Göze göz, dişe diş, omuza omuz

Abone Ol

Geçtiğimiz hafta iki bakanın omuzlarının birbirine değmesi çok insanımızın yorum üretmesine sebep oldu. Doğru izahı ve aynı duyguyu yakalamak için kaldırımlarda ve metrobüs duraklarında karşılaşanların birbirlerine omuz vurmaları, ekonomik haberlerden bunalan medyamıza da ilaç gibi geldi.

Omuz omuza cinayeti haberlerinin birden bire artması üzerine, emniyet güçlerimiz gece gündüz mobese ekranları karşısında bekleyerek, olası omuz çarpışmalarına karşı insanlarımızı uyarmışlardır.

“Saç özürlü vatandaş, çantalının üstüne gitme. Onu teğet geç” gibi.

Benim kafam çok karışık. Sayın İçişleri Bakanımız ve Sayın Maliye Bakanımız çocukluk günlerinde mahallelerinde karşılaştıklarında aynı hareketi mi yapıyorlardı. Ne de olsa hemşehriler. Hem yeni bir selamlaşma şekli de olabilirdi bu.

EtyemezliApti’ye uğradım. Çoktandır görüşmememin sebebi bir muhalif olarak onu yaralamak istemememdi. Yaşantısını basitleştirmiş, ne duyarsa vardır bir hikmeti diyerek emekli maaşını ay sonuna yetiştirmeye çalışıyordu. Halbuki o maaşla tatil yapma hesapları yapmıştı on yıl önce, beş yıl sonra..

Vardım yanına. Selamlaşmadan sonra aklıma dizdiğim kelimeleri dökeceğim önüne, soru olarak. Lakin omuz ağrım nüksedince, metrobüsün kliması yüzünden, mecburen elimle ovalamaya başladım.

Anladım dedi EtyemezliApti. Sen bakanların omuzlarına nasıl baktığımı öğrenmek istiyorsun. Boynumu omuzuma doğru indirip kaldırmamı, o evet manasına aldı. Sonra da yirmi yıl önce gittiği umre ibadetini, üstünde derin hoca havasına dönüştürerek vaazına başladı.

Camide namaz kılarız. İmam ne der? Omuzlarınız birbirine değsin! Ama onlar camide karşılaşmamışlardı dememe kalmadan, aklımdan geçenleri de cevapladı. İşte onlar, ibadet aşkıyla millete hizmet etmeye ayarlandıklarından, omuzları ara sıra mecburen birbirine değecektir.

Gözlerini pencereden dışarıya çevirirdi EtyemezliApti. Anlaşılan camiden çıkacak, ikinci misalini açık havalı alanlardan verecekti. Çok beklemedim. Biz kurtuluş savaşımızı nasıl kazandık? Benim en iyi cevapladığım tarih sorusuydu bu. Fakat konuşmama fırsat vermedi. Omuz omuza çarpışarak değil mi? Sorumlu insanlarımız şimdi omuz omuza çarpışıyorsa, bir kurtuluş savaşı daha veriyoruz demektir. Cevapları beni çok gevşetmişti EtyemezliApti’nin. Ben bunları nasıl düşünemedim. Anladın mı der gibi yüzüme ılık ılık baktı. Ahir ömründe bu sevimliliğini yaşayan arkadaşıma ışıldayan gözlerle karşılık verirken, bir soru çıktı dudaklarımın arasından. Güçlü, kuvvetli, bilgili ve iradeli o iki bakanımızın, omuz çarpışmalarından sonra ayrı ayrı yönlere gitmesine de bir cevabınız var mı?

Gülümseyiverdi EtyemezliApti. Yahu dedi sen mizahçıyım diye geçiniyorsun. Nasreddin Hoca’mızı bilmez misin?

Benim ikinci uzmanlık alanımdı Nasreddin Hoca. Lakin onun bakanlar arasında ne işi vardı? Bunu bilmiyordum. Eksikliğimi gidermek için haydi anlat aşkıyla baktım gözlerine.

Nasreddin Hoca’ya sormuşlar. Ne sormuşlar? Hoca’m demişler. İnsanların bir kısmı şu yöne giderken, bir kısmı da bu yöne gitmektedir. Bu gidişin hikmeti ne ola?

EtyemezliApti’nin Nasreddin Hoca’yı çok sevdiğine daha önce şahit olmamıştım. Sırtında Hoca’nın cübbesi, başında Hoca’nın kavuğu var gibi yaptı izahını.

Herkes aynı yöne giderse dünyanın dengesi bozulmaz mı?

Artık rahatlamıştım. EtyemezliApti’ye veda edip eve dönerken, vücudumdaki muhalefet kanallarımı yokladım bir bir. Çok şükür hepsi yerli yerindeydi. Kazancım EtyemezliApti’yi biraz daha sevmem olmuştu.

PEKİ BİZ KEMİK MİYİZ?

CNN Türk tv kanalında “Gündem Özel” programını seyrediyorum. Tartışılan başlık: “ABD Türkiye’den ne istiyor?”

