KİMİ SOĞANLI ÖĞÜN İSTER
Sosyal medyada “Soğan–ekmek”li paylaşımları görünce, benim neslimin aklına, Niğdeli türkücü Ali Ercan’ın çalıp söylediği ve plakçı dükkanlarında ikindi sonrası hüzünlü vakitlerdir deyip döndürülen “Soğan ekmek yiyelim Zeynebim” ezgisi düşer.
AKP’li politikacı Uğur Aydemir’in, soğan ekmekli ve biraz da Bahçeli tarzlı demecini duyduğumda da yaşadım o günleri.
Sonra özgeçmişine baktım AKP politikacısı Uğur Aydemir’in; onun da mı kulağında kalmış sorusuna cevap için. Galiba o babasından almış olmalı, “Soğan”lı konuşma genlerini. Zira yaşı öyle gösteriyor.
“Soğan” bitkisinin içinde geçtiği başka türkülerimiz de vardı. Meseli “Pilav pişirdim yavan / Yanına doğradım soğan” diyorsa bir kadın yanık sesiyle, asker yârini umutlu günlere uyandırmak istiyordur.
“Belki soğan ekmek yiyeceğiz aylarca ama güvenliğimizden asla kimseye taviz vermeyeceğiz!”
Böyle demiş, iki yıl önce de “Türkiye’de yoksulluk yok” twitleriyle partisinin propagandasını yapan Uğur Aydemir; Kasım ayındaki bir öğle aydınlığında.
Aylarca süreceğine inandığı sıkıntıların sıkıcılığını, başta söylediği “Belki” kelimesiyle hafifletmeye çalışsa da konu ettiğimiz AKP’li vekil, ihtilallerin Milli Güvenlik Kurulu kararlılığında teminat da koyuyor ortaya, güvenliğimize halle gelmeyeceğine dair.
Tavizsiz ve tam güvenlik güvencesiyle dengelenmeye çalışılan soğan ekmekli yokluk, kıtlık ve mahrumiyetin yaşanacağı günlerin çok uzakta olmadığını, ekonomiden yegane sorumlumuz ve onun kitabını da yazmış olan AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’a yakın insanların, porsiyonlarınızı küçültün, ekmekler askıya çıksın gibi uyarılı demeçlerinden zaten öğrenmişti insanlarımız. Dolayısıyla AKP’li vekilin yaptığı, bozulan hizaları düzeltme girişimidir.
Şimdi bir kısım insanlarımızın aklına şöyle bir soru gelebilir: AKP’li vekilin bu söyleminin kıymeti harbiyesi olsaydı, Sayın Erdoğan söylemez miydi? Ne anlattın, ne konuştun gibi bir ikazı da duyulmadığına göre...
Fakat biz her şeye rağmen yine de inanıyoruz Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın soğan–ekmekleri de kapsayan gıdalanmalarla ilgili önemli cümleler okuyacağına promterlerden.
Türkiye eski Türkiye olmadığından, mizahı da eski mizah olmayacaktır. Yani ne diyeceğini değil de, ne demeyeceğini ancak yazabileceğiz.
Mesela öğrencilere buyurduğu “Elinize dilinize dursun ya” gibi bir cümleyi soğan–ekmekli olarak da olsa duymayacağız.
Yetmez mi?
KİMİ SUSAMLI LÜKSÜN PEŞİNE DÜŞER
“Gerekirse simit yiyeceğiz ve bu günleri atlatacağız!”
Simit sarayı sahibi iş insanı sıfatı da taşımış ve saraylara buyur edilmiş Yeşilçam ünlülerinden Hülya Afşar’a ait bu destek cümlesini de gördü insanlar, sosyal medyanın kapsama alanlarında.
Televizyon kanallarında birbiriyle yarışan yemek programlarını “Fuzuli şagil” görse de seyirci kesimimiz, dikkatleri çekmeye ayarlanmışlarımız yine de yemekli, yiyecekli demeçleri tercih ediyorlar; örneğimiz Hülya Afşar kızımız gibi.
Bugün yaşadıklarımızda geçmişten taşıdığımız bir iz mutlaka vardır! Diyeceksiniz ki, bir önceki AKP’li vekil ve soğan ekmeğe buyur edilen Zeynep ilişkisini anladık. Lakin bu Hülya Afşar demecinden ne çıkaracaksın, sen nereye varacaksın? O, her yere varmış iken?
