Gündem başörtüsü ve Ayasofya

Abone Ol

Türkiye’nin birçok problemi var. Ekonomide, dış politikada, sosyal hayatta sıkıntılarla dolu, bıçak sırtı bir gidişatın içindeyiz. Bazen geleceğe dair öngörülerdeki karamsarlık herkesi kuşatıyor. Bu durum aslında sadece bizim için değil birçok ülke için de geçerli. Yaşadığımız sürecin sonunda ne tür maddi-manevi hasarlarla yaşamak zorunda kalacağız, o da henüz belli değil. Türkiye siyasetinin en büyük çıkmazı ise kamplaşmayı sürekli diri tutmak üzerine kurgulanan kaba dil ve nobran yaklaşımdır. Bütün bu sıkıntıların üzerine siyasetin hala “mahalle ayrıştırmaktan” vazgeçmemesi toplumdaki depresyonu gitgide artırıyor. Bu durum sorunlarına çözüm bekleyen insanları ümitsizliğe sevk ediyor.

Malumunuz olduğu üzere geçtiğimiz haftayı başörtüsü tartışmalarıyla geçirdik. Eski bakanlardan Fikri Sağlar’ın “türbanlı hâkim ve adalet” çıkışı insanlara “bir bu konu eksikti” dedirtti. Bu açıklama olup bitenlerin, sorunların üzerine tuz biber ekti. Oysa kimlikler üzerinden siyasette ısrar etmek ayrışmayı özellikle teşvik etmek değil midir? Türbanı/başörtüsünü adaletin tecellisine engel olarak görmek, hâlâ Soğuk Savaş dönemine takılı kalındığını göstermez mi? Bir insanın hem kendisini demokrat olarak tanımlaması, hem de ehliyet ve liyakat gibi asıl belirleyici olması gereken kriterler üzerinden değil de kılık-kıyafet ve kimlikler üzerinden değerlendirmeler yapması trajikomik bir durum değilse nedir?

Bu tartışmalar şunu da gösterdi ki, içerde CHP’nin tek parti döneminde takılı kalması için gözlerini karartmış, canhıraş bir şekilde mücadele edenler var. Neden mi bu kanaate vardım? Hatırlanacağı gibi CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu geçen yıl Ekim ayında, Adana’daki bir konuşmasında önemli bir özeleştiri yapmıştı. “Bizim de çok kabahatimiz, kusurumuz var. Bir başörtüsünü Türkiye’nin en temel meselesi haline getirdik. O kız çocuğumuz üniversiteye gidiyor mu, imkânını sağlıyor muyuz? Derdin o olmalı. Çocuklarımız okumalı, bilimi öğrenmeli ve hayatı sorgulamalı” demişti. Belki de bu özeleştirinin sonucu olarak Parti Meclisi’ne İstanbul’dan başörtülü bir avukatı almıştı. Bu iki açıklama arasındaki farkı aslında CHP içindeki tartışmaların ortaya çıkması olarak da görmek mümkün.

Diğer taraftan Fikri Sağlar’ın asla kabul edilemez açıklamalarına -hepsi için söylenemez tabi ki- bazı iktidar yetkilileri “can simidi” muamelesi yaptı. Çünkü başörtüsü konusu toplumsal hafızamızda o kadar önemli bir yer tutuyor, o kadar derin acıları hatırlatıyor ki, gündemdeki bütün sorunları örtme potansiyeli taşıyor. Aslında işin özü şu; bu iki yaklaşım birbirini besliyor. Aslında bu iki bakış arasında adı konulmamış gizli bir ittifak var. Karşıtlıklar üzerinden herkes kendi marjinal mahallesindeki statüsünü sağlamlaştırıyor. Böylece Türkiye enerjisini içerde tüketmeye devam ediyor.

Başörtüsü tartışmalarıyla birlikte gündeme bir de Ayasofya düşünce, ”toplumun normalleşmesine karşı planlı bir sabotaj mı yapılıyor” sorusu daha da belirgin olmaya başladı. Sözcü gazetesinin Ayasofya’nın ibadete açılmasını 2020 yılının felaketleri arasındaymış gibi görmesi gerçekten “editoryal hatanın” çok ötesindeydi. Şimdi sizlere sormak istiyorum;

Asıl felaket yaşadıkları topraklara ve aynı havayı soludukları insanlara bu denli yabancılaşmak değil midir? Bu toplumun değerleriyle sürekli bir çatışma içinde olmanın hiç kimseye bir şey kazandırmadığının anlaşılması için daha kaç tane on yıllar geçmesi gerekiyor?

Asıl felaket toplumsal kesimlerin birbirini dinleme, anlama çabalarına destek vermek yerine, kamplaşmakta, ayrıştırmakta, ötekileştirmekte ısrar etmek değil midir? Yetmedi mi bunca ödediğimiz bedel? Daha ne kadar çatışma diliyle birbirimize mukabelede bulunmaya devam edeceğiz? Konunun tam da burasında üstad Cemil Meriç’e başvurmak, yazı için en doğru sonuç cümlesi olacaktır. Ne demişti üstad:

“Bu memlekette sağcı-solcu, ilerici-gerici yoktur, namuslu ve namussuzlar vardır. Siz namuslulardan olun! Göreceksiniz çok kalabalık olacaksınız!”