Gri İstila: Yükseldikçe Batan Beton Şehirler!

Abone Ol

Bir şehrin yalnızca binalardan ibaret olduğunu sanmak, insanı yalnızca etten ve kemikten ibaret saymak gibidir. Oysa şehir dediğimiz şey; içinde yaşayanların hatıralarıyla, yürüdüğü sokaklarla, gölgesinde dinlendiği ağaçlarla, çocukların koştuğu boş arsalarla, kuşların konduğu çatılarla anlam kazanır. Şehir, insanın dış dünyaya açılmış hâlidir. Bu yüzden bir şehrin değişimi, aslında orada yaşayan insanların hayatının, alışkanlıklarının ve ruhunun da değişmesidir.

Bugün şehirlerimize baktığımızda ilk göze çarpan şey, göğe doğru yükselen binalar oluyor. Bir zamanlar ufuk çizgisini minareler, ağaçlar ve dağlar belirlerken şimdi beton kuleler belirliyor. Toprağın kokusu yerini asfaltın sıcaklığına, rüzgârın sesi motorların uğultusuna, kuş cıvıltıları ise korna seslerine bıraktı. Şehirler büyüdü; fakat büyürken güzelleşmekten çok ağırlaştı. Genişledi ama ferahlamadı. Kalabalıklaştı ama insanı çoğaltmadı. Aksine, insanı kendi içinde daha da yalnızlaştırdı.

Betonlaşma yalnızca tabiatın geri çekilmesi değildir; aynı zamanda insanın tabiattan uzaklaşmasıdır. Bir ağacın gölgesinde oturmanın, yağmurdan sonra toprağın kokusunu duymanın, sabah pencereden bakınca yeşil bir manzarayla karşılaşmanın insan ruhu üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu çoğu zaman ancak bunları kaybettiğimizde anlarız. Bugün çocuklar toprağa basmadan büyüyor, mevsimleri takvim yapraklarından öğreniyor, gökyüzünü apartman boşluklarının arasından görebiliyor. Oyun alanları daralıyor, nefes alınacak yerler azalıyor, insanlar evlerinden çıkınca dinlenecek bir manzara yerine duvarlarla karşılaşıyor. Böyle bir çevrede yetişen insanın iç dünyasının da zamanla sertleşmesi kaçınılmazdır.

Eskiden mahalleler yalnızca yaşanılan yerler değil, aynı zamanda insanların birbirine temas ettiği alanlardı. Kapı önlerinde edilen sohbetler, pencereden pencereye uzanan selamlar, aynı sokakta büyüyen çocukların kurduğu dostluklar vardı. Bugün ise yüksek binalar çoğaldıkça komşuluklar azaldı. İnsanlar birbirine daha yakın evlerde yaşamaya başladı ama birbirinden daha uzak hâle geldi. Aynı apartmanda yıllarca oturup birbirinin adını bilmeyen insanlar, modern şehir hayatının en açık çelişkilerinden biridir. Beton yalnızca toprağın üzerini kaplamadı; kimi zaman insanlar arasındaki sıcaklığı da örttü.

Elbette şehirlerin gelişmesi, insanların daha iyi şartlarda yaşaması için gereklidir. Yol, okul, hastane, konut elbette lazımdır. Fakat mesele gelişmek ile hoyratça büyümek arasındaki farkı görebilmektir. Bir şehir planlanırken yalnızca kaç kişinin barınacağı değil, nasıl yaşayacağı da düşünülmelidir. İnsan sadece bir daireye sığdırılabilecek bir varlık değildir. Onun yürümeye, durmaya, seyretmeye, dinlenmeye, çocukluğunu yaşayabileceği alanlara ihtiyacı vardır. Bir kentin gerçek zenginliği, arsalarının ne kadar değerlendiğiyle değil; insanına ne kadar yaşama sevinci verdiğiyle ölçülmelidir.

Ne var ki çoğu zaman tabiat, ekonomik kazancın önünde engel gibi görülüyor. Bir ağacın yıllar içinde büyüyerek verdiği gölge, kısa vadeli bir inşaat gelirinin yanında değersiz sayılıyor. Oysa kesilen her ağaç, yalnızca gövdesiyle değil; serinliğiyle, hatırasıyla, kuşuyla, sessizliğiyle birlikte yok olur. Doldurulan her dere yatağı, kapatılan her yeşil alan, gelecekte bize başka bir bedelle geri döner. Sel felaketleri, hava kirliliği, sıcaklık artışı ve şehir insanının ruhsal yorgunluğu, aslında doğayla kurduğumuz yanlış ilişkinin sonuçlarıdır. İnsan doğayı yendiğini sandığında, çoğu zaman kendi yaşam alanını zayıflatmış olur.

Betondan ormanlar içinde yaşamak, insana ilk bakışta güven ve konfor hissi verebilir. Fakat bu ormanın gerçek ormandan en büyük farkı, içinde hayatın değil, çoğu zaman yorgunluğun çoğalmasıdır. Gerçek ormanda ağaçlar birbirine yaslanarak yükselir; beton ormanında ise binalar insanları birbirinden ayırarak yükselir. Gerçek orman nefes verir, beton ormanı nefes ister. Gerçek orman insana huzur sunar, beton ormanı çoğu zaman telaş dayatır. Bu yüzden şehirlerimizi yeniden düşünmek zorundayız. Daha yüksek binalar yapmakla daha yaşanabilir şehirler kurmuş olmuyoruz.

Belki de asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, geçmişe dönmek değil; geçmişten unuttuğumuz bazı değerleri bugüne taşımaktır. Yeşili lüks değil ihtiyaç sayan, meydanları yalnızca geçiş alanı değil buluşma yeri olarak gören, çocukları otopark aralarına değil parklara çıkaran, yaşlılara yalnızca ev değil nefes alacak banklar da bırakan bir şehir anlayışına ihtiyacımız var. Çünkü bir şehir insanına yalnızca barınak değil, aidiyet de vermelidir. İnsan yaşadığı yere baktığında yalnızca beton değil, kendinden bir parça da görebilmelidir.

Şehirlerimiz betondan bir ormana döndü; fakat bu dönüşüm kaçınılmaz bir kader değildir. İstersek taşın, demirin ve camın arasına yeniden hayatı yerleştirebiliriz. Bir ağacı koruyarak, bir parkı çoğaltarak, bir sokağı insana göre tasarlayarak, çocuklara gökyüzünü yeniden göstererek başlayabiliriz. Çünkü şehirleri yapan yalnızca mimarlar ve mühendisler değildir; şehirleri asıl yapan, orada nasıl bir hayat hayal ettiğimizdir. Eğer hayalimiz yalnızca daha çok bina ise, elimizde sonunda yalnızca duvarlar kalır. Ama hayalimiz insanın huzurla yaşayacağı yerler kurmaksa, o zaman betonun arasında bile yeniden filizlenebilecek bir hayat vardır.