Reklamı Kapat

"Aradan çekil diye bağıran kim

"Aradan çekil' diye bağıran kim?

Şöyle, bir kitabı karıştırır gibi tarihin sayfalarını karıştırdığınızda çok ilginç olaylarla karşılaşırsınız. ?Biz bu filmi daha önce görmüştük dedirten çok bilmişlik edalara bürünmeniz an meselesidir. Sanırsınız düş görmektesiniz. Ama ne yazık ki düşün tam ortasında uyanmak zorundasınız. Bir dönem uzaya giden Müslüman insanlarla ilgili bir roman okumuştum. Hayli sürükleyici ve yerli bir versiyondu. Aklımdan geçenleri tahmin edebilirsiniz. Ne güzel film olurdu bu. (Sonra oldu da. Özellikle bu romanı eleştirerek komedi yapan bir büyüğümüz ortaya öyle bir örnek koydu ki, bu kadar olur! dedim. Tam biz bize benzeriz sendromu. Asıl film ise hâlâ başlamadı) Ama sonra şunu fark etmeye başladım. Birilerinin hayal gücüne destek olarak, kendi hayal gücümüzü öldürüyoruz. Örneğin bizim uzaya çıkmamız Hollywood filmlerindeki gibidir. (Ya da aykırı olalım diye daha kötüsü) Bizim de uzay aracımız vardır ve tastamam yollar bizi uzaya götürebilir. Sonra hayal gücünün sınırlarını zorlayarak günümüze dönmeyi de başarabildim. Bir de baktım ki düz yolda yürümenin imkânı kalmamış. Tüm kutsiyetiyle asırların yükünü çekme erdemini gösterebilen Kudüs, Beyrut u ve Irak ı da yanına alarak yeni mazlumları için ağıt yakmaya başlamış bile. O gün uzayın da yeryüzünün de bir sömürgeye kurban gittiğini düşündüm. İşin daha da kötüsü zihinlerimiz işgal edilmişti ve kıpırdayacak halimiz yoktu. Bizi bunca çaresiz ve bedbin bırakan ruh hali nasıl bir şeydir ki bir kalıbı olmasın, bir zarfa sahip olamasın? Tarihin tozunu şöyle bir aldığımızda, tarihin sayfalarını tekrar karıştırmayı akıl ettiğinizde şaşırtıcı benzerliklerin hikâyelerine dalıp dalıp gidersiniz. Flaşbekler günümüzü ve geçmişi aynı anda yaşattırırken geleceğe de zihniniz hızlı bir sefer düzenler. Eğer bir çılgınlık girişimi, engellenmeden yola çıkmışsa artık bir şey konuşmanın alemi yoktur. Bu çılgın şeyin adı atom bombası da olabilir, mazlumun yüzüne vurulan bir fiske de. Hatta bu şeyin adı ‘yok sayma‘ bile olabilir. Bizim gibi seyretmek zorunluluğu tescillenmişler için yok sayılma ameliyesi bir anlam katmaktadır hayatımıza. Bir taşın mitralyözler karşısında bir medeniyet gibi yükselişini görmezden gelmeyi başarabilecek kuvvetler, bir seyir işinin illizyonunu sağlayabilir belki. Daha da ötesi güçlü olmanın haksız olmakla eşdeğerde oluşunu bir eşitlik göstergesi sayanların çarpraz kurları sapır sapır dökülmeyi hak etmektedir. Bizi illüzyonun eşiğinden geri çevirten, daima önümüze bakmayı sağlayan güç, geçmişten alabildiğimiz ibretler olsa gerek. Evet, bir şeyler yaşanmış ve yeni bir hayat namluya sürülmüştür. Bunun içinde Taif‘te taşlanmada var, Filistin‘de katledilme de. Bunun içinde az sayıda topluluklar olarak zafere yaklaşmak da var, ceplerdeki taşları sapanlara yerleştirmek de. Yüreklere konulmuş korku imparatorluğunun titiz bir seçmecilikle farklı milletlere sinsice dağıtılmasının engellenmesi, bu aydınlığın içinde kaybolup kendini gizleyen karanlığın koordinatlarının belirlenmesi için maziye bir seyir gerekmektedir. İşin ilginç yanı şu ki; atiyi oluşturabileceğine inandığımız iyi günler mazide de çokça aranmıştır. Kutlu peygamberin başlattığım mücadele, üzerinden asırlar geçmesine rağmen yeniden ve yeniden dikkatleri çeker, o dönemin aydınlığıyla asırlar değerlendirilir. Cahiliye döneminde diri diri gömülen çocukların ağlamalarına şimdilerde diri diri yakılan insanların ağlama sesleri eklenir oldu. Yanmış cesetler, harabeye dönmüş bir kutsal şehir, içinde bulunduğu durumun utancını haykırır gibi dumana boğulmuş ve izini yitirtmeye gayret eden Beytüllahim, Lübnan, alev topuna dönmüş Irak.Zihinlerimize konulan ambargoların farkına varabilmemiz için, öncelikle bir teşehhüt miktarı durduğumuz yeri kontrol etmemiz gerekiyor. Acı gerçeklerin tüm çıplaklığıyla sağanak haline gelmesini engelleyemediğimize göre, hayallerimizi bu arsız savaştan çekip alabilmenin, kurtarabilmenin bir yolunu bulmalıyız. Hayallerimizi bir takım tacirlere kaptırmadan, bir endüstrinin kolu haline getirmeden bir medeniyetin gözcülüğüne emanet edebiliriz. Acının yaşandığı tüm coğrafyalarda, kişiliklerin baskı altına alındığı tüm özgürmüş gibi yapılan toplumlarda, ‘hak‘ bir suskunluk gibi algılanmaya başladığında göz gözü görmez olur. Bu yüzden olsa gerek