Kendileri, mağdurdular. Bu nedenle, diğer mağdurların umudu oldular. Çünkü attan düşenin halini ancak attan düşen anlar. Fakat siyaset araç nasılsa amaç oluverdi. Deri koltuklar, konforlu makam araçları; nefisleri esir aldı. En temel mesele bir anda, yüzde 1,5‘un meselesi haline geliverdi.
1967‘den beri Türkiye‘nin gündeminden eksik olmayan, kimisine göre başörtüsü kimisine göre türban yasağı problemi ile onun ekseninde oluşturulan mağduriyetin gölgesinde büyüyen AKP siyasi hareketinin, 9 yıllık tek parti iktidarındaki icraatlarını ve boşa çıkan beklentileri masaya yatırdık.
44 yıllık kangren bir sorun bu. Yıllardır herkes, bu konuda her şeyi söyledi. Problemin; siyasi, hukuki, sosyal, dini ve insani bütün yönleri en ince ayrıntısına kadar tartışıldı.
Muhatap kesim, yıllardır tahmin edilenin aksine daha büyük bir kitle. Çünkü kısa süre önce yapılan bir araştırmaya göre, sokağa çıkan kadınların yüzde 64‘ü başını örtüyor.
Sorun, zaman zaman rejim meselesi haline bile getirildi. Tüm iddia ve isnatlara karşın, aslında Anayasa ve yasalarda herhangi bir yasaklayıcı hüküm yoktu. Ancak fiiliyatta katı bir şekilde uygulanan yasak, yüksek yargıya taşınınca, çözüm çıkmaz sokağa girdi. AİHM kararıyla da, Avrupa‘nın vicdanında hapsettirildi. Böylece bin yıl sürecek 28 Şubat post modern darbesinin etkisiyle, umutlar söndü, hayatlar karardı, siyasilerin ‘Sırası mı şimdi, bekleyin‘ telkinleriyle de başka bir bahara kaldı.
Pandomim tiyatrosu sergileniyor
Şimdi öncelikle durum tespiti yapmakta fayda var. Çünkü kamuoyunda ve yandaş medyada, sorun tamamen çözülmüş gibi suni bir algı pompalanıyor. Sanki; başta yüksek öğretim olmak üzere eğitimin her kademesinde öğrencilere yönelik haksız yasak kalkmış, kamudaki çalışma hakkının önündeki engellere kaldırılmış, örtülü bayanlar seçmen olmanın ötesinde seçilme hürriyetine tam olarak kavuşmuş ve en önemlisi başörtülüler ikinci sınıf vatandaş olmaktan kurtulmuş gibi bir pandomim tiyatrosu sergileniyor.
Eş durumundan Başbakanlığa, milletin egemenliğinin temsil edildiği TBMM başkanlığına ve nihayetinde ulaşılabilecek son nokta Çankaya Köşkü‘ne kadar yükselen başörtüsü, her ne hikmetse yıllarca insanlığa hizmet etmiş ancak bugün miadını doldurmuş bir ‘özgürlük ve insan hakları ihlali gerekçesi‘ olarak karanlık mahzenlerde unutulmaya terk edilmek isteniyor. Hem de yüz binlerce mağdurun, milyonlarca kadının ve bütün Türkiye‘nin gözlerinin önünde. Kendileri, mağdurdular. Bu nedenle, diğer mağdurların umudu oldular. Çünkü attan düşenin halini ancak attan düşen anlarrı. Fakat siyaset araç nasılsa amaç oluverdi. Deri koltuklar, konforlu makam araçları; nefisleri esir aldı. En temel mesele bir anda, yüzde 1,5‘un meselesi haline geliverdi. Anayasa‘yı değiştirecek güç, Avrupa Birliği salonlarında eridi gitti. İki iktidar dönemi, çözüme yetmedi. Üçüncüsü için, bir kez daha seçim vaadi oldu.
Fakat ortada, acayip bir gariplik var. Sanki 44 yıllık ‘kangren‘ yara tamamen kapanmış, bir tek Meclis‘te başörtülü vekil sorunu kalmış gibi ‘yalancı‘ rüzgar estirildi. AKP içinde isyan bayrağı açan bazı başörtülü bayan yöneticiler ve yetkililer, başörtülüleri temsil eden aday veya adayların olması gerektiğini kamuoyu önünde açıkça deklare ettiler. Hatta ‘Başörtülü aday yoksa, oy da yok‘ kampanyaları düzenlendi. Ancak AKP yöneticileri oportünizme yenik düşüp, bir kez daha başörtülü vekile hayır dedi.
Çözüldü mü, çözülmedi mi?
Gerçekte ‘başörtüsü‘ sorunu çözüldü mü? İktidar yakın medya gruplarının görmeme tavrına rağmen 9 yıldır iktidarda olan AK Parti, yüz binlerce kız öğrenci ve bayan çalışanı mağdur eden yasak konusunda aslında ciddi bir çözüm ortaya koyamadı. Kamuoyuna pompalanan, yüksek dozlu ‘pembe‘ renkli yalanlar da cabası.
Öte yandan hala ülkenin her köşesinden birbiri ardına gelen haberler, aslında yasakçı zihniyetin hala devam ettiğini gösteriyor. Çünkü öğrenciler okula sokulmuyor, bayanlar ya iş bırakmak zorunda kalıyor ya da işini kaybetmek için başını açmak zorunda kalıyor.
YARIN: Bülent Arınç‘ın tarihi sözü



