Göz Ucuyla Medya

Abone Ol

Eskiden gazetecilik çok çok zor bir meslekti. Onun için idareler de bunu kabullenmiş, “Nasılsa bunlar çok yaşamaz” diyerek gazetecilere 20 yılda emeklilik hakkını tanımışlardı (yeni idare pek çok kazanılmış hak gibi, gazetecilerin bu hakkını da kuşa çevirdi). Hele köşe yazarı dediniz mi orada duracaktınız. Köşe yazarı olmak öyle her babayiğidin harcı değildi. Bir defa gazetecilikte kıdemi olacaktı. Ondan sonra mürekkep yalamış olacaktı. Hem de tonlarca. Kırk fırın şöyle dursun, seksen fırın ekmek yemiş olacaktı. İşte bundan dolayıdır ki bana köşe yazarlığı teklif edildiğinde çok düşündüm. Kabul etmekte çok zorlandım.

Köşe yazarlığına başlamadan evvel, evvelâ bizi ilgilendiren ne kadar kanun ve tüzük varsa didik didik ettim. Dikkatlice okudum. Öyle ya “köşe yazarlığı” demek, “dünyanın en tehlikeli mesleği” demekti. Hele de ülkemizde. Daha yolun başında postu deldirmek vardı. Anayasa maddeleri, TCK maddeleri, şerhleri, özel, tüzel maddeler, protokol kuralları vs… ne varsa inceledim.

Hemen hemen bütün köşe yazarlarını araştırdım. Üniversite bitirme tezi hazırlarken hayli Osmanlıca mecmua taramış ve oradaki köşe yazılarını okumuştum. “Basında Çanakkale Zaferi” üst başlıklı seri yazıyı hazırlarken hayli Osmanlıca gazeteyi incelemiş ve yine oradaki köşe yazılarını okumuştum. Cumhuriyet dönemindeki gazetelerin birkaç tanesinin neredeyse 40 yıllık nüshalarının tamamını incelemiş, o arada köşe yazarlarını okumuştum.

O eski yazarlar ve gazeteciler gerçekten çetin ceviz idiler. Ruşen Eşref, Peyami Safa, Mehmed Akif, Osman Yüksel Serdengeçti, Necip Fazıl Kısakürek, Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, her biri kendi sahasında dolu dolu yazılar yazmaktaydı.

Köşe yazarlığına başlamadan önce benim gazetecilikte en severek yaptığım iş, röportaj yapmaktı. Bu sahada da Abdi İpekçi’nin röportajları dikkatimi çekmiştir. Röportaj yapacağı kişinin cemaziyyü’l evvelini mükemmelen araştırır, çoğu defa muhatabını dahi tarihçe-i hayatı hakkındaki bilgisiyle şoke ederdi.

İşte bu uzun araştırmalardan sonra köşe yazıları yazmaya başladım. Dediğim gibi eskiden gazetecilik ve yazarlık zor işti. “Sarı basın kartı” almak da zordu. Hele benim için çok daha zor olmuştu. 12 Eylül devresinde ihtilâlcilerle hayli cedelleşmiştik. Çalıştığım gazete defalarca kapanmıştı. Haberimiz yok, meğerse bizi “mimlemiş”ler. Sarı basın kartı alma vaktim çoktan gelmişti. Gerekli bütün prosedürleri yerine getirmiştik. Çuvallar dolusu haberleri, yazıları, röportajları dosyalayıp sunmuştuk. Gel görelim ki her basın kartı komisyonu neticesinde biz havamızı alıyorduk. Sonunda dayanamayıp o sırada Gazeteciler Sendikası Başkanı olan Sayın Orhan Erinç Beyin kapısına dayandık. “Arkadaş, burada bir haksızlık var. İşte belgelerimiz. Biz basın kartı almaya hak kazanmışız. Ama kasıtlı olarak verilmiyor. Lütfen hakkımızı arayınız!” dedik. Orhan Erinç Bey gereğini yapacağını söyledi ve gerçekten de gereğini yaptı. Bizim hakkımızı komisyonda savundu ve böylelikle biz, çok zorlukla da olsa basın kartını almış olduk. Dediğimiz gibi, eskiden gazeteciliğin her yönü zordu. Şimdi bakıyorum, bazı insanlar, hayalet gibi bir anda ortaya çıkıvermiş, yazılı ve görsel medyada at koşturuyor, TV’de dilli düdük gibi konuşup duruyor, köşe yazısı yazıyor. Yahu siz hangi ara gazeteci oldunuz Hiç yazı işlerinde oturdunuz mu, tashih, mizanpaj, sayfa sekreterliği, editörlük, muhabirlik yaptınız mı

Gazeteler de bir tuhaf olmuş. Eskiden aslolan haberdi, fikirdi. Şimdi ise çok af edersiniz, kadın pazarlamak moda. Saydım, tam 11 gazete adet edinmiş her gün birinci sayfaya mutlaka kadın resmi koyuyor. Maksat ne Halkımız bu şekilde insanın aklına türlü düşünceler getirenler için çok ağır tâbirler kullanır. Yani şimdi işi gücü bırakıp, giyinmeyi unutmuş o kadınların resimlerini koyanlara ne diyeceğiz Onlara gazeteci ve yaptıkları işe gazetecilik denilebilir mi Çoğu iş gibi, gazeteciliğin de cılkı çıktı vesselam…