“Açlık kapıda” deyip tehlike çanını kuvvetle çaldı İ. Ortaylı.
Sarsıldık mı?
Ne gezer.
Hâlâ burnumuz Kaf Dağı’nda pahalı arabaların, teknelerin, lüks konutların, yüksek fiyatlı cep telefonlarının oluşturduğu oyuncakçılar çetesine bir çocuk gibi tutsağız.
Oysa haberler hiç iç açıcı değil;
“Türkiye’nin buğday karnesi ortaya çıktı… Buğday ekiminde büyük düşüş
Ziraat Mühendisleri Odası’nın hazırladığı ‘Buğday Raporu’na göre, buğday ekim alanlarındaki düşüşün 1961 yılı verilerinin altında kaldığı belirtildi. 1961 yılında 78 milyon dekar alanda ekim yapılırken, 2018 yılında 76 milyon dekar alanda üretim yapıldığı belirtildi.”
Onca artan nüfusu düşünürsek, oran vahim.
Türkiye’nin buğday ithal ettiği ülkeler de dikkat çekiyor. Raporda, en fazla buğday ithal ettiğimiz ülkelerin başında Rusya gelirken, 2018 yılında Rusya’dan 2 milyar ton buğday ithal edildiği belirtildi. Buğday ithal ettiğimiz diğer ülkeler ise Litvanya, Ukrayna, Letonya ve Kanada.
Ne garip değil mi, soğuk ülkeler; buğday için daha elverişli bir iklime sahip olan ülkemizi geçip gitmişler.
“Türkiye’de buğdayın gıda tüketiminde birinci sırada yer aldığı belirtilen raporda, ülkemizin buğday veriminde dünya ortalamasının altında olduğu kaydedildi. Raporda uygulanan tarım politikalarının çiftçiyi buğday ekmekten vazgeçirdiğine, son 17 yılda buğday ekim alanlarında büyük düşüş olduğuna dikkat çekildi. 2000 yılında 92 milyon dekar alanda buğday ekiminin yapıldığı belirtilen raporda, 2017 yılında buğday ekim alanlarında 15 milyon dekar düşüş yaşanarak 77 milyon dekara gerilediği kaydedildi.”
Yıllardır yazılıp çiziliyor.
Üretmeyen bir ülkeyiz.
Kırtas, papirüs, kâğıdın pahası gittikçe artmakta.
Bırakın sanayi ürünlerini, tarımsal ürünleri de hızla uçurumdan aşağıya yuvarlamaktayız.
Hayvancılığı el birliği ile zail ettik.
Ekili dikili arazileri, buğday tarlalarını, zeytinlikleri yapılaşmaya açıp o doymaz aç gözlülüğümüzle betona gömülü rantı iştahla paylaştık.
Meyvenin sebzenin tadını unuttuk.
Pazarlardan aldığımız mısırlar saman gibi ve zehir saçmakta.
Birkaç gün önce Kartepe-Geyve arasındaki yol kenarında, önündeki küçük sandıkta çilek satan yaşlı adamdan aldığımız çileklere hayret ettik.
Mis gibi kokmakta idi.
Az ötedeki küçük kız barbunya satmakta idi.
Biraz ötede orta yaşlı biri, pembe domates biber doldurmuştu kasasına.
Hepsi de kaybettiğimiz elvan tatlarda idi.
Bu doğal hazinelerimizi tarımı, hayvancılığı, peyniri, meyveyi, buğdayı, ekmeği; öylesine küçük gördük ki.
Çok kazanç getirmiyor diye öylesine teşeüm baktık ki,
Doğaya isyanımızın bir gün geri tepeceğinin farkında bile değildik.
Gösteriş köleliğine tutulmuştuk.
Itıknâmeyi ne zaman alacağımız meçhul.
Pahalı oyuncaklarıyla avunan avanaklar olarak araba, tekne fotoğrafları paylaşıyor, bir dinamit olan cep telefonlarının daha pahalı modellerini masa üzerine bırakabiliyor, beton binaların saba renkli yelengeç ağaç kokularını değil, engerek zehrini soluyabiliyorduk.
Uyûb içinde olduğumuzu bile fark edemiyorduk.
Allah saklasın, “açlık kapıda” diye uyaran mir-i kelâma da aldırış etmezsek, bir dilim ekmeğe bile hasret kalabiliriz.