Gözyaşından ne çıkar niye ter dökmediniz?

Abone Ol

Mısır’da, ilk defa seçimle iş başına gelen cumhurbaşkanına karşı yapılan askerî darbe ve Suriye’de azınlığın çoğunluğa tahakkümü neticesinde ortaya çıkan iç savaş sebebiyle binlerce masum insan katledildi, hâlâ da aynı süreç en şiddetli haliyle devam etmektedir. Bu arada maalesef başka bir merci olmadığı için de Amerika ve Batı dünyasından “medet” umulmaktadır.

Bütün dünyanın gözleri önünde “kan”ın “gözyaşı”na karıştığı ve “gözyaşı”nın “kan”a bulandığı Suriye şehirleri, Mısır sokakları ve özellikle Mısır’ın Adeviye Meydanı’nda, firavunların ve firavunluğun ölmediğine şahit oluyoruz.

İnsanlık nasıl bir noktaya geldiyse dökülen kan, kırmızı bir mürekkep gibi algılanmaktadır. Dolayısıyla, “ateşin düştüğü yeri yakması”gibi Türkiye’de de “ağlama” üzerine güzellemeler yazılmaya ve çizilmeye başlandı. Ne yazık ki “hiç olmazsa...” şeklindeki bir çaresizliğin bir sonucu olarak göz yaşı dökenlerin halleri, medyada birilerinin alay konusu haline geldi.

Hiç kuşkusuz ağlamak insanî ve İslâmî bir duygudur. “Vicdan”ı olan ağlar, bunun için “vicdanlı insan”ın gözünden dökülen “su” değil “gözyaşı”dır. Gözyaşına “su” demek veya onu “su” gibi görmek, “duygu”nun, merhametin, acımanın, paylaşmanın ne demek olduğunu bilmemektir.

Bilindiği gibi İslâmî literatürde “ağlayamama” bir cezadır. Allah insanoğluna bazan toplu bazen da bireysel olarak değişik zamanlara türlü cezalar vermiş ve vermektedir. İnsanlar bazen bunun farkında oluyorlar, çoğu zaman da hiç farkında olmuyorlar! Halk dilinde dendiği gibi, “İnsan öylesine bir tokat yer ki bu tokadın nereden geldiğini bilmez.” Meselâ Allah, İsrailoğulları’na “ağlayamama” cezası vermiştir.

Fakat her şeyde olduğu gibi “ağlama”nın da bir edebi vardır. Edep sınırlarını zorlayan ağlama, ağlama değildir. O, bunu gerçekleştiren kişilerin bir sömürü vasıtasıdır. Bunun için “ağlama nimeti”nin kıymetini bilmek gerekir. Öyle olur olmaz şekilde gözyaşı dökmek olmaz. “Karılar gibi ağlamak” yerine, bazen “Sen ağlayacağına düşmanların ağlasın!”da (Şinâsi) olduğu gibi, ağlamanın hedefini iyi seçmek ve görmek gerekir.

Duygu sömürücülüğü yapmak için “ağlamak” büyük bir ahlâksızlıktır. Toplumda bunu yapanların çokluğunu gördükçe, “ağlama duygusu”nun ciddi anlamda rencide edildiğine şahit oluyoruz. Bu tür görüntüler insanın “merhamet duygusu”nu aşındırıyor. Ne yazık ki bu maksatlı ağlamalar “üzülme, merhamet etme” gibi duyguları çağrıştıran her hareketi bir “sahtekârlık göstergesi” olarak algılamamıza sebep oluyorlar. Duygu sömürücülüğü, insana yakışmayan alçakça bir yoldur.

Bazı durumlarda gerçek ve samimi ağlama ile gerçek dışı ve kandırıcı ağlamayı birbirinden ayırmak çok zordur. Buradaki ince çizgiyi iyi tayin etmek veya bilmek gerekir. Ağlama gözü sulu olmak değildir. Ağlama, “insan”ın insan olarak varlığının bir alâmetidir. Bu alâmeti uluorta sergilemek insanî ve İslâmî edebe yakışmaz.

