Gündelik siyasal gelişmeleri anlık takip etme ve etkileşim imkânını sağlama anlamında sosyal medya platformları hayatımızın vazgeçilmezi haline gelmiş durumda. Dünya genelinde sosyal medya platformlarının takipçi sayıları da zaten bu bilgiyi doğrular nitelikte.
Bu yönelim, iktidarda ya da muhalefette yer alan siyasi partileri de sosyal medya mecralarında daha görünür olmaya dönük stratejiler geliştirmeye itiyor.
İki hafta önce yapılan Macaristan seçimlerinde ortaya çıkan tablo, taşıdığı başka mesajların yanında, siyasi partilerin sosyal medya platformları üzerinden yürütülen dijital kampanyalarıyla ilgili gözden kaçırılmaması gereken önemli bir tuzağı ifşa etmesi bakımından dikkat çekiciydi.
Bu tuzak, seçmenin hangi yöntemlerle ikna edileceği konusuna işaret ediyor. Yaygın kanaat algı yönetiminin geldiği nokta baz alındığında seçim mücadelesinin sahada değil sanalda verildiği yönünde. Halbuki Macaristan seçimleri, bu yaygın kanaatin tekrar sorgulanmasını zorunlu kılıyor.
Malum olduğu üzere, Macaristan’da uzun yıllar iktidarda kalmayı başaran Viktor Orban hükümeti, 16 yılın ardından girdiği son seçimde adeta hezimete uğradı.
Elbette birçok sebebi olmakla birlikte bu seçim sonucunu belirleyen en önemli motivasyonun; Orban yönetimine karşı duyulan öfkenin yeni lider Peter Magyar’a beslenen güven duygusuyla birleşmesi olduğu görülüyor. İşte tam da bu noktada Magyar’ın bu güven duygusunu nasıl inşa ettiği üzerinde durulması gerekiyor.
Yakın zamana kadar Orban’ın çalışma ekibi içerisinde yer alan Magyar’ın seçim stratejisi takip edildiğinde görülmektedir ki, Magyar ilk dönemde ciddi düzeyde sosyal medyada görünür olmaya çalışarak tanınırlık, bilinirlik seviyesini yükseltirken seçim dönemine girildiği andan itibaren sahada seçmenle doğrudan temas kurmaya başlıyor.
Diğer bir ifadeyle aksiyon sanala teslim edilmiyor, sahaya taşınıyor. Sahadaki aksiyon da döngüsel olarak elbette sanal üzerinden yaygın kullanıma sokuluyor. Ama seçmenle yüz yüze doğrudan temastan taviz verilmiyor.
Orban’ın oy deposu olarak bilinen kırsal kesimlerde doğrudan seçmene ulaşmaya çalışıldığı ve sahici diyaloglar kurulduğu görülüyor. Böylece önce seçmen dinlenip öncelikleri belirleniyor ve buna göre kampanya söylemleri geliştiriliyor. Mesaj üretip seçmeni buna ikna etmekle, seçmeni anlayıp mesajı üretmek arasındaki temel fark da bu zaten.
Nitekim seçim sonuçları göstermektedir ki, Magyar özellikle şehirli muhalif kesimin oylarını konsolide etmeyi başarmakla birlikte Macaristan’da seçim sonucunu kırsal kesimde Orban’ın destekçilerini ikna ederek gerçek anlamda değiştirebildi.
Burada kanaatimce belirtmemiz gereken önemli bir detay daha var. Farklı ülkelerde yapılan seçimlere ilişkin analizler gündeme geldiğinde bunu değersizleştiren bir bakış açısı var malum. Halbuki her bir siyasal gelişmeden alınacak derslerin olabilmesi bir yana, bu tür analizler dünyanın genel eğilimlerini ve gidişatını gözlemleme imkânı da sunabilmektedir.
