Dünya zaten güzel. Belki bütün mesele, insanın o güzelliği görebilecek bir dikkat ve merhamet terbiyesine sahip olup olmamasıdır. Çünkü insan, çoğu zaman baktığı şeyi değil; zihninde taşıdığı karanlığı yahut aydınlığı görür. İç dünyası daralmış bir insan için gökyüzü bile basık bir tavandır. Fakat ruhu genişleyen biri için en sıradan gün, içinde küçük mucizeler taşıyan bir yolculuğa dönüşebilir.
Bugün modern insanın en büyük trajedilerinden biri, hayatı sadece tüketilecek bir zaman dilimi gibi yaşamasıdır. Sabah uyanıp akşama kadar yetişmeye çalıştığımız şeylerin çoğu, ruhumuzun hakiki ihtiyaçlarıyla ilgili değildir. Daha çok görünmek, daha çok sahip olmak, daha çok konuşmak istiyoruz; ama daha derin görmek, daha iyi hissetmek ve daha sahici yaşamak konusunda aynı iştaha sahip değiliz. Bu yüzden kalabalıklar büyüdükçe yalnızlık artıyor. İletişim çoğaldıkça insanlar birbirini daha az anlıyor. Herkes konuşuyor ama kimse hakikaten duymuyor.
Belki de çağımızın en büyük yorgunluğu buradan geliyor: İnsanlar artık birbirlerinin yarasına merhem olmak yerine birbirlerine zehir akıtıyorlar. Kırılmış insanlar başkalarını kırarak rahatlamaya çalışıyor. Öfke, sosyal hayatın en dolaşımda olan dili hâline geliyor. Bir kötülük, bir iyilikten çok daha hızlı yayılıyor. Bir hakaretin ulaştığı yere çoğu zaman bir nezaket ulaşamıyor. Bu yüzden insan bazen içten içe kararıyor. Dünyanın gidişatına baktığında umudunu korumak zorlaşıyor.
Ama tam da burada insanın karakteri ortaya çıkıyor. Çünkü iyilik, kolay zamanların değil; zor zamanların ahlakıdır. Herkesin karardığı bir çağda içindeki ışığı koruyabilmek büyük bir irade ister. Kendi olarak kalabilmek, başkalarının hoyratlığına rağmen nezaketi terk etmemek, kötülüğün bulaşıcı diline teslim olmamak… Belki de çağımızın gerçek mucizesi budur.
İnsan bazen sadece direnerek bile dünyayı değiştirir. Bir çocuğa şefkatle yaklaşarak, bir yaşlının yalnızlığını azaltarak, kırılmış bir kalbi dikkatle dinleyerek, bir ağacı koruyarak, bir dostu yarı yolda bırakmayarak… Çünkü dünya büyük ideolojiler kadar küçük iyiliklerle de ayakta durur. Hatta çoğu zaman tarihi değiştiren şey, büyük sloganlardan çok sessiz vicdanlardır.
Bu yüzden “iyilik iyidir” cümlesi basit bir teselli sözü değildir; ontolojik bir hakikattir. İyilik, insanın yaratılışındaki asli cevhere en yakın hâlidir. İnsan iyilik yaptığında sadece karşısındakini değil, kendi ruhunu da onarır. Çünkü kötülük önce sahibini çürütür. Kin, nefret, haset ve öfke en çok onları taşıyan kalbi zehirler. İyilik ise insanın içini genişletir. Merhamet eden biri, aslında kendisini de kurtarır.
“Güzel bakan güzel görür” sözü de biraz bunu anlatır. Dünya bütünüyle iyi ya da bütünüyle kötü bir yer değildir. İnsan hangi pencereye yaslanıyorsa biraz da onu görür. Elbette acılar vardır; savaşlar, yoksulluklar, adaletsizlikler vardır. İnsan bazen olup biten karşısında çaresiz hisseder. Fakat bütün bu karanlığın içinde hâlâ bir ekmeği paylaşan insanlar, hâlâ bir yabancıya yardım eden eller, hâlâ sokakta bir hayvan için duran çocuklar varsa dünya bütünüyle kaybedilmiş değildir.
