GÜVEN

Abone Ol

Bir takım kavramları gündelik hayatta ve gündelik ilişkilerde sıkça kullanmakla birlikte, üzerinde fazla düşünme gereği duymayız. Bu o kavramların temsil ettiği anlamlarının ve önemlerinin, gündelik hayatta ve gündelik ilişkilerde ya yönlendirici etkisinin zayıf olduğuna ya da o kavramların açık seçik olmaları nedeniyle başka türlü anlaşılamayacağına delalet edebilir. Gündelik hayat ve ilişkilerde yönlendirici etkisi zayıf olan kavramlar, hayat ve ilişkiler ile buluşup örtüşmede yeterli bir muhtevaya sahip değillerse, ister istemez etkileri de sınırlı olacak veya hiçbir etki doğuramayacaklar, demektir. Bu tür kavramları, mesela bazı hukukçular “hükümsüz kavramlar” veya “bağımlı kavramlar” şeklinde nitelendirirler. “Hukuk” kavramına “saf” bir muhteva kazandırmak için, Kant’ın “kuramsal akıl”ını temel alarak bütünüyle mantık ilke ve kurallarına göre tahlil işlemine girişen Avusturyalı hukukçu Kelsen böyle bir yol izlemiştir. Böylece hukukun mahiyetine yabancı sayılan unsurların ayıklanabileceği ve “saf” bir hukuk kuramına ulaşılabileceği görüşünü ortaya atmıştır. Aslında Kelsen’in iddiası başlangıcında hukukun mahiyetinde içkin olmakla birlikte, bu mahiyetin tezahürünü gerçekleştirmek işleviyle sıkı ilişki içinde olması gereken kavramlarını, mahiyetinin dışına taşımak suretiyle sorunun çözülebileceğini sanma yanlışlığına varıp dayanmaktadır. Dolayısıyla hukukun “saflaştırılması” iyi niyeti, kendi kavramını kullanırsak, hükümsüz kavrama”, aynı zamanda hükümsüz denebilecek yargıya bağımlı kılınmış olmaktadır.

Kuşkusuz gündelik hayatta ve ilişkilerde kavramların anlam ve önemlerinin açıklanmasında, düşünce ve bilimin sağlam yöntemlerinin işletilme gereğinin belirli bir yeri vardır. Ancak gündelik hayat ve ilişkilerin cereyan etme, gerçekleşme “mantığı”nın kendine özgü bir muhtevaya sahip olduğu da hesaba katılmalıdır. Sosyolog Pareto bu konuda “mantık-dışı eylem”, “mantıksal eylem” şeklinde bir ayrım yaparak, özellikle sosyolojinin kapsamına giren eylemleri “mantık-dışı eylem” kategorisinde değerlendirmek istemiştir.(Ayrıntıya girmeden şu çalışmalara bakılması tavsiye edilebilir: Cahit Can, Hukuk Sosyolojisinin gelişim Yönü; Alan Swingewood,Sosyolojik Düşüncenin Kısa Tarihi; Hans Freyer, İçtimai Nazariyeler Tarihi vd.)

Dikkat çekmek ve irdelenmesinin fazlasıyla önemli olduğunu düşündüğüm “güven” kavramıdır. İnsanın bireysel hayatından ve ilişkilerinden tutun, toplumsal ve kamusal hayat ve ilişkilerine varıncaya kadar, “güven” kavramı alel-usul zikredilmekle yetinilen bir kavram olmaktan kurtulamamış gibi gözüküyor. Oysa insan, toplum ve devlet söz konusu olduğunda, hak ve özgürlük kavramlarının temelinde ve bu ve benzeri kavramların anlam ve önemlerinin belirlenmesinde anahtar bir role sahip olarak güven kavramı yatmaktadır. Somut ve yakıcı bir örnek olarak savaş, kargaşalık, haksızlık ve özgürlüksüzlüklerin kural haline geldiği Afganistan, Irak, Suriye ve bir çok Afrika ülkelerindeki insanların, ölüm pahasına yurtlarından, ocaklarından kaçmaya çalışmaları verilebilir. Şu kadar kaçak göçmen Avrupa ülkelerine gitmek üzere kiraladıkları teknede yakalandılar veya teknelerinin batması üzerine şu kadarı boğuldu, şu kadarı da kurtarıldı, şeklinde haberleri gün geçmiyor ki duymayalım. Çocuk-çoluk, erkek-kadın, yaşlı-genç, yoksul-varlıklı olmaları fark etmiyor. İnsan kaçakçılarının yalan ve dolanları, meselenin özünü değiştirmiyor. Her ne sebepten olursa olsun, insanlar güvensiz hayattan, yaşamaktan, çalışmaktan, meslek ve varlıktan kaçıyor, kuvvetle muhtemel ölümün mukadder olduğu meçhul bir yola kendilerini vuruyorlar. Çok muhtemel, kulaktan dolma haberlerle oluşturdukları güven dünyası umuduyla kendilerini Avrupa’ya atmaya çalışıyorlar. Zengin olmak, refah içinde yaşamak gibi beklentiler ihtimal ikincil teşvik edici bir unsur bile değildir. Aslında bunlar, en geniş anlamında “bizim insanlarımız”, ama mutlaka sahip olduğumuz inanç ve değerlerin paydaşıdırlar, kardeşlerimizdirler. Güveni ararken bile güvensizlik bağlarıyla sarılmış haldedirler. Ancak Karadeniz’in, Ege ya da Akdeniz’in dalgalarında güvenli ölüme ulaşabiliyorlar. Kaçtıkları ülkelerde devletten, siyasetten, hukuktan, hayattan, insandan söz edebiliyorlar sefih yöneticiler.