Firavunlardan bugüne insanların köle gibi görülmesi eğilimi yeni toplum anlayışlarında biraz farklılığa uğramakla birlikte, kaldığı yerden devam ediyor. Hayallerimizi toplayıp yola koyulduğumuzda zorlu bir yolculuğa hazır olup olmadığımızı göremeyeceğiz önce. Vizörden takip edilenler, acıklı sahneler, tas tamam yaşanmaktadır ve filmin sonunun değişmesine imkân yok gibi görünür. Kötü adam rolündekiler iyi kahramanı öldürmeyi başarmaktadır. Ya da kötü, iyinin kişiliğini deforme ederek kişilikleri açmaza düşürmektedir. Bunun için de ister adınız New York Times olsun ister Hürrriyet, pek farketmez. Cenin‘in orta yerinde endişeyle izlenebilecek sahneler ‘durum kontrol altında‘ anlayışıyla iğdiş edilmiş bir gözle verilebilmektedir. Öyle anlaşılıyor ki tüm ceninlerde aynı durumun yaşanması için, toplu katliamların önü açılabilmiş, izlediğimiz sahneler canlı çekilebilmiştir. 11 Eylül maskesini indirmiş, yüz görünmüştür. Bu yüz, Ortadoğu maskeli kutsanmışlık iddia eden milletin katliamlarındaki ayrıntılarda gizlenmektedir. Noam Chomsky ve Roger Garaudy, farklı ülkelerde yaşamalarına rağmen muhalif olma ortak paydasında, ?tepki de buluşan iki aydın. Önlerine çıkan suskunluk duvarını önce kimin tırmanabileceği tartışma konusu değil. Çünkü önlerindeki sanal duvarın yıkılmasının tek bir yolu var. Zihinlerdeki duvar algısının yıkılması. Bu duvar şimdilik muhalif olmayı düşünmeyen ve gördüğü haksızlığa, katliama ses etmeyenlerin önünde bir imtihan olarak durmaktadır. Her millete uygun duvarlar inşa edenler bu duvarı kendi meşreplerine göre süslemişlerdir. Kimi çok kanallı, kimi de tek kanallı ama bir şekilde uygun formatlanarak, hayatın ve hayallerin tam ortasına konabilmiştir.Bu duvar yalnızca bugünkü ilişkilerimizi engellemekle kalmıyor geçmişle aramızda da aşılmazlık zırhı gibi duruyor. Bu yüzdendir adalete, imana, İslam‘a davetin adının ‘irtica‘ konması. Oyunun en eşitlikten uzak sahnesinin anlamsızlığı, geriye dönüşlerin bir ders alma olarak değil, bir korku aracı olarak algılanmasından ileri geliyor. İnsanların irticayı yaşarken Firavun dönemine gidip oralardan zulüm eşelemesi, peygamberlerin anlattıklarına kulaklarını tıkayan milletlerin örneklerinin günümüze getirilmesi ve bunların fotokopiyle çoğaltılır gibi çoğaltılması maksadın anlaşılabilirliğini gösteriyor. Bizi içinde bulunduğumuz filmden diğerine aktarabilecek bir yönetmen henüz yok. Uzaylıların cirit attığı bir filmin ortasından Battal Gazi‘nin yanına geçemiyoruz. Hele de mutluluk tablosu çizen filmlere hiç. Kendi hayatlarımızın sahnelerinin çekiminde kamerayı elinde bulunduranların isteklerinin bitmediğini görüyoruz. Filistin‘i bir alev topu haline getirenler Ortadoğu yu da bir sisin ardına gizleyebilmiştir. Yönetmen bir şey daha yaptı: kötü adamın rolünü daha fazla yazarak bizimle bir kedi gibi, bir Truman gibi oynamasına fırsat verdi. Hiç hesapta olmayan sahneler yüzünden şaşkına dönen bizlere senaristin de yapabileceği bir şey yok. Bu filmin sonunun yazılması için oynayanların bir fail olduklarını hatırlamaları gerekiyor. Çünkü ortada büyük bir cürüm işleniyor ve fail olması gerekenler ‘vah vah‘ demekten başka bir şey yapmıyorlar. Hz. Peygamber‘in cahiliye toplumundaki haksızlıkların ortadan kaldırılması için verdiği mücadele sanıldığı gibi o çağın anlayışı değil; çağlar üstü bir görev bilinci. Dün de gasp edenler vardı, gasp edilenler olduğu gibi, bugün de. Dün de zalim vardı, bugün de. Kitabımız helak olan toplumları anlatırken bugüne düşen payları da sergiler. İsimler değişmiştir, kavimler değişmiştir, ancak fiil değişmemiştir.‘Galip gelen nice az topluluklar‘ halen çekilemeyen bir filmin konusu. Ama bakarsınız film başlamıştır bile. Bu bizim nerede olduğumuzla ilgili bir durum. Seyirci koltuğunda mı, yönetmen koltuğunda mı? Aradan çekil diye bağıran biz miyiz yoksa zalimler mi? Dünya cehenneme dönmeden bizler kendi filmlerimize dönebilmeyiz, yani kaybettiklerimize; hayallerimize.

15 Aralık 2006 - Gündem


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Milli Gazete Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Milli Gazete hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Şehir Markaları

Siz de şehir markaları arasındaki yerinizi mutlaka alın...

+90 (212) 697 10 00
Reklam bilgi


Anket Özel araçlarda sigara yasağı uygulamasını nasıl değerlendiriyorsunuz?