Güven toplumu

Abone Ol

İnsanların toplum halinde yaşaması bir tercih değil zarurettir. Bunun nasıl başarılacağı noktasında tarihi süreç farklı denemeler görmüştür. Kabileler halinde yaşayan insanlardan imparatorluk kuran insanlara kadar birçok kişi ve gruplar toplumsal düzenin sağlanması için uğraş vermiştir. Her uygulamanın kendine mahsus özellikleri vardır. Kabileler çeşitlilik anlamında homojenlik ihtiva etse de aynı coğrafyayı paylaşan başka kabileler, bu coğrafyanın paylaşımı noktasında bir uzlaşı alanı mutlaka bulmuştur. Çünkü savaşlar arızi durumu temsil ederken asıl olan barış ve uzlaşıdır.

Barış ve uzlaşının sağlanabilmesinin temel şartı güvendir. İnsanlar karşılıklı birbirlerine güven duyduğu sürece huzurlu ve rahat bir şekilde yaşayabilir. Yoksa kendisini sürekli tehdit altında hissedeceği için tedirgin olacak, huzur ve sükûneti sağlayamayacaktır. Güven insanın yaşamsal ritmini sağlar, çünkü güven ortadan kaybolduğunda insanın yaşamsal dengesi de bozulur. Bu yüzden her insanın karşısındakine güven vermesi birlikte yaşamanın temel şartıdır.

Güven duygusu en alttan kişisel ilişkilerde böyle olduğu kadar mensup olduğu topluluğa, bağlı olduğu devlete ya da inandığı dine olan güvende de böyledir. İnsan eşine güvenemezse evlilik devam etmez, mahallesine güvenemezse gönül rahatlığıyla orada mukim olamaz, devletine güvenemezse hürriyetini garanti edemez ya da dinine güvenemezse kalbi mutmain olmadığı için hakiki manada iman etmiş sayılamaz.

Buraya kadar güvenin toplumsal yaşamdaki önemine değindik ama asıl önemli olan bu güvenin nasıl tesis edileceğidir. Biz konumuz itibariyle farklı kimliklerin, farklı görüşteki insanların ya da farklı inanç sahiplerin aynı coğrafyayı nasıl paylaşabileceğini gündeme alıyoruz. Bu gündemin de en önemli unsuru elbette güvendir.

Peki, insanlar birbirlerine nasıl güven duyacaklar?

İşte bu sorunun cevabı toplumsal ahengin sağlanabilmesi için bize bir imkân sunuyor. Kanaatimizce bu işin önemli ayrıntısı insanların karşılıklı olarak birbirlerinin sosyolojisini anlamasından geçiyor. Her insan evladı öldüğünde acı duyar, adaletsizliğe karşı isyan eder ya da aç kaldığında paylaşıma rıza göstermez. Bu duyguların tüm kalplerde aynı zamanda oluşabilmesi karşılıklı anlamanın neticesidir. Bunu başarabilirsek tüm dertleri dert, tüm acıları acı, tüm zulümleri kendimize biliriz. Dünya paylaşılamayacak kadar küçük, birbirimize muhtaç olmayacak kadar büyük değildir.

Karşılıklı endişe büyütecek ya da insanları tedirgin edecek söylemler ve icraatlar güven duygusunun toplumsal zemine yerleşmesini engelleyecektir. Münferit kabul edilebilecek çıkışların ortaya çıkardığı tedirginlikler, söz sahibi olanlarca giderilme yoluna gidilmediği sürece; kaostan beslenen, çatışmadan çıkar bekleyen, insanların duygularını istismar eden ve bunu bir siyasi strateji olarak uygulayanlar bu durumdan faydalanacaktır.

Ayrıca karşılıklı hoşgörü ve saygı vurgusunu, özgürlük ve adalet talebini sadece muhalefetin iktidar karşısındaki zorunlu arayışı olmaktan çıkarıp genel siyasetin bir kültürü haline getirmemiz gerekiyor. Çünkü bu coğrafya, farklı görüşteki ve kimlikteki insanların barış ve huzur içinde yaşayabileceği kadar tarihi birikime ve gönül genişliğine sahiptir. Bugün tek eksiğimiz buna dair irade ortaya koyamayış olmamızdır. Bunun için tek ihtiyacımız insan olarak herkesin birbirine karşı güven duyabileceği ahlâki zeminde buluşmaktır.