Güneş hüzmeleri

Abone Ol

Büyüklerimizin bir sözü vardır, “Soyumuza sopumuza nur yağsın” derler. Bu, yaşadığı ortamdan farklı bir ortama çıkıp, kendi çevresinin dışında bir çevre ile muhatap olması durumunda veya duyduğu haberlerdeki gördüğü olumsuzluklar neticesinde, kendi hısım akrabalarının, kendi arkadaşlarının iyi insanlar olduğuna işaret edilen bir cümledir. Ne zaman camiamızı düşünsem, ne zaman farklı ortamlardaki bazı insan türlerine ve bir takım hareketlere maruz kalsam bu sözü içimden geçiriyor ve “Camiamıza nur yağsın!” diyorum.

Eğer siz de farklı gruplarla muhatap olmuş, farklı çevrelerde bulunmuşsanız camiamızın kıymetini çok daha iyi anlamış, içinde iken kızdığınız, buğz ettiğiniz hareketlerin dahi aslında dışarıya göre çok çok iyi olduğuna şehadet etmişsinizdir. Ya da böylesi ortamlarda tevafuken bir camia mensubumuzla karşılaşmışsanız, tanışmasanız dahi ondaki ışığı fark etmiş ve olağanüstü bir şekilde kalpleriniz birbirini çekmiştir.

Şöyle desek abartmış olmayız diye tahmin ediyorum. Davasının hakkını veren bir Milli Görüşçü, davasını cihad edinen ve cihadı kuşanan bir Milli Görüşçü gökyüzünde parlayan ve etrafını aydınlatan bir güneş gibidir. Bakanın göreceği, bakmayanınsa sıcaklığını hissedeceği bir güneş… Günümüz şartlarında üzeri bulutlarla kaplanmış olan ama buna rağmen o bulutların ardından dahi huzmeleri ile etrafa yayılıp insanlığa faydalı olabilmek adına savaşan bir güneş. Her akşam karanlık çökse de tan vakti ile birlikte yeniden o geceyi dağıtıp dünyayı aydınlatan bir güneş...

Her biri bir güneş huzmesi olan Milli Görüş camiasında yeni çalışma dönemi başladı. Yeni projeler, yeni programlar, yeni planlar, yeni soluklar, yeni heyecanlar, yeni bir dünya adına yeni umutlar… Tabi ki yaşanan olumsuzluklar ve gökyüzünü gitgide kaplayan bulutlar neticesinde dönem içinde bu heyecan ve umutların yerini olumsuz düşüncelere, ümitsizliklere ve çalışmada isteksizliğe bırakması muhtemeldir. Onun için her şeyin başında, yeni ve taze besmeleler çekilirken, hem insanlık için değerimizi hatırlatalım hem de ordudan atılmamak adına niyetlerimizi kontrol etmek için, biz de bize eğitimlerde anlatılan ve yüreğimize işlemiş bir hikâyeyi, her Milli Görüşçünün dönem başında kalbine nakşetmesi ve bu şuurla çalışmalara devam etmesi için anlatalım...

Merhum Mehmet Akif Ersoy, Sultan Ahmed Camii’ne her namaz kılmaya gittiğinde saçı sakalı beyaz, yaşlı bir adamın ağladığını görürmüş. Her gördüğünde aynı adam, içli içli ve umutsuz bir edayla ağlarmış. Nihayet dayanamamış ve adama yaklaşıp “Neden ağlıyorsun be adam, Allah’ın rahmetinden böyle umut kesilir mi?” demiş. Adam Mehmet Akif’e neden ağladığını anlatmaya başlamış.

Kendisinin Abdülhamid Han’ın ordusunda bir birliğin kumandanı olduğunu, anne babası vefat edince kendine yüklü bir miras kaldığını, görevine devam ederse babasından kalan işlerin bozulup mirasın çarçur olacağından işleri devralmak ve mirası dağıtmamak için istifa etmeye karar verdiğini, bu sebeple Abdülhamid Han’a durumunu izah eden bir istifa mektubu yolladığını ama istifasının kabul edilmediğine dair bir cevap gönderildiğini söylemiş.

Bunun üzerine mektubu yenileyip tekrar göndermesi karşısında yine aynı şekilde cevap geldiğini, son çare olarak ise padişahının huzuruna çıkıp direkt derdini anlatmayı düşündüğünü dile getirmiş ve “İzin vermezse de bırakmayı kafama koymuştum zaten” demiş. Düşündüğü gibi Abdülhamid Han’ın huzuruna çıkıp istifasını isteyerek ne olursa olsun bırakacağını söylemiş. Abdülhamid Han istifayı kabul etmese de çok fazla ısrar üzerine, “Tamam git, attım seni ordudan” demiş.

Adam, amacıma ulaşmış ve görevini bırakmış olmanın verdiği huzurla babasından kalan işlerle ilgilenmeye başlamış ki o gece rüyasında Efendimiz Aleyhissalâtu vesselamı görmüş. Allah Rasulü, Asr-ı Saadetten bu yana tüm İslam ordularını komutanları ile birlikte teftiş ediyormuş. Sıra Abdülhamid Han’ın ordusuna gelmiş. Tüm taburlar bütün ciddiyeti ile komutanlarıyla birlikte Efendimizin huzurundan geçerken sıra kendisinin kumandanlığını yürüttüğü birliğe geldiğinde askerler darmadağınık, perişan ve ciddiyetsiz bir halde imiş. Bunu gören Efendimiz, Abdülhamid Han’a, “Bu ordunun hali nedir?” diye sormuş. Cennet mekân Han ise, kendisinin bir suçu olmadığını, bu birliğin kumandanının ordunun en zor zamanında istifası için çok ısrar ettiğini ve kendisinin de onu ordudan attığını söylemiş. Bu sözleri duyan Efendimiz ise, “Senin ordundan attığını ben de ümmetimden attım” demiş.

“Ben” demiş adam, “Bu rüyadan sonra hemen Abdülhamid Han’a gidip ayağına kapandım ve beni yeniden orduya almasını istedim fakat o, “Bunu, o rüyayı görmeden önce düşünecektin” diyerek beni almadı. İşte ben o gün bu gündür ümmete kabul edildiğime dair herhangi bir işaret almadım ve o yüzden ağlayıp duruyorum, Allah’tan affımı diliyorum” diye sözlerini tamamlamış...