Güç kavgası özetimizdir

Abone Ol

Türk siyaset tarihi, çatışmaların, kıyasıya kavgaların, amansız iktidar mücadelelerinin tarihi gibidir. Bunu sadece Cumhuriyet tarihiyle sınırlı tutmayıp, Osmanlı’nın son dönemlerini, misal İttihat ve Terakki dönemini de bu kapsama alsak, çok da sırıtmaz.

Babıali Baskını’yla iktidarı ele geçiren İttihat Terakki, Cumhuriyet kurulmadan önceki sıkıntılı dönemde 1. Meclis’te yaşanan 1. Grup-2.Grup ihtilafı, Cumhuriyet’in ilanından sonra muhalefet partisi olarak kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve onunla birlikte muhaliflerin İzmir Suikasti gerekçesiyle tasfiyesi, Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyimi ve onun da kısa sürede siyaset sahnesinden silinişi, Türk siyaset arenasının sert ve şiddetli siyaset tarzının kısa bir resitali gibidir.

Daha sonraları idareyi iyice ele alıp “parti devleti” uygulamasına soyunan CHP’nin DP karşısında yenilmesi, Türk siyasetine çok partili sistemi getirdi. Tek parti ve onun anlamsız uygulamalarından bunalan halkın sığındığı liman olan DP’nin de zamanla başka bir taraftan “tek parti” olmaya soyunması, siyasetin şiddetini ve çatışmanın dozajını da arttırdı. Cumhuriyet döneminin bilinen ilk askeri darbesiyle hallaç pamuğu gibi atılan siyaset, bu tarihten 1980’e kadar Adalet Partisi (AP)-CHP kör döğüşüne mahkum edildi.

Tırmandırılan ve körüklenen sağ-sol mücadelesi, birbirine karşı kışkırtılan aynı ülkenin insanları, kirli ve kısır siyasi çatışmalarla yıllarca oyalandı. Bu çarkı kırmaya niyetlenen Milli Nizam Partisi ve Erbakan Hoca, bu kör döğüşüne karşı ömrünün sonuna kadar mücadele verdi. Siyaseti kısır ve kirli tartışmalardan millete faydalı ve bereketli çalışmaların mecraı haline getirmeye uğraştı.

1980 askeri darbesi, aynı yılın başında alınan 24 Ocak Kararları ile birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye’nin emperyalizme ve neoliberal ekonomi politikaları eliyle kapitalizme eklemlenme sürecini başlattı. Kendi sanayisini kurması yerine küresel işbölümü içinde kendisine düşen (veya verilen) rolü oynayan Türkiye, hem kendi kendine yetebilen bir tarım ülkesi olma hüviyetini kaybetti hem de bir türlü sanayileşemedi. Tam anlamıyla arada kaldı.

54. Erbakan Hükümeti haricinde borçlanmaya ve IMF politikalarına karşı herhangi bir direnç göstermeyen Türkiye, siyasi çekişmeler anlamında ise sağ-sol kavgasından giderek “laik-antilaik” kavgasına doğru kaydı. Refah Partisi’nin toplumu kuşatan ve çözüm çareleri sunup uygulayan 11 aylık koalisyon iktidarı, siyasetteki dizaynı da “Refah Partisi’nin ve Milli Görüş’ün olmadığı her seçenek evladır” çizgisine taşıdı. Ayak oyunlarıyla iktidardan etmek yetmeyince bölüp parçalamak yöntemi devreye girdi. İslami hareketi içten fethetmenin daha etkili olacağı anlaşıldı.

`90’ların sonu ve 2000’lerin başında ekonomik çöküntünün vatandaşı bezdirmesi, özellikle 2001 krizinin çok şiddetli vurması siyasette yeni aktörlere yer açtı. Anasol-M cılız koalisyonu ekonomik krizin artçı dalgaları henüz tazeyken seçime gidip kendi kendisi imha edince, AKP’nin de iktidar yolu açıldı. ABD ile, daha doğrusu küresel emperyalizmle uyumlu bir portre çizen AKP, Batı’da “ılımlı İslam” tezahüratlarıyla karşılandı. Bütün bunlar olurken, en büyük destekçileri olarak da Fethullah Gülen cemaati ortaya çıktı. Görünürde AKP tek başına iktidarsa da, aslında fiili bir koalisyon vardı iktidarda. Buzdağının altındaki iktidar kavgası görünmüyordu.

Halktan biri dışarıdan bir gözle baktığında, birden bir ne oldu da bu savaş çıktı diyecektir. Savaşın başlangıcını dersanelerin kapatılması olarak görecektir. 2004 MGK’sında cemaatin hedefe konulduğu iddiasını da, 2012 7 Şubat’ında MİT’e yönelik girişimi de bilmez. 17-25 Aralık yolsuzluk operasyonları olmasa, bu kavga savaşa dönüşmeyecek, biz de bu gizi koalisyonun gerçekte nelerle uğraştıklarını bilemeyecektik. Halbuki, bu gizli koalisyonun içten içe yaşadığı iktidar kavgası, böyle bir nihai muharebeyi de kaçınılmaz kılıyordu.

Halbuki, olan basittir. Bugüne kadar Türk siyasetinde ne olmuşsa, aynısı olmuştur. İktidar, sahip olanın aklını başından almış, gücün mutlaklaşması nefs muhasebesi yapmayı engellemiş, paranın ve iktidarın gücü gözleri döndürmüştür. Yapılan yanlış işler, eleştirmek veya ıslahına yönelik çalışmak yerine “günah işleme özgürlüğü” adı altında meşrulaştırılmaya çalışılmıştır. Yaşananlar şöyle bir gerçeği de ortaya çıkarmıştır: Maalesef, gücün tek bir sahibi olduğunda, o denetlenemez ve engellenemez bir noktaya doğru ilerliyor. Gücün sarhoşluğuyla kendinden geçiyor. Siyasi iktidar için de, savaş halinde olduğu grup için de geçerli bir durumdur bu.

Hak ve adalet yerine güç için savaşmak, siyasi tarihimizin özeti gibidir.