MHP ortaklı AKP iktidarının, güvenliğimizden tavizsiz günler yaşatacağına soğan–ekmek ve susamlı simit aşkına biz de inanıyoruz. Fakat bizim peşinde olduğumuz iz, benzerlik, sonra da Demirel geldi, ülkeyi 70 cente muhtaç ettiler dedi, gibi bir durum değil. Gerçi o yıllarda Demirel hep vardı ama, icraatlarda da Milli Görüşçüler vardı.
Koalisyonun Sanayi Bakanı MSP’li Oğuzhan Asiltürk, Türkiye’nin uçak sanayiine geçme hamlesinin plan ve programlarını mı açıkladı; gözler hemen muhalefet partisi CHP’ne değil, muhalefet basınına dönerdi.
Eline çabuktu bu konularda Milliyet Gazetesi. Ertesi gün manşetine bir Yeşilçam mukimi bir kadını oturtmuştur; ünü Hülya Afşar’a yakın olan bir kadını.
MSP’ne muhalefet için, İstanbul’u bir at üstünde çırılçıplak dolaşacağını ilan ediyordur o kadın; Milliyet’in birinci sayfasının yarısını kaplayan resimli röportajında.
Uçak sanayiini kurmak lafının güzelliğinin dahi yaşatılmadığı, bırakın imkanlar tartışılmasını, o günlerden, Hülya Afşar istedi diye simit kuyruklu ve fakat güvenlikli günlere, elli yılda böyle gelmişiz.
Hatırlamak, hafızaları ara sıra yoklamak, hataları azaltır demiş bir filozof.
Fena mı ettik.
HER EVREN’E BİR ÖZAL VAR İSE..
Dolar iniş çıkışlarını yorumlamaya çalışan akademisyen ekonomistler muhalif Tv kanallarında konuşuyorlar. Genelde söyledikleri şu: Bizim insanımızı her türlü kandırırsınız. Parasını konu ederek, parası üzerinden kandıramazsınız!
İlk şıkka kimseden itiraz yok. Zira 20 yıldır yaşananlar belli. Fakat ikinci şık çoktan tartışılır oldu. AKP iktidarının son uyguladığı para politikasını geçmişte Özal’ın “Kandırmaca” diye tanımladığını iddia edenlerin de hatırlamakta zorlanmayacakları Özallı yıllardan vereceğiz misalimizi.
12 Eylül 1980 bir Cuma günüydü. O gün ve ertesinde peş peşe yayınlanan ihtilal bildirilerinden birinde kısaca deniliyordu ki: “Bankalardaki hesaplara el konulmuştur.”
Bu bildiri Pazartesi günü bu ihtilali bitirir kanaatimi, Pazar günü Evrenleri ziyaret eden Turgut Özal’ın iknası yok etti. Aynı gün bir başka bildiriyle geçersiz kılındı o el koyma emri.
“İhtilali Önleme Derneği” kitabıma da aldığım “Bölük, pörçük Evrensel Anılardan” hikayesinde bu konuyu ortalık durulduktan sonra yazmış ve Millî Gazete’mizde yayımlamıştım. 2’nci paragrafını koyuyorum buraya. Hem ne olmuş, ne değişmiş anlamak kolay olsun diye; hem de Sayın Erdoğan’ın Turgut’u acaba kim imiş, merak edilsin diye.
“Bizim Şahin benden de heyecanlı. Ha bire soruyor, parmaklarıyla para sayar gibi yaparak, “Bankalardaki paralar ne olacak?” kolay dedim. Onun da icabına bakarız. Sonra vazgeçtik tabi. Bunu bazıları, maaşlarını hesap ettirince vazgeçmişler diye yorumlamışlar. Kulağıma kadar geldi nitekim. Fakat işin aslı öyle değil tabi. O sırada Turgut uğramıştı. Ordan şöyle geçiyormuş. Sağolsun gençliğinden beri her gördüğünde ellerimi öper. Çok saygılıdır bizim Turgut. O dedi ki bana. Aman milletin parasına karışmayın. Canlarını almanıza bir şey demezler ama, paralarına göz koyan oldu mu, işler bozulur nitekim. Fakat dedi Turgut, onların elinden parayı almanın başka yolu var. Ben size öğretirim, dedi. Adına enflasyon mu diyorlarmış ne? Sonra çok istifade ettik bu Turgut’tan. İlerde anlatacağım nitekim.”
NEBATİ MARGARİN Mİ, NEBATİ BAKAN MI YERLİ
Soyadı ile okumayı söktüğümüz yaşlarda evlerimize giren sarı renkli “Vita” tenekelerinin üzerinden olmuştu tanışmamız. Nebati margarin yazıyordu orada.
En yeni Hazine ve Maliye Bakanı Nurettin Nebati’den bahsediyorum. Çünkü o da istedi kendisinden bahsedilmesini, resmi kanal TRT’de hazırlanmış özel programında. Üstelik bahse konu edilecek özel yerini de işaretleyerek.