Belki de mesele, umudu romantik bir duygu olarak değil, ahlaki bir sorumluluk olarak görebilmektir. Çünkü umut pasif bir bekleyiş değildir. Umut, eylemdir. İnsan bazen sadece çalışarak, üreterek, severek ve dayanarak umut eder. Toprağa ağaç diken biri, aslında geleceğe inanıyordur. Bir öğretmenin yıllarca çocuk yetiştirmesi, bir annenin bütün yorgunluğuna rağmen evladına şefkat göstermesi, bir yazarın hakikati anlatmak için hâlâ masa başına oturması… Bunların hepsi umudun biçimleridir.
Var olmak biraz da eylem hâlinde kalabilmektir. Çünkü insan durduğu yerde çürümeye başlar. Ruh da kullanılmadığında körelir. Bu nedenle insanın hayata katılması gerekir: düşünerek, severek, üreterek, mücadele ederek… Her şeye rağmen. Evet, tam da “her şeye rağmen.” Çünkü hakiki insanlık biraz da budur. Şartlar mükemmel olduğu için değil; şartların ağırlığına rağmen iyiliği seçebilmek.
Bugün insanın en büyük sınavı, hız çağında derinliğini kaybetmemektir. Sürekli akan görüntüler, fikirler, öfkeler ve tüketim çağrıları arasında insan kendi ruhunu duyamaz hâle geliyor. Oysa insanın zaman zaman yavaşlamaya ihtiyacı vardır. Bir ağaca dikkatle bakmaya, bir kitabın altını çizerek okumaya, sessizce düşünmeye, gökyüzünü seyretmeye… Çünkü anlam dediğimiz şey, gürültünün içinde değil; dikkat ve tefekkürün içinde doğar.
Hayatın bir anlamı olmalı. İnsan sadece biyolojik bir varlık gibi yaşayamaz. Karnını doyurmak, çalışmak, tüketmek ve ölmek; insan ruhuna yetmez. İnsan, yaptığı şeyin niçin’ini bilmek ister. Sabah neden uyandığını, ne uğruna yorulduğunu, kimi sevdiğini ve dünyada nasıl bir iz bırakacağını bilmek ister. Anlamını kaybeden insan, yönünü de kaybeder. Bu yüzden çağımızda birçok insanın gözlerinde derin bir boşluk var. Çünkü araçlar çoğaldı ama amaçlar küçüldü.
Oysa insan, dünyayı biraz daha yaşanabilir kılmak için burada olduğunu hissettiğinde başka türlü yürür yeryüzünde. Daha dikkatli, daha incelikli, daha vicdanlı olur. Emerson’un söylediği gibi, bir tek hayatın bile sırf siz yaşadınız diye daha rahat nefes aldığını bilmek büyük bir başarıdır. Belki insanın ardında bırakacağı en değerli şey de budur: Birkaç insanın kalbinde bıraktığı iyilik hissi.
Sonunda hepimiz bu dünyadan geçip gideceğiz. Geriye ne kadar kazandığımızdan çok, nasıl yaşadığımız kalacak. İnsanların zihninde bıraktığımız ses, kalbinde bıraktığımız iz kalacak. Bu yüzden insanın kendi ruhunu karartmadan yaşayabilmesi bile büyük bir ahlaki başarıdır.
Dünya zaten güzel. Bize düşen, o güzelliği hoyratça tüketmek değil; onu çoğaltmak. Bir ağacı korur gibi birbirimizin kalbini korumak. Karanlık büyürken bile ışığı savunmaktan vazgeçmemek. Çünkü bazen bir insanın içindeki küçük bir iyilik, koskoca bir çağın karanlığına karşı yakılmış sessiz bir kandildir.
Hoşça bakın zatınıza…