Göz göz olmuş ülkemin dertleri

Abone Ol

MEFTUN OLUNAN YA DA KURBAN OLUNANDI GÖZLERİMİZ

Eylül ayının son gününde Millî Gazete’mizin sitesinde okudum haberi.

“Vatandaşın rızkına göz dikenlere göz açtırmamakta kararlıyız.”

Cumhur İttifakı’nın desteklediği AKP hükümet üyelerinin son kabine toplantısının ardından, Sayın Erdoğan’ın yaptığı açıklamaların haberi, bu cümle büyük başlık yapılarak duyurulmuş.

“Ekonomiden güvenliğe, dış politikadan ticarete pek çok konu, Sayın Erdoğan’ın, konuşmasından öne çıkan başlıklar şöyle” vurgusuyla, noktasına virgülüne dokunulmadan aynen haber metni olmuş.

AKP Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan’ın birkaç sayfa tutan konuşmasının sondan ikinci paragrafının son cümlesidir, bizim de yukarıya aldığımız manşet.

“Vatandaşın rızkına göz dikenlere, göz açtırmamakta kararlıyız.”

  Geçen asrın son çeyreğini yaşamış orta yaşlı insanlarımıza bu cümleyi söylesek ve değerlendirmelerini isteseydik, hükümet değişikliklerinin sık olduğu o geçmişte, son kurulan hükümetin sözcüsü, ne yapacaklarını anlatırken söylemiştir, diyeceklerdi.

Hal buki, 25 yıldır iktidarda olan bir partinin Genel Başkanı ve Cumhurbaşkanından bugün duydu ülkemin insanları.

Görevi devreden ya da Meclis’te demokratik yollarla devrilen hükümetin hata ve eksikliklerinden birinin ilanı gibi kurulmuş ve yeni gelenlere rahat hareket alanı açma garantili bu siyasi söyleme baktığımızda, ilk göreceğimiz vatandaş tanımlılar ve göz dikenler tarifiyle cepheleri genişletilmiş diğer vatandaşlardır.

Vatandaş var, vatandaşın rızkı var, o rızka göz diken diğer vatandaşlar var!

Sayın Erdoğan’ın yayımlanan konuşma metninin son paragrafının ilk kelimeleri onları gösteriyor: ‘’Fahiş fiyat artışı yapanlar ile etiket oyunlarıyla milletimizi kandırmaya çalışanlar...’’

Hemen sonra ise çare ilan ediliyor. ‘’Denetimlerimizi daha da sıklaştıracağız.’’

2019 yılının ilk aylarını hatırlıyoruz. Anadolu Ajansı “Tanzim satışlar tam gaz sürüyor” haberlerini dağıtırken, en yandaş Sabah Gazetesi “Tanzim çadırında 225 ton sebze satıldı” özel haberiyle, vatandaşın hücumunun ağırlığını kayda aldırmıştı.

Meydanlarında domates, biber, patlıcan satılmasına muhalefetin tepkisini cevaplayan Sayın Erdoğan’ın, deterjan da satacağız iddiası ise hâlâ kulaklarımızdadır.

Bugün denetim deniyor söz bitirilirken, “Pek çok sektörde tamahkarlıktan kaynaklı fiyat köpüğünün yavaş yavaş ortadan kalktığını görüyoruz.”

Ne zaman geleceği ve ne kadar olacağı bilinmeyen “önümüzdeki dönemde” iyileşme garantisinin verildiği bu Sayın Erdoğan hitabetinin başlık cümlesini bir daha yazmak istiyoruz.

“Vatandaşın rızkına göz dikenlere, göz açtırmamakta kararlıyız!”

Sözlükler, “Göz dikmek” fiilini, bir şeyi ele geçirmek isteğine kapılmak anlamında yazarken, “Göz açtırmamak” ise, başka iş yapmasına zaman ve imkan bırakmamak izahını yüklenmiş.

Yedi kelimelik bir Sayın Erdoğan cümlesine, iki kere “Göz” koyan nutuk yazıcıları, yirmi küsur senede gelinen noktayı özetlemişlerdir.

(Artık nerede ve nasıl yetişmişlerse), Rızıklara göz koyanlara karşı, göz açtırmamak aşkı ve şevki kuşanmış bir Cumhur İttifakı iktidarının eczası...

Özeti diyoruz, böyle.

 

‘’ADALETİN BU MU DÜNYA’’

TÜRKÜMÜZ NİYE VAR?

 

 

“Berlin’de hakimler var!”

Bir Alman darbımeseli olmalıydı. Gazetelerin köşe yazarları, adil konularda halkın şikayetinin arttığı günlerde veya yazdıkları dolayısıyla takibata uğradıklarında, içinde bu darbımeselin geçtiği fıkralarını okuturlardı takipçilerine...

Anlattıkları adalet uygulaması, iç çektirirdi okuyanlara; bizim ülkemizde de böyle olsa duası düşerdi gönüllere.

Bir köyümüzde işlenen çocuk cinayeti veya Ankara’nın göbeğindeki siyasi cinayet vak’asıyla ilgilendirilecek bir yazının peşinde değiliz. Geçmişin izlerinde, adalet terazisinin ibresini yanlış oynatanları, belki bir daha hatırlatmak sayılabilir.

“Mendereslerin asıldığını yazıyor!”