“Gözlerime bakar mısınız?”
Sonradan tekrar tekrar yayınlanan o sahneyi seyrettiğimde, doğrusu AKP övgücüsü yazı insanlarımıza imrendim. Bir bir gerçek oluyordu hayalleri. Yirmi yıl kadar bir gecikme kadı kızında da vardı.
Bütün seçimleri kazanan ve yirmi yıl kadar filan iktidarda kalacak bir parti hayalleri vardı. İsteyene istediklerini vererek de olsa istedikleri oldu.
Yollar, köprüler, tüneller, şehirlerde hastaneler, kuş uçmayan kervan geçmeyen yerlerde hava meydanları, otel olacak yanmış orman alanları filan hep hayalleriydi. Kim gerçekleştiremediler diyorlarsa, onlar terör işbirlikcisidir.
Yeşil yeşil ışıltılı gözlerine bakacağımız bir Hazine ve Maliye Bakanı’mız olsun hayalleri vardı, Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaşlara erdiklerinde; merhum Demirel’in başbakan olduğu yaşa geldiklerinde onu da gördüler.
Boşuna girmedi merhum Demirel, AKP’nin Hazine ve Maliye Bakanı’nın anlatıldığı bir yazının içine. Kaderlerinde ortaklık olmalıydı, araştırdık ve bulduk.
Kısaca Sayın Nebati diyeceğimiz AKP’nin en yeni Hazine ve Maliye Bakanı, merhum Demirel’in seçim meydanlarında kayda aldırdığı bir cümlesini güncellemiş ve AKP jargonuna göre seslendirmişti.
“Gözlerime bakar mısınız?”
Ağzına bakılan, ağzından bal damlayan insanları biliriz. Ama Sayın Nebati öyle biri değil. Taraftarlarına dahi soğan–ekmek ve simit çağrıştıran demeçler veriyor. Doğruluğunu, dürüst olduğunu ancak bakışlarıyla ispatlayacağını sanan, Gözlerime bak da inan / Senin için kimmiş yanan, iddialı memleket aşıklarından da değil.
“Gözlerime bakar mısınız?”
İsteyen, istediğini görebilir rahatlığı seziliyor değil mi? Bu kaçıncı Hazine ve Maliye Bakanı? Yenisini bulmaya zaman mı kaldı? Üstelik bu özlü cümlesi ile merhum Demirel’in halefi de sayılabilir.
1965 seçimleri için meydanlara inen parti liderlerinden biri, diğer liderlere nazaran daha çok sıkıştırılır mitinglerde. Bu politikacı Süleyman Demirel’dir. Ondan bir söz istemektedir 27 Mayıs’ın mağduru Demokratlar. Ne yapacaksın da bizi hem iftiralardan kurtaracak hem de siyasi arenada yolumuzu açacaksın? Soru budur.
Demirel’in çalıyı dolanan bir cevabı vardır. Meydanlarda hep onu söyler: “Gözlerime bakın, ne demek istediğimi anlarsınız!”
Bu Demirel cümlesini, o günlerde AP’nin amblemi kitap ve güneş olmasına rağmen, Demirel’i gözlerinde kıratlı çizerek anlatmıştı karikatüristlerimiz.
“Gözlerime bakar mısınız” buyuran AKP’li bakan ve ne demek istediğini gözleriyle anlatan Demirel yazımız da öncekiler gibi “Bir o yandan, bir bu yandan” savunmalı oldu mecburen, mecburiyetten.
Mahmut Toptaş Hoca’dan dinlediğim o Karaman yaşanmışlığını bir daha yazarak bitirelim savunmamızı. Şafağın sökmediği, minarelerde sabah ezanının sese döndürülmediği bir saatte, bir kadayıfçı ıssız Karaman çarşısındaki dükkanında ilahi söyleyerek kadayıf dökmektedir. Ya Mevlam, hu Mevlam; aşkını bize ver Mevlam.
Görev başındaki gece bekçisi durumu tespit eder, tespit ettiği bu durumdan vazife çıkarır ve baskına niyetlenir kadayıfçı dükkanına. Lakin kadayıfçı da tetiktedir ve baskın başlamak üzereyken değiştirir notasını. İlimon ektim taşa, ilimon!
Bekçi şaşkın, vazife yapması engellenmiştir. Ne oluyor burada? Ne olsun Ali’m der kadayıfçımız; aynı şehrin insanı olmanın aşinalığıyla. Bir o yandan, bir bu yandan idare ediyoruz işte.
Yani böyle.