PAZARTESİ
Zaman geçtikçe sıkılganlık daha da çok artıyor galiba. Bir türlü bitmeyen, sürekli başa dönülen toplantılardan birinde önümdeki kâğıtta çizecek yer kalmayınca, yandaki sandalyede açık duran çantamın içindeki kitaba gözüm takılıyor, haliyle kitap beni kışkırtıyor. Kitabı sessizce açıp masanın altından okumaya başlıyorum. Bir tur daha aynı kararsızlık ve sonuca bağlanmayan konu etrafında dönülmeye başlanıyor ve artık kimin neyi savunduğunun bile birbirine karıştığı bir anda kitaptaki alıntı dikkatimi çekiyor. “İnsanları pasif ve itaatkâr tutmanın akıllı yolu, kabul edilebilir görüş yelpazesini katı bir şekilde sınırlamak, ancak bu yelpaze içinde çok canlı tartışmalara izin vermektir...” (Noam Chomsky) Yavaşça satırların altını çizerken gayri ihtiyari sesli gülmüşüm; o da herkesin sustuğu ana denk gelmiş. Önce bi yüzüm kızardı, sonra özür diledim. Söz kimdeyse o hararetle kırk birinci kez aynı şeyi anlatmaya başlayınca benim aradaki o gülüşüm de havaya gitti. Aynı günün akşamı evde haber tartışma programlarından birisinde (hepsi birbirinin aynısı ya, neyse!) çok bilmiş baylar, bayanlar kaykıla kaykıla birbirlerini dinlemeden konuşurken beni aynı gülme yeniden tuttu. Hay Allah! Faydasız, gereksiz ne kadar çok unvan ve konum var. Olsa olsa bu müstesna bir gevezelik çağı olabilir.
SALI
Ebubekir Fârisî'ye sormuşlar, “Ruhun sükûtu nedir?” diye. O da, “Geçmiş ve gelecek zaman ile meşgul olmayı terk etmektir” demiş. Ne güzel de demiş. Tabii ki hak vermek gibi bir niyetim yok, sadece tam denk gelince, yerli yerine düşünce işte budur manasına söylüyorum. Geçen gün arayan arkadaşım 90’lı yıllar nostaljisi yapınca ona katılmadığımı belirtince bir hayli şaşırdı. Biraz detaylı konuşunca aslında bugün yaşanan bütün hastalıkların o günlerden neşet ettiğini o da fark etti. Değişen tek şey o günkü günlere, hadiselere ve kişilere bakan gözlerle bugüne bakan gözlerin aynı olmadığı gerçeğiydi. Beni biraz karamsar ya da ümitsiz olarak gördüklerini söyleyen herkese aslında ümitsiz veya karamsar olmadığımı, aslında kendimi kandırmadığımı ve de uzun zamandır geçmişin ve geleceğin yakasını bıraktığımı söylüyorum. Ne geçmiş güzellemesi ne de gelecek avuntusu içerisindeyim, aksine daha gerçekçi, daha da inançlıyım. Yorulmak, yoğrulmak gerektiğini söylemeden yorulmak ve yoğrulmak telaşındayım.
ÇARŞAMBA
Bugün okullar açılıyor. Trafik her yerde. Uzun ışıklar. Ve uzun beklemeler. Bu durumlarda ben de çoğu insan gibi elimi telefonuma atıyorum. Kısa bir şeyler izleyip dinliyorum. Açtığım kısa listede bir konuşma dikkatimi çekiyor, bakıyorum kim diye. Aktör Denzel Washington konuşuyor. Konuştuğundan anladığım üç aşağı beş yukarı şöyle bir şey:
“Ama başarısız olmaya cesaretin var mı?
İşte başarısızlıkla ilgili ikinci noktam. Eğer başarısız olmuyorsan, denemiyorsun bile. Tekrar söyleyeceğim. Eğer başarısız olmuyorsan, denemiyorsun bile. Eşim bana bu harika ifadeyi söyledi. Hiç sahip olmadığın bir şeyi elde etmek için, hiç yapmadığın bir şeyi yapmalısın. Les Brown, motive edici bir konuşmacıdır. Bununla ilgili bir benzetme yaptı. Diyor ki, “Ölüm döşeğinde olduğunuzu ve ölüm döşeğinizin çevresinde, gerçekleşmemiş potansiyelinizi temsil eden hayaletlerin, asla harekete geçmediğiniz fikirlerin hayaletinin, kullanmadığınız yeteneklerin hayaletinin durduğunu hayal edin. Ve yatağınızın etrafında duruyorlar, kızgın, hayal kırıklığına uğramış ve üzgünler. ‘Bizi yaşatabilirdin diye sana geldik’ diyorlar. 'Ve şimdi birlikte mezara gitmeliyiz’.”
