Gülmekle ağlamak arasında!

Abone Ol

Mevlânâ’ya nispet edilen şöyle bir yaklaşım vardır: “Benim hayatımı yargılamadan önce, benim ayakkabılarımı giy ve benim geçtiğim yollardan, sokaklardan, dağ ve ovalardan geç! Hüznü, acıyı ve neşeyi tat!

Benim geçtiğim senelerden geç, benim takıldığım taşlara takıl! Yeniden ayağa kalk ve aynı yolu tekrar git, benim gittiğim gibi. Ancak ondan sonra, beni yargılayabilirsin.

Geçer dediklerimi geçirdim, biter dediklerimi bitirdim. Nefret ettiklerimi sildim, artık yeter dedim. Geride bıraktıklarım hesap sormaya kalkmasın o yüzden bana! Farkında olduğum için var oldunuz, vazgeçtiğim için bugün yoksunuz.”

Hayatı ve insanları kolay harcayanlara ne güzel bir nasihat! Dün de bugün de maalesef benzer olayları hep yaşadık ve yaşıyoruz. Ne yazık ki tarih hep tekerrür ediyor. Kimsenin ders almak gibi bir niyeti yok. Düşeni görüyor da ardından o da düşüyor kuyuya, önlem almak gibi bir niyet taşımıyor!

Herkes kendi düşüncesinin ve yaptıklarının doğru olduğunu sanıyor. Dostluk bile bu yüzden akamete uğruyor. Yıllarca süren ve büyük emeklerle elde edilen dostluklar bir küçük olayla kırılıveriyor, hatta bitiyor.

Toplumda “insan karalama / harcama” konusu sanki her bir kişinin mesleği olmuş gibi! Kendisine yapıldığı zaman kıyametleri koparırken, başkası söz konusu olunca hiç mi hiç merhamet duymuyor. Bir anda bir insanı, bir ömür boyu elde edilmiş bir kazanımı, hiç tereddüt etmeden yok edebiliyorlar.

İnsan olarak şikâyetlerimizi dillendirirken, projeksiyonu kendimize asla çevirmiyoruz, kim bilir belki de buna cesaretimiz yoktur, kapkaranlık bir manzara ile karşılaşmaktan korktuğumuz için... Bu anlamda insanın kendisiyle hesaplaşmasının müthiş bir hesaplaşma olacağından hiç kuşkum yok. Sosyal hayatta öyle insan manzaralarıyla karşılaşıyoruz ki insanlığımızdan utanıyoruz. Bu kadarına da “pes” diyoruz.

“Çağdaş insan”ın hayatında her şey “nesne”leşmiş durumda, kim bilir belki dün de böyleydi! İnsanın değeri de nesne mihengine tâbi tutulduğu için, “bozuk para” gibi harcamakta hiç mi hiç zorlanmıyorlar, utanmıyorlar, arlanmıyorlar. “Ben dost yüzü görmezsem, bu gözlerim nemdir benim ” diyen şairin tavsif ettiği dostu bulmak ne kadar zor, hatta imkânsız! Dostluklar bir anda bitiveriyor, bir anda nokta konuveriyor, dönülmemecesine!

Kuyular kazılıyor derin mi derin, tuzaklar kuruluyor vahşi mi vahşi! Oyunlar oynanıyor kalleş mi kalleş! “Batsın bu dünya!” feryadı boşuna değildir! Hele insanların içlerinden yükselen âhlar hiç de keyfî değildir. Her birinin içinde bir yangın vardır koylan koylan yanan!

Düşenin halinden ancak düşen anlar. Siz hiç düştünüz mü Allah kimseyi düşürmesin diye dua ederken, Allah insanı niçin düşürsün ki Düşen insan, kendi kendini kuyuya atıyor, kendi kendini tuzağa düşürüyor.

Allah kulunu ne güzel tavsif ediyor: Eşref-i mahlûk. Allah kulunu hiç bataklıkta görmek ister mi Fakat insan kendini “eşref-i mahlukluğa” lâyık görmüyorsa Allah ne yapsın Allah insana akıl vermiştir, Allah insana fikir vermiştir. Bunların insan için büyük bir nimet olduğunu bilmezse, anlamazsa, fehmetmezse, kul kendini uçurumdan aşağıya atmak isterse, Allah’ı suçlamanın mantığı var mıdır

İnsan zulmü sadece başkasına yapmıyor, esas kendine zulmediyor. Yalnızlığının, acı çekmesinin veya çektirilmesinin sebeplerini düşünerek, her şeyi olmasa da bazı ayrıntıları yakalaması mümkündür.

Kolayın peşinde olan insan, basite talip demektir. Basite talipseniz karşınıza çıkacak şeyler de elbette basit olacaktır. Basitlikler ise basit insanların işidir. Kendinde bir cevher hisseden insanın “cehalet” ortamlarında olmaması gerekir. Çünkü Allah “Cahillerden yüz çeviriniz” buyuruyor. Bu buyruğu doğru “okumadığımız” sürece, burnumuz bataklıktan kurtulmayacaktır.

Dikkat edecek olursak çevremizde olup bitenlerden hep şikâyetçiyizdir, fakat şikâyet edilen şeyin düzelmesi veya düzeltilmesi için hiç gayret göstermiyoruz. Herkes her şeyi başkasından bekliyor. Oysa şair ne güzel söylemiş: “Benim olmadığım yerde kimse yoktur!”

Aslında böyle bir şuurda olan insanın “insanca” yaşamasında hiçbir engel yoktur. İnsanca yaşamak “sorunsuz bir hayat” yaşamak değildir. Elbette hayat “düz bir çizgi” değildir. Zaten bir yolda herhangi bir sorunla karşılaşmadan gidiyorsanız, yanlış yoldasınız demektir. Çünkü hayat insanın karşısına her zaman engeller çıkartır. Hayat iniş çıkışlardan ibarettir. Gülmekle ağlamak arasında sadece ince bir çizgi vardır.