Örneğin dikkat edilirse, son dönemde dünyanın farklı bölgelerinde yapılan seçimlerde partilerin ya da ideolojilerin değil kişilerin konuşulduğunu görüyoruz.
Kişi/lider merkezli popülist siyasetin kendini yenileyerek devam ettiğine şahitlik ediyoruz. Mamdani ve Magyar örnekleri bu çerçeveden okunmalı. Ama önemli bir ayrıntı var. Bu yeni popülist liderler eski popülist liderlere karşı mücadele ederek geliyorlar. Bunun en önemli sebebi, hiç kuşkusuz, sosyo-ekonomik sorunlarla mücadele edemeyen mevcut siyasal anlayışı içine düştüğü krizden çıkaracak lider arayışı.
Bugün sahada seçmenle doğrudan temas kuran ve seçmenin duygularına tercüman olmayı başararak seçilen bu yeni liderler beklenen etkiyi gösterebilirler mi?
Açıkçası bu kalibrede olduklarına dair bir emare görülmüyor. Bu yeni liderler daha ziyade başarılı PR kampanyası yürütebilen şirket elemanları gibi görünüyor. Ama bu başka bir konu. Bugün üzerinde durmak istediğimiz husus, seçmenin nasıl ikna edilebileceği ile ilgili tüyoları analiz etmek.
Bu örneklere bakarak Türkiye’ye uyarlamak istediğimizde benzerlik gösteren yönlerin bulunduğu gün gibi aşikâr. Örneğin hususen sağ seçmen blokunda bir arayışın olduğu sır değil. AK Parti’nin kazanımlarını koruyacak ama aynı zamanda AK Parti’nin hatalarından ders çıkaracak ve bunları çözecek bir arayıştan bahsediyoruz.
Son dönemde partilerin çoğu sahada görünmezken Saadet Partisi’nde gözlemlenen hareketliliği bu arayışın bir neticesi şeklinde okumak gerekiyor. Hangi hareketlilikten bahsediyoruz?
Mesela Saadet Partisi YSK’nın açıkladığı Ocak verilerine göre en fazla üye yapan muhalefet partisi konumunda. Son bir yılda neredeyse 100 bini aşkın üye yapmayı başardı. Geçtiğimiz hafta Ankara’da oldukça büyük bir katılımla düzenlenen Türkiye Divanı, siyaseti yakından takip eden her kesimden insanın dikkatle izlediği bir program oldu. Saadet Partisi’nde ciddi düzeyde bir toparlanmanın ve motivasyonun oluştuğu rahatlıkla görülüyor. Genel Başkan Mahmut Arıkan’ın güler yüzü elden bırakmadan yürüttüğü sorumlu muhalefet ve teşkilatların saha çalışmaları seçmen nezdinde her geçen gün daha fazla ilgi görüyor. Özellikle “belediye koridorları Dallas’a, sokaklar Teksas’a döndü” söylemi hem ülkenin genel fotoğrafını özetleyen ve her kesimden insanın altına imza atacağı bir söylem olarak son günlerde çok fazla öne çıktı hem de alternatif arayışına bir cevap niteliği taşıdı.
Bütün bunlar yukarıda zikrettiğimiz hususu daha önemli hale getiriyor. Siyaset sosyal medyada bir ivme yakalasa da sonuç sahaya çıkmakla değişiyor. Bugün Saadet Partisi bunu yapabilen bir parti konumunda. Genel Başkan Mahmut Arıkan, alternatif lider arayışında siyasete ve seçmene umut aşılıyor. Mahmut Arıkan; kişisel kavgalarla vakit kaybetmeyen, sistem tartışması yapan ve seçmende güven duygusunu inşa eden bir süreç izliyor. Teşkilatlar da bu stratejiyi illerde seçmenle doğrudan temasa geçerek üyeliğe dönüştürüyor.
Erbakan Hocamızın meşhur sözüyle bitirelim. Zaten “mareşal ünvanı sahada zafer kazanan komutana veriliyor”.