Bugün size soruyorum, vaktiniz geldiğinde yatağınızın etrafında kaç tane hayalet olacak?” Bilmiyorum ama galiba çok fazla. İnsanın içi bir tuhaf oluyor. Bu konuşma mezun üniversite öğrencilerine yapılıyor, onları motive etmek için belki ama benim gibiler için derin bir muhasebe kapısı açıyor.
PERŞEMBE
Uzun zamandır Türkçe bir müziğe denk gelmediğimi fark ettim. Nereden esti ise âşıkların atışmalarını dinlemeye başladım. Eskiden kahvelerde âşıklar program yapardı, giderdik. Şimdi var mıdır bilmiyorum. Nedense bu bende birçok hatırayı canlandırdı. Özellikle belki 10-15 yıl sonra bir Reyhani’ye denk gelmek epey hüzünlendirdi. Arkadaşlarım elimde valizim, beni terminale bırakırken Reyhani’den “Gidirem”i çalıyorlardı. Ne kadar da içimde bağ kurmuştum türkünün sözleri ile… Şimdi aradan geçen zamana rağmen aynı şeyleri hissedebiliyorum. Öyle hazır başlamışken birkaç tane daha döne döne dinlediğim parçayı da dinleme fırsatım oldu. Özlemişim. Birkaçını paylaşayım:
-Okan Murat Öztürk-Dereler Buz Bağladı
-Celal Güzelses-Odasına Vardım
-İzzet Altınmeşe-Odasına Vardım Kahve Pişirir
- Enver Demirbağ-Yüksek Minareler
-Mükerrem Kemertaş-Huma Kuşu
-Çekiç Ali-Dostlarınan (Dostlar ile) Bozuk Gitti Aramız
-Neşet Ertaş-Anam Ağlar Başucumda Oturur
-Neşet Ertaş-Şâd Olup Gülmedim
-Âşık Reyhani-Erzurumlu Gelin
-Âşık Reyhani-Hüseyin ile Senem
CUMA
Kirazın Tadı Filmi’ni belki üçüncü, dördüncü izleyişim her defasında farklı şeylere dikkat etmişim. Filmle ilgili notlarımı toparlarken tuhaf bir şekilde Bagheri’nin tiradını hep ıskaladığımı, gerekli değeri vermediğimi fark ettim belki de en etkileyici parça onun böyle şevk ile anlattığı kendi hikâyesinin olduğu bölümdür. Belki izlemeyenler için biraz heyecanını kaçıracak ama çok etkili bir diyalog belki filme götürür.
“Size başımdan geçen bir olayı anlatacağım. Henüz yeni evlenmiştim. Başımızda bir sürü bela vardı. Öylesine bıkkındım ki, her şeyi sonlandırmaya karar verdim. Bir sabah şafak sökmeden, yanıma bir ip alıp arabama atladım. Kendimi öldürmeyi kafama koymuştum. Dut ağaçlarıyla dolu bir bahçeye vardım. Orada durdum hava hâlâ karanlıktı. İpi bir ağaca doğru fırlattım ama tutturamadım. Bir kere iki kere denedim ama kâr ettiremedim. Ardından ağaca çıktım ve ipi sımsıkı düğümledim. Sonra elimin altında yumuşak bir şeyler hissettim dutlar! Lezzetli, tatlı dutlar. Birini yedim, taze ve suluydu. Ardından bir ikincisini ve üçüncüsünü. Birdenbire güneşin dağların ardından yükseldiğinin farkına vardım. Ama ne güneş! Ne manzara! Ne bahçeydi ama! Birdenbire okula giden çocukların seslerini duydum. Bana bakmak için durdular. Ağacı sallamamı istediler. Dutlar dallarından yere döküldü. Çocuklar yerken kendimi çok mutlu hissettim. Eve götürmek için biraz dut topladım. Karım hâlâ uyuyordu. Uyandığı zaman o da dutlardan yedi. Çok hoşuma gitti. Kendimi öldürmek için evden ayrılmıştım. Dutlarla geri geldim. Bir dut hayatımı kurtardı. Sadece bir dut, hayatımı kurtardı.
- Her şey düzeldi mi peki? Hayır, her şey düzelmedi, ama ben değiştim. Böyle olunca elbet her şey değişmeye başladı. Çünkü düşüncelerim değişmişti. Daha iyi hissetmeye başladım. Yeryüzündeki her insanın hayatında sorunları vardır. Bu böyledir. Yeryüzünde bir sürü insan var. Sorunsuz bir aile yoktur.” Yönetmen Kiyarüstemi’nin sarsıcı anlatısı hayat gibi. Tozlu, dolambaçlı topraklı yollardan akan arabanın aldığı yol tıpkı hayat gibi.
Günler geçiyor. Hem de nasıl! Her şey yaşama dahil… Özlemek de… Hoşça bakın zatınıza…