Hiçbir etki tepki ve baskı altında kalmadan, her türlü insanî ve İslâmî sorumluluğunu yerine getirdikten sonra, insanın mahfiyet içinde duygu seline kapılması, en tabii ağlama biçimidir. Eğer “ter dökmek” yerine “göz yaşı” döküyorsanız, bu, ter dökmenin zorluğundan kaçmaktan başka bir şey değildir. Bazı tembel insanların, çalışmanın zorluğunu görüp, dilenmeyi daha kolay bulup böyle bir yola tevessül etmesi gibi bir şeydir ter dökmek yerine ağlamayı tercih etmek!

Ne yazık ki müslümanlar “ter dökmek” yerine “gözyaşı dökme”yi tercih ediyorlar. Üzerlerine düşeni fiilî olarak yerine getirmeden, çalışmadan, yorulmadan ellerini havaya kaldırıp, “... Ver Allahım, daha çok ver!” veya “Zalimleri kahret Allah’ım!” diyerek, bütün işlerini Allah’a havale etmek suretiyle güya dua ettiklerini sanıyorlar!

Oysa Allah, onlara akıl vermiştir, sağlık vermiştir, el ayak vermiştir, kendini bilme gibi büyük “idrak” gücü vermiştir. Bütün bunlara rağmen çalışıp didinmek yerine, kolaya kaçıp bütün işleri Allah’a havale etmeyi “dua” zannediyolar. “Fiilî dua” olmadan “sözlü dua”nın olamayacağını aslında kendisi de biliyor, biliyor biliyor da, yapmak “zor” geliyor.

Doğru bile olsa, Ortadoğu’da olup bitenlerin faturasını doğrudan doğruya İsrail’e çıkarıp, “Yahudileri kahru perişan et Allah’ım!” diy ellerini kaldırıp, -Allah’ın kim olursa olsun çalışana vereceğini unutuyorlar- ve “üç buçuk” diyerek küçümsenen yahudiye niçin gücün yetmiyor, bunu sorgulamıyorsun da işi Allah’a havale ediyorsun

Mehmet Âkif Ersoy’un başlığa aldığım sözünü ilk defa okuduğumda öylesine etkilendim ki, günlerce dilimde vird edindim! Kiminle konuşsam, kiminle görüşsem sözü hep buraya getirdim: “Göz yaşından ne çıkar niye ter dökmediniz ”

Mehmet Âkif’in yaşadığı dönemi düşünelim, bir de bugünü! Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen İslâm dünyasında değişen hiçbir şeyin olmadığına şahit oluyoruz. Müslümanlar hâlâ gözyaşı döküyorlar. Hâlâ Kâbe’de, Mescid-i Aksâ’da, cami köşelerinde veya nerede bir meydan buldularsa o meydanlarda ağlıyorlar.

Güçsüzlükten, çaresizlikten, tembellikten ağlamak “zillet”e dönüşürken; aklını, zekâsını, ilmini, irfanın, bedensel gücünü kullanarak “ter dökme”nin, bütün bunların ardından da “gözyaşı”nın “ter”e karışmasının insanî ve İslâmî bir tavır olduğunu fehmetmiyorlar. Olan ile olması gereken arasındaki farka bir bakınız.

Şurada burada tek tek inzivalara çekilip veya milletin önüne çıkıp “ağlaşmak” yerine; tam aksine “ağ”laşalım. Bu dünya hepimizindir diyerek ilimde irfanda, teknikte, sanatta, düşüncede öylesine çalışmalar ortaya koyalım ki kuzeyden güneye, doğudan batıya kadar bir ve beraber olalım, öylesine büyük bir “ağ” oluşturalım ki kimse zalimlik etmeye cüret etmesin! Hiç kuşkusuz ter dökülerek elde edilen gücün caydırıcılığı, gözyaşının çaresizliğinden evlâdır. “İman ve eylem adamı” Mehmet Âkif’i bir kez daha rahmetle anıyorum.