Bir emekli büyükelçi var. Sakin konuşmasının arasına, karşısındakilerin gereksiz müdahalelerini önlemek için “Devlete 32 yıl hizmet ettim. Hem de çok zor ülkelerde..” gibi bir cümleyi bir kaç kez kullanmak ihtiyacı hissetti. O gençlere aslında, sizin yaşınız kadar bir zaman mesajıydı vermek istediği..

Emekli Büyükelçi Uluç Özülker’in, bir bölümdeki konuşmasını bitirirken söyledikleri benim dikkatimi çekmişti. Tekrar izleyerek kelime kelime yazdım.

“Görev yaptığım ülkelerde bana şunu dediler: Çok büyük, çok güçlü ülkesiniz ama içeriden kolay fethediliyorsunuz. Öyle bir kemiksiniz ki, yut deseniz yutamıyoruz. Çıkarmaya kalksak çıkaramıyoruz. Boğazımızda kaldınız. Fazla büyüksünüz..”

Oralarda nasıl görüldüğümüzün aktarımının bu noktasında, Büyükelçimizin karşısında oturan ve akademisyen olduğu isminin altına yazılan heyecanlı kişi, atılıverdi.

“Yani köpek olduklarını kabul ediyorlar!”

Kırılan bu pot üzerine demeyeyim ama nezaketsizliğin bu taşımını, sunucu ve yanındakiler gülme efekti ile geçiştirmeye çalıştılar. Tv oturumlarının vazgeçilmezlerinden olduğuna inanan birinin bu dengesiz yorumunu düzeltmek de Büyükelçimize düştü.

“Hayvanları küçümseme taraftarı değilim!”

Fakat söylediği bu cümle onun da söylememesi gerekendi. İktidarın dış politikada izlediği yolun en doğru yol olduğu iddasındaki o gence bir edep, bir terbiye dersi vereyim derken yaptı bu yanlışlığı Büyükelçimiz.

Karşısındaki o genç kişinin, bu konuşmaların öncesinde yine bir çıkışı vardı Büyükelçimize. Not almıştım.

“ 15 Temmuz’da çıplak elleriyle tankı durduran halk demokrasi burada diyor.”

Bir 15 Temmuz izahı daha.. Bir kişinin 15 temmuz’u böyle anlatması, o gecenin 250 şehidinin yanında olduğunu haykırması demektir. Sonradan yahut biraz geç kalarak varmış olmak, neticeyi değiştirmez.

15 Temmuz olmasa idi,

Çıplak elleriyle tankları durdurmasaydı halkımız,

Demokrasimizden şüphemiz mi olacaktı.

15 Temmuz’da dininin yerine din koymaya çalışanlara direnen, onları imha eden ve 250 şehid veren halkımızın destanını, demokrasi dediler gibi basit kelimelerle anlatmak modası, ya 15 Temmuz’u anlamamaktır, yahut hafife almaktır. Ki öncesinde kamyoncu kahraman kadın uydurmak vardır.

Önceki haftalarda yine bu sayfalarda eski Meclis Başkanı’mızın bir konuşmasından söz etmiştik. Hani, girişimlerini erkene almasalardı o hainler, sabahleyin üçe bölünmüş Türkiye’ye uyanacağımız iddiasını dillendirmesinden..

Paralelliğe bakar mısınız bu iki 15 Temmuz izahındaki. Her aklıma geldiğinde, erkene almasalardı akıl vermesi, beni ürpertiyor, ürpertiyor.. O 250 şehidimize yapılan haksızlığa isyan ediyorum.

Bir kaç saat sonra veya diğer ihtilallerde olduğu gibi sabaha karşı farkedildiğinde bu ihanet hareketi, şehidlik kefeni giyen o yiğitlerimiz, bu konuşmacılar gibi evlerinde mi oturacaklardı?

O şehidlerin şehadet sebebini anlamaya kapasitesi yetmeyenlerin, ihtimal hesapcılığı ile yorumculukta öne çıkmalarına karşı bir duruş sayılsın bu yazımız.

ÇOK 500 GÜN GÖRDÜK

“Birileri gibi açıklanan planı (Hiçbir şey yok, boş vaatler) diye eleştirmeyi de, (Muhteşem bir olay) diye övmeyi de düşünmüyorum.”

 Bir internethaber sitesinin baş kalemşoru böyle başlamış “100 günlük eylem planı”na bir şeyler yazmış olmak görevini yapmaya.

Başka ne dediği önemli değil. Zaten yukarıdaki paragrafında demiş diyeceklerini.

Siyasi sahalarda Demirel’in at koşturduğu yılları yaşayanlar, sunduğumuz bu cümleyi okuduklarında onu anmışlardır.

Cumhuriyet gazetesinin “Ayin yapılan evi polis bastı.”, “Ayin yaparken yakalandılar” gibi haberleri artınca, gazeteciler, o ayincilerden sorumlu tuttukları Demirel’i sıkıştırmaya koşarlardı. Her soruya bir cevabı olan Demirel, gerdanının hareketlendirerek derdiki: “Biz aşırı sağa da, aşırı sola da karşıyız!”

