyi küçümsedikleri için mi?
O da vardı. Baktım ki TKP‘li, ÖDP‘li olanlar kendilerini rahatlıkla ifade edebiliyorlardı. Muhsin Yazıcıoğlu bunlardan daha mı ahlaksız insandı. Ya da Necmettin Erbakan daha mı ahlaksızdı da arkasında durmuyordu kimse. Bence bu insanlar daha şerefli insanlar. Gittim ve ikinci bölge birinci sıradan milletvekili adayı oldum. Kendimi de çalıştığım kurumdan attırdım. O tazminatla da köy köy dolaşarak inandığım davamı anlattım.
Sanatçının siyasete bulaşması sakıncalı değil mi?
Şimdi bir sanatçının siyası bakışı olmaması gibi bir şeyi yoktur. O zaman kamera karşısında konuşan bir papağana dönüşür. Siyaset yönetme sanatıdır. Öncelikle ben bir yönetilenim. Ailemle, çocuklarımla ben kendi irademi yöneticiye veriyorum ve geçimini de kendim üstleniyorum. ‘Sen şu işi yapacaksın‘ diyerek tayin ettiğimiz insanlar bunlar. Buna kayıtsız kalmak mümkün olabilir mi? Onun için siyasetteyim ve hedeflerim var. Tabiî ki dünyaya niye geldiğini sorgulayan biriyim.
Adamın dilini yasakladın bu nasıl kardeşlik
BDP‘ye nasıl bakıyorsunuz?
Terörle iç içe olmalarına rağmen problemim yok. Benim o noktada bakışım da çok farklı. Suçu sadece terör örgütünün üzerine yüklemek işin kolaycılığı değil midir? Sırası gelince biz kardeşiz diyoruz. 12 Eylül‘de adamın anadan doğma dilini yasakladın. Bu nasıl kardeşlik? Bu büyük bir yanlıştı ve neden bu yanlış söylenmedi. Neden onların yanında yer almadınız. Bizim ‘Yenilmez Sanat Merkezi‘nde tartıştığımız bir konu var. Diyoruz ki; "Devlet babaysa ve biz kardeşsek, babanın evlatlarıyla ve kardeşin kardeşle hesaplaşması diye bir şey olamaz. Ne olur? Bir helalleşmesi olur. Biz bu anlamda bir helalleşme kampanyası başlattık ve bunu oyunlarımızda da dile getirmeye çalışıyoruz. Bu ülkenin ciddi anlamda helalleşmeye ihtiyacı var, hesaplaşmaya değil.
Karşı tarafında çok hakkı yendiği için biraz agresif davranıyor. Bunu önlenmesi nasıl olacak?
Onun da üstesinden geleceksin.
Peki istekler çok anormalse, ne bileyim ülke topraklarının bölünmesi söz konusunu olursa nasıl bir yol izlenecek?
Ben bir şey önermek istiyorum. Geçen Ramazan ayında sayın cumhurbaşkanı eşini alsaydı, bagajına da bir tencere mantı koysaydı ve direksiyona da kendisi geçseydi. Yola çıkıp rastladığı ilk Kürt köyünde bir eve girseydi ve iftarını yapıp geceyi orada geçirseydi. Sabah da Anadolu‘nun ilk camilerinden Diyarbakır‘daki Ulu Camii‘nde bayram namazı kılsaydı. Sağındaki Kürt‘e dönüp; "Ya, hakkınızı helal edin. Devlet olarak size çok haksızlık yaptık" solundaki Türk‘e dönüp; "Size de haksızlık yaptık" deseydi bu ülkede birçok oyun bozulmaz mıydı?
Tabi ki bozulurdu
Neden yapılmıyor o zaman?
Devlet büyüklerimizde toplumda yanlış anlaşılırım kaygıları bunu engelliyor olabilir.
Bunlar sosyologların irdelemesi gereken konular. Ortada bir realite var. Cumhurbaşkanı oralara korumasız gitse kimsenin onu vuracağını sanmam. O niyetle yola çıkmış cumhurbaşkanına biri kurşun sıkarsa o Kürt halkı o kişiyi tükürükle boğardı. Kimse dağa çıkamazdı. Bir kere ne yapmak istiyoruz onu iyi tahlil etmemiz lazım. Davamızda samimi miyiz? Bunu okuyanlar çok ütopik olduğumu düşünecekler ama benim görevim de ütopik olmak. Benim işim hayal kurmak.
Dünyada yaşamak istediğiniz ülke ya da şehir?
İstanbul. Ömrümün bir kısmını da Viyana‘da geçirmek istiyorum.
İstanbul‘da vakit geçirmekten keyif aldığınız mekân
Sokaklarını gezmekten haz alırım. Özellikle de eski İstanbul diye tabir edilen yerler.
En iyi oynadığınız filminiz
The İmam‘daki karakterimi çok iyi oynadığımı düşünüyorum.
Genel anlamda size göre en iyi film
Yılmaz Güney ve Metin Erkan filmlerini önemserim. İkisiyle de çalışmak isterdim.
Size göre sinemadaki en iyi sahne
Yılmaz Güney‘in Umut filminde bir at sahnesi vardır. O atı da zor bulmuş, sahnenin yarısında at ölüyor ve o ölü atla sahneyi tamamlıyor. O sahne çok önemlidir.
Beğendiğiniz kitap ya da yazar
Mustafa Kutlu‘yu takip ederim. Bana göre Türkiye‘nin en iyi öykü yazarıdır.
Hangi kitabı ya da hangi konunun tiyatrosunu yapmak istersiniz
Son dönemde Safahat‘tan oyunlar yapmak istiyorum.
Sizi ne üzer
Ben çok sulu gözlüyümdür. En çok da vefasızlık üzer.
Sizi ne mutlu eder
Vefalı bir davranış
En büyük pişmanlığınız
Pişmanlıklarım vardır. Ama çok büyük pişmanlığım yok.