Matris kartonunun içine koydukları ve boyunlarına astıkları gazeteleri o gün böyle ünleyerek satan müvezzilerin sesinden başka simitçi, sucu gibi bağırışlar yoktu şehrin çarşısında. Yaylı arabaların teker tıkırtıları dahi yayılmıyordu parke taşlardan yahut insanlar duymuyordu. Yaşlanmış gözlerle sessizce birbirine bakıyorlardı. Dükkanımızın önünde dinelirken o ilkokul yaşımda, masallardan bildiğim asılmayla, komşu kadınlardan duyduğum her gece kıratına binerek Eyüp Sultan’a giden Menderes bağını kuramasam da, şenlik ve kutlamalarını gördüğüm çarşıya çöken hüznün farkındaydım. Zira o yaşıma kadar cenaze evlerinde çok ağıt dinlemiştim.

İleri yaşlarımda öğrendiğime göre 17 Eylül’müş, çocuk aklımla şehrin duyduğu acıdan haberli olduğum tarih. Sonra gördüğüm çok olayı veya yaşayanların hatırlarını, çocukluğumda hafızama kazınan o halimin ışığında değerlendirdim; tepkisizliklere içimden isyan ettim, yazmaya çalıştım. Şimdi yine yazacağım.

Türkiye’nin en çok idam cezası veren ağır ceza reisini araştırmışlar ve beni bulmuşlar.”

Vefatından önceki son röportajında, ki bir haftalık dergide yayımlanmıştı; kelimesi kelimesine aktaramasam da, bu mealde konuşmuştu Yassıada’nın meşhur hakimi; Yassıada’ya nasıl geldiğini anlatırken.

Bir ağır ceza hakiminin, verdiği idam cezalarının fazlalığıyla öğünmesinin altında yatan duyguyu hâlâ anlayabilmiş değilim.

O günler bir başka hukuk insanımızın (Faruk Erem) idam cezası kaldırılsın yazıları yazdığı ve bazı sivil örgütlerin idam cezasına karşı kampanyalar yaptığı zamanlardı.

En son verdiği idam cezasını da anlatmıştı o röportajında. Onca yıl geçmesine rağmen o kararının üzerinden, hatasını anlamamış olmasına değildi yalnız, akıl erdirememem. Hiçbir hukukçunun itirazının da olmamasınaydı.

‘’Karşıma getirdikleri cinayet zanlısına sordum: Niçin öldürdün? Bir kahvehanede yaşanmıştı vak’a. Maktulün mavi gözlü olduğunu, kendisine baktığını, nazarının değdiğini söyledi savunma olarak. Ben de daha o ilk duruşmada kırdım kalemimi.’’

Karadeniz illerinden birinde yaşanan bu tek duruşmalık ve idamla sonuçlanmış cinayet davasının, en azından hukuk fakültelerimizin birinde konu edilmesini isterdim.

Röportajında kendini anlatan Yassıada hakiminin yaşantısından nakil sahnelerle onu tanıtmak da değil maksadımız.

Onu gören, bilen ve o günlerin canlı şahidi bir başka insanımızın, ki bir gazetecidir o da, adı unutulmuş bir dergide kalan anılarından da haberli olsun isterim, özellikle hukuka meraklı gençlerimiz.

Yassıada mahkemelerinin devam ettiği günlerin bir gecesinde tiyatroya gider o reis bey. Arabasına kadar kırmızı yolluk serilir ve salona neredeyse tören havasında buyur edilir.

İdamlardan sonraki bir gün, hizmetlisini tiyatroya gönderir. Bilet aldırmak yahut yer ayırtmak ya da tiyatroya gideceğinden yine haberli olsunlar istemiş olabilir. Tiyatronun çalışanları, gelen o hizmetliye derler ki: Oyunun olduğu gün kendi gelsin ve sıraya girsin.

Ayaklarına kırmızı halının serildiği o tiyatro gecesinin gazetelerde yazılmadığını, bir gazetecinin bu ret olayını, aylar sonra nereden nereye başlığıyla duyurduğu küçük haberinden anlamıştım.

Kim nasıl ve hangi hacimde bir ders çıkarır bu naklettiğim tarihi kırıntılardan bilmem, ama çarşaf, sakal kelimelerini çok kullanarak provokasyon haberciliği geleneklerini yaşatmaya çalışanlar anlasınlar ve bir değerlendirme yapsınlar diye, kendi mahallerindeki bir yaşanmışlığı da yazmak istiyorum; yeri geldi çünkü.

Açtıkları yahut açmadıkları davalarla basının kalemine düşen savcılarımızdandı, benim de komşum olan Senatör Mehmet Feyyat.

Çerkezköy savcısı iken adı yazılır gazetelere. Basının ceza almasını istediği bir imam veya bir diyanet görevlisidir, karşısına salınan. İçinde sarık, sakal, devrimler kelimeleri geçen bir konuşmadır dava açılsın arzusunun sebebi.

Çerkezköy savcısı dava açmaya gerek duymamıştır. ‘’Gerici’’ peşindekiler çok şaşırmıştır. Beklenmeyen bu davranış, o savcı beyi gelen seçimde CHP’den İstanbul senatör adayı olmaya kadar götürür.

Bir sohbetimizde anlatmıştı. Adaylar ön seçimle belirleniyor. Bana dediler ki, listeye yazılmak istiyorsan ilçe teşkilatlarını ziyaret et, onları ikna et vesaire.

Bu işi çok bilmem, demişti. Vaktim de yok. Sadece bir ilçe örgütüne gittim. Önseçim sonuçları açıklandığında sıralamaya girmiştim, ama o ziyaret ettiğim ilçeden oy alamamıştım.

Ceza isteyen basından etkilenmeyen partililer ya da o olayı savcı bey gibi değerlendiren partililer onun senatör olmasını istemişlerdi, sağlamışlardı.

Bu da benim kanaatimdi.