Demirel’in, çarşıyı sakinleştiren bu karşılık bildirimini bir kere daha ilanı, asayişi de berkemal eylerdi.

Eleştirmeyi ve övmeyi düşünmeyen, yeni sistemin eski kalemcisinin çağrıştırdığı kokuyu Demirel örneğimizle izahtan sonra, bir iki küçük soru düşürmek isteriz akıllara.

Düşünülmeyen ilk şıkta, boş olduğuna inanılsa da “Vaad”ler var. Hiçbir şey yok sanmak yanlıştır.

İkinci şıkta ise “olay” deniliyor, “muhteşem” sıfatı ile desteklenerek… Olay olan nedir? Açıklanan plan mı, açıklama biçimi, şekli, görselliği mi?

Tarafgir bir yazar, iddialı bir “100 günlük eylem planı”nın uç noktalardaki eleştirmek ve övmekle değerlendirileceğine inanıyorsa, birleşilecek bir orta yol bulamıyorsa, umutsuzlukları artık örtülemiyor noktasındadır.

Umudumuz ve dileğimiz tarihin tekerrür etmemesidir.

İhtilalle kurtarılmamızdan sonra, T. Özal’la kurtarılmamızdan sonra, Demirel de gelmişti başımıza; beşyüz günde kurtaracağının propagandasıyla.

Zaman tükenmek üzereyken, bir gazeteci röportaja durur. Beşyüz gün demiştiniz. Ortada ne fol var ne de yumurta?

Daha kaç gün kaldı diye sorar Demirel. Gazeteci beş gün deyince, en pişkin pozunu alır. Zira mercimek dörtyüzdoksanbeş gündür fırındadır. Cevabı ise Karacaahmet Mezarlığı çapındadır. Bu acele niye? Binaenaleyh devletin acelesi olmaz. Acele işe neyin karışacağını fevkalade bilmen lazım. Sabırlı olun, gereken yapılacaktır.

İşte burada ve bir daha bahis konusu ettiğimiz Demirel’i unutmayan sadece biz değilmişiz. Başkaları da varmış. Mezarını anıtlaştırmak istediklerini haber diye medyaya yazdırdıklarında öğrendik mevcudiyetlerini.

600 milyon liraya mal edeceklermiş, şelaleli, konferans salonlu, gezmelikparklı yeni Demirel mezarını.

Ordaki hali kime malum olmuşki böyle bir masrafa kalkmışlar. Yahut kimilerinin hayır hasenatı devam ederken, Demirel’in de böyle mi gösterilecek mazaratı?

Sormak hakkımızdır.

“DOLAR KURU”SUN

“Dolara takmayın kafanızı, duaya takın. Ekonominin gerçek sahibi duaya durduğunuz kudrettir. Dolar arttıkça duayı da artırın!”

Face hesaplarında bir yazar adı altında dolaştırılan bu twitter mesajının devamı da var; isteyen bulup okuyabilir. Biz itirazlarımızı girişteki üç cümle üzerinden yapacağız. İlk okuduğumda rahmetli Cahit Zarifoğlu’nun çok sevdiğim bir cümlesini hatırladım.

“Bizim evde iki şey hiç eksik olmadı. Dua ve aspirin…”

Buradaki tevazuyu, hasbiliği, hasreti ve okuyucunun kucaklanmasını, yukarıdaki twitter cümlelerinde aramazsınız.

Sahte bir hesap mıdır, yoksa sahibi adı da verilen bir yazar mıdır ben bilmem. Kimdir diye bir arama sitesine yazdığımda, çok kitap yazan ve kitapları çok satan bir yazar olduğundan bahisle, belediyelerin toptan alımlarından rahatsız bir siyasiye, yanlış olduğuna inandığım ünlü deyimle karşılık verdiğini gördüm: “Dinime dahleden bari müslüman olsa…”

Belediyelerle ticaretini uygunsuz bulanları dinine karşı olmakla eş anlayan ve onu müslüman olmamakla suçlayan, müslüman olsaydı her türlü “dahli” kabul edeceğini söyleyen o yazar, isterdimki, insanlarımıza rahatsızlık veren ve bir cemaat görüşüyle yazılmış kitaplarımı Diyanet teşkilatımızın ilim sahipleri inceleyebilir deseydi. Dememiş, Napolyon’dan fetva almış… Yahut Napolyon’u imdadına yetiştirmiş.

Alemlerin rabbine iman etmiş bir milletin insanlarına, dua hatırlatılarak ekonomik yol göstermeleri yakışır sananların “Dolar artıkça duayı da artırın” emri ve bilmişliği, onun Müslüman saydıklarını değil sadece, bütün Müslümanları rahatsız etmelidir. Rakamları dönen dolar göstergeli saatlerimiz de mi olacak evlerimizde?

15 Temmuz gecesi bir yandan ölüm emri verirken, bir yandan da “Evine git be kadın. Fetih suresini oku” diyen o FETÖ’cünün bu cümlesinin yukarıya aldığımız twitter yazısıyla paralellik arzetmesini de farketsin insanlarımız artık. Zira aynı kaynaktan üremişlerdir.