Gökçen ile Yusuf Tarık

Abone Ol

"Çocuklarımız hiçbir kavganın tarafı değildir. Hiçbir ideolojinin taşıyıcısı, hiçbir mahkeme dosyasının mirasçısı, hiçbir siyasi iklimin kefili değildir. Çocuklarımız; henüz dünyayı iyilikten, oyundan, okuldan, annesinin sesinden ve babasının elinden ibaret sanan en yalın hakikattir."

Gökçen Tatar 10 yaşındaydı

Babası, tam odasının karşısında bulunan banyoda beylik tabancası ile intihar ettiğinde, Gökçen henüz 10 yaşındaydı.

‘’Ben o yazıyı yazdığımı söylediğiniz saat ve dakikalarda su altında dalıştayım, işte bu da kamera görüntüsü’’ diyen bir mağdur subayın, değilmiş gibi yargılandığı, sahte evraklara yanlış yazılan isimlerin, bu senin ismin denilerek yargılandığı davadan bahsediyorum.

Hakimlerin sanıklardan savunma almaktan dahi imtina ettiğini, suçlanan kişilerin suçlama mahalinde olmadığını kanıtlamasına rağmen varmış gibi cezalandırıldığı, 2003 yılında hazırlandığı ve kapatıldığı iddia edilen bir Word dosyasının yazı puntolarının 2007 yılında piyasa sürülen Word Office uygulamasına ait olmasına rağmen mahkemede, ‘bu cd’yi 2003’te doldurdunuz’’ denildiğini o meşhur davalardan.

Balyoz ve Ergenekon

300’ü aşkın subay yargılandı o dönem tamamı beraat etti.

Beraat etti dediğime bakmayın, birçoğu eski hayatına hiç dönemedi.

Hatta bazıları vardı ki, hayata dahi dönemedi.

O şerefli Türk subaylarından biri de yukarıda bahsettiğim Gökçen Tatar’ın babası, Ali Tatar idi 42 yaşındaydı. Deniz Kuvvetleri’nde Yarbaydı. Ergenekon soruşturması kapsamında düzmece suçlamalarla karşı karşıya kaldı. Tutuklandı. 11 gün sonra serbest bırakıldı. Ancak sonradan FETÖ’cü olduğu tespit edilecek olan, özel yetkili savcı yılar mı?

3 gün sonra hakkında yeniden tutuklama kararı çıktı.

İntihar etmeden önce yazdığı son satırları:

‘’Bu şekilde ölmeyi hiç istemezdim. Buna en çok karşı çıkan bendim. Şu anda çok duygusal değilim. Ağlamıyorum. Yalnız içim buruk ve kırgın. Bana bu oyunu oynayanlara ve sahip çıkmayanlara kırgınım. Beni rahmetli babamın yanına gömün. Karımı ve kızım Gökçen’imi size emanet ediyorum. Kızımı ve karımı asla yalnız bırakmayacağınızı, bu işin peşini bırakmayacağınızı biliyorum. Tek tesellim sizleri son bir defa, hep birlikte görmek oldu. Gökçen’im, canım kızım derslerine çok iyi çalış. İyi çalış ve önemli yerlere gel ki benim hesabımı sorabilesin! Şunu bilin ki en küçük suçu ve günahı olmayan ben, bu yapılan hukuksuzluğa isyan ve bu karanlığa bir nebze ışık olabilmek adına hayatıma son veriyorum.’’

Oldu.

YUSUF TARIK GÜL

Vefat ettiği gün, önce adı yayınlanmadı. Tepkiler üzerine küçük puntolarla eklendi, sonradan küçük harflerle, parantez içerisinde 6 Yaşındaydı Yusuf, babası KHK’dan dolayı hapis cezasına çarptırıldığında.

11 Yaşındaydı Yusuf, babasına kavuşalı birkaç hafta olmuşken sonsuza dek ayrıldıklarında.

Cenazesi Karacasu Kırım Mezarlığına defnedilirken, tek bir bakan ya da üst düzey bürokrat yoktu orada.

Gelin önce bu evlatların babalarından nasıl ayrıldıklarına bir bakalım.

Gökçen’i 10 yaşında babasından ayıran, babasının FETÖ’ye karşı uzaklığı idi.

Yusuf Tarık’ı 6 yaşında babasından ayıran, babasının FETÖ’ye karşı yakınlığı idi (kesinleşmiş hapis cezasına istinaden)

Yanında ya karşısında, FETÖ için fark etmedi.

Nice evlatlarımızı böyle ayırdı babalarından.

Ancak bu köşe yazısı ayrılıklara dair değil.

Gökçen ve Yusuf Tarık Gül tanışsaydı eğer, Yusuf Tarık Gül, Gökçen babasını kaybettiğinde yanında olurdu, Gökçen, Yusuf Tarık Gül’ün cenazesine giderdi.

AMA

Gökçen’in babası yaşamına son verdiğinde, cenazesine FETÖ’den korkmayan kaç amiral katılabildi?

Yusuf Tarık Gül defnedilirken cenazesine, babasının KHK’lı olmasından çekinmeyen kaç bürokrat gelebildi?

Değişen sadece siyasi iklimdi, değişmeyen acı: bir çocuğun gözlerinin önünde babasının intihar etmesiyle, bir babanın çocuğunun büyüdüğünü göremeden toprağa gömmesi kadar ağırdı.

Çocuklarımız hiçbir kavganın tarafı değildir.

Hiçbir ideolojinin taşıyıcısı, hiçbir mahkeme dosyasının mirasçısı, hiçbir siyasi iklimin kefili değildir. Çocuklarımız; henüz dünyayı iyilikten, oyundan, okuldan, annesinin sesinden ve babasının elinden ibaret sanan en yalın hakikattir.

Bu yüzden bir çocuğun acısında herkesin aynı insanlık çizgisinde buluşması gerekir.

Bu anlattıklarım sıradan bir politik mesele değildir.

Çocukların acısına mesafe koyan bir dil, sonunda herkesi yaralar. Bugün başkasının evladına yönelen soğukluk, yarın bütün milletin kalbine işler.

Bugün “onların çocuğu” diye başlayan her cümle, yarın “bizim çocuklarımız” diyebileceğimiz bir geleceği ortadan kaldırır.

Bir çocuğun ismi, babasının geçmişinin gölgesine terk edilmez.

Çünkü bu topraklarda çocuk, en büyük emanetlerden biridir. Bizim kültürümüzde çocuk baş tacıdır. Bir eve çocuk sesi girdiğinde bereket girdiğine inanılır.

Eğer biz artık bir çocuğun acısı karşısında bile ortaklaşamıyorsak, kaybettiğimiz şey yalnızca nezaket değildir; kaybettiğimiz şey merhametin kendisidir. Burada mesele, soyadı yüzünden başı öne eğdirilen çocuklardır. Mesele, okul sıralarında hiçbir şeyden habersiz otururken büyüklerin dünyasındaki hataların hedefi hâline gelen çocuklardır. Mesele, bir fotoğrafa, bir listeye, bir cenazeye, bir protokol kararına sığmayacak kadar büyük olan çocukluklarımız, geleceğimizdir.

Çünkü çocuklar bu ülkenin ertelenemez vicdanıdır; onların acısı paranteze alınamaz, isimleri gölgede bırakılamaz, masumiyetleri hiçbir kavganın yükünü taşıyamaz. Yusuf Tarık’ın ardından bize düşen, yalnızca yas tutmak değil; bu ülkede hiçbir çocuğun bir daha babasının geçmişiyle, ailesinin kimliğiyle, soyadının gölgesiyle anılmayacağı daha adil ve daha merhametli bir yarını savunmaktır. Devletin büyüklüğü merhamet gösterebilme